28 Aralık 2015 Pazartesi

Merhaba, 

İnsanın öncelikleri, ihtiyaçları, düşünceleri de kendiyle birlikte değişiyor, yaşlanıyor. Çocuklar büyüdükçe, biz yaşlandıkça, yazımız da değişti, üslubumuz da. Artık daha şahsî, daha özel. Demek şimdi ihtiyacımız bu yönde. Ola ki okuyanların da ihtiyacı vardır, bir vesile ile karşılanır.


Bu kez tadı damağında kalan bir umre tecrübesini bizimle paylaşıyor arkadaşımız. Yavaş yavaş, hissederek okuyalım. Allah gidip görememiş olanlara da çokça ziyaretler nasip etsin, kimseyi o mübarek topraklara hasret bırakmasın. Buyurun...

****************

Sakince süzülen ve mevcudunun çoğu mışıl mışıl uyuyan bir uçakta, türbülanssız ve açık bir havada, 11 bin kilometre yukardan gecenin dördünde uyuklayan bir şehre bakmak herhalde insanı gündelik karmaşadan en çok soyutlayabilecek, en çok dışsallaştıracak şeylerden biridir. Bir haftada üç kez şehirlerin, ülkelerin üstünden bu minvalde geçince, ister istemez kapılıp gittiğiniz dünya meşgalesinde boğulmak üzereyken biri size bir can simidi atmış da iki soluklanmışsınız gibi hissediyorsunuz. Bir bakıyorsunuz kapıldığınız girdap anca diz boyu; yeltenip ayağa kalksanız eteklerinizi ıslatacak gücü ya var ya yok. Ama dengenizi kaybedip düşüveriyorsunuz işte, sonra dön dön dur. Ne bitiyor, ne duruyor, ne siz dipteki delikten geçip açık denize ulaşabiliyorsunuz, ne kalkabiliyorsunuz... böyle bir şey dünya.

İlk durak Riyad bir oyuncak şehir gibi, çocuklar lego evleri lego tabana düzenli bir şekilde dizmiş. Dümdüz, kocaman ova. Ufukta bile bir yükselti yok, her şey geniş geniş yapılmış. Bir üniversitenin yanından geçiyorsunuz, yol boyu takip ettiğiniz duvarı bitmek bilmiyor, gidiyorsunuz gidiyorsunuz hala üniversite. Bizim İstanbul’da alışık olmadığımız, olamayacağımız bir durum. Evler bahçe içinde iki katlı villalar ya da üç katlı küçük apartmanlar, şehirde bir iki kule ya var ya yok. Çok hoş görünüyor tabi bu genişlik. Ama ciddiyeti kalmıyor mu ne şehrin, işte çocuksu mu geliyor, hafif mi bilmem. Yetişkin, sorumluluk sahibi bir şehir değil sanki. Niye böyle bir yanılgıya düşüyorsam; belki iniş çıkışların hayatı zorlaştırması gerekiyor bana göre, her şeyin dümdüz olması gerçekçi değil. Bir set gibi. Ama şehir eski, yaşanan hayatlar gerçek, her şey bir şehir nasıl olması gerekiyorsa öyle. Benim önyargım, ya da alışkanlığım yüzünden Riyad’a haksızlık ediyorum. Aslında güzel bir şehir Riyad; ufka kadar engelsiz bir şekilde bakıp görüşünün netlik kazanmasını, aklının durulmasını, düzgün düşünebilmeyi istiyorsan tam yeri. Medine’ye gidişi beklemek için en uygun menzil belki de. İş icabı Riyad’da kaldığımız birkaç gün boyunca havada Medine’yi özleyiş, Medine’yi bekleyiş partikülleri süzülüyor, tüm gözeneklerimden içeri sızıp tenimi karıncalandırıyor mütemadiyen. Medine’ye gidiş... beklemesi en zor ve en keyifli yolculuk.  

Medine... her zamanki gibi. Daha da iyi. Göğsünün içine bir mıknatıs konmuş, her daim çeker çeker durur. Uzaktayken daha hafif hissedersin, ama Medine’ye yaklaştıkça mıknatıs sanki göğüs kafesini delip fırlayacakmış gibi, eğer bir an önce çekim merkezine ulaşmazsan ölecekmiş gibi hissedersin. Aradaki bütün mesafelerin, bütün engellerin, bütün protokollerin ve prosedürlerin, kontrollerin ve bekleyişlerin geçip gitmesi bir eziyet haline gelir, ayaklarını zaptetmek giderek güçleşir, içindeki motor hızlanır da hızlanır, kayışı koparacağını ve kulaklarından dumanlar çıkacağını hissedersin. Bir an önce varmak zorundasın, bir an önce varmak zorundasın. Kendini gelmiş geçmiş bu en güzel mescide, o türünün tek örneği muazzam mavi şemsiyelerin gölgesindeki beyaz avluya; sonra o büyük ve kutlu kapılara, sonra o zarafet temsili kayan kubbelere, sonra başka bir boyuta açılan o küçük avluya, ve Yeşil Halı’ya, ve Yeşil Kubbe’ye atmak zorundasın... öyle ki duracağın noktaya varana kadar her adımında adeta ardında moleküllerinden bir iz bırakırsın, yavaş yavaş çözülürsün, ta ki son adımı atıp durduğunda artık senden dünyaya dair bir şey kalmamıştır, sadece bir ruhtan ibaretsindir ve hepsi budur. Gerisi dünyevî kelamın anlatmaya gücü yetmeyeceği bir hâl, her an bir yok oluş ve bir var oluş, bir aşk ve bir sevinç ve bir ağlayış ve bir gülüş, bir hüzün ve bir firak ve bir vuslat ve bir büyüyüş hikayesidir.

Uhud’u ziyaret ettiğinde kendi çocuklarının kabrine gelmiş gibi içinin yanması, Yüce Peygamber’in (sav) Mescidinde dalıp çıktığın bu haller üzerine sana sunulan bir lezzettir.

Medine’de yere çöp atsan, gider kendini çöp kutusuna atar. Birine çarpsan gülümser, kızsan kızamazsın, sövemezsin, kırılamazsın, kıramazsın. Medine’de kötü duygular sanki bir düğmeye basılmış gibi kapatılır, sadece iyilik hissedersin. Kendin bile şaşırırsın kendi iyi haline. İşte bu noktada, Yüce Peygamber’in (sav) Medine için ettiği duadan istifade eden hatırlı kullardan biri olduğunu hisseder, kendinden geçer, artık yere göğe sığmazsın. Medine’de milyon parçaya bölünürsün, her atomun kendi etrafında dönen minyatür bir Cafer Tayyar (ra) olur, ifade ötesi bir halde kalır, geri kalan her şeyi unutursun.

Medine’den ayrılış ise her zaman zor, bazen imkansızdır. Sürüklemeleri gerekir, çekiştirmeleri. “Anlamıyorsunuz!” diye bağırmak istersin; “Gidersem ölürüm, kalbim vücudumdan düşer ve göğsümde koca bir delikle şuracıkta ölür kalırım!” Gidiş Meke’ye ise, bir avuntu; “Allahım bu hasrete dayanmam için güç ver!” diye dua edeceksin.

Uzun bir yol boyunca, tarihi değiştiren o münferit Hicret’i düşünerek, çeşit çeşit çöllerden geçerek Mekke’ye yaklaşmanın verdiği heyecan yavaş yavaş Medine’den ayrılışın dayanılmaz hüznünü örter. Kalabalık, gürültü, bir türlü varamayış, Mescid-i Haram’ı görüş ama ulaşamayış ilk yıllarda ilk Müslümanlar’ın çektiği sıkıntıları anımsatır. Kabe’nin dibinde olup sahip olamamak, Allah’ın evinde Allah’ı anamamak, bitmeyecek gibi görünen sıkıntılar, maddi ve manevi darlık... tecrübeli şoförün kullandığı arabanın içinde trafiğin açılmasını beklemekle aynı şey değil; ama onların halini düşünmeye de mani olmasa gerek bizim rahatlığımız.

Yeter yeter yeter! Bütün kapıların ve merdivenlerin ve yolların ve adımların artık yetmesi lazım!

Medine’deki adımlar gibi tekrar bir maddi/manevi yolculuk bekler şimdi; bu defa adeta koşarak; önce beyaz mermerli dış avlu, muazzam gri damarlı mermerleriyle dünyanın en görkemli mescidine dışardan bakınca bir kalp sektesi, toparlayıp bu defa daha hızlı, evrenin merkezine açılan büyük ve büyülü kapılar, bu kadar ağır bir yükü taşımak için adamantiyumdan yapılmış olması gerek diye düşündüren kudretli sütunlar sütunlar sütunlar, artık ayaklarını ya da herhangi bir yerini kontrol edecek halin yok, daha hızlı koşarak daha hızlı koşarak, belki de sadece koşuyormuş gibi hissederek nihayet ulaştığın revaklar, ve nihayet revakların narin sütunlarının arasından görünen o tanıdık siyah örtü... ve zaman yavaşlar, sesler kesilir, etraftaki her şey bir karaltı haline gelir... eğer Medine’den kalan birkaç bedeni zerren varsa artık o da yoktur. Bir huzme haline karaltıya karışırsın. Tek sabit, tek mevcut, tek var olan işte o nokta, her şeyin merkezi, kâinatın dinamosu, bütün hareketi ve hayatı mümkün kılan: Kâbe. Ellerini kaldırır selam verirsin, fişini Kâbe’ye takar, tavafınla evrenin devamını sağladığını bilerek, oracıkta bulunduğun kısa zaman içinde gerçekten hayatta olduğunu hissedersin. Gökyüzü arşa açılır, senin ve hayat halindeki, tavaf halindeki diğer herkesin duaları neredeyse bedeni gözle görünür bir halde yükselir, zannedersin ki bir dua kelimesine tutunsan sen de yükseleceksin. Açılan eller, dökülen yaşlar, birbirine karışan sarılan dolanan dualar, neredeyse ışıltılarıyla dünyayı aydınlatacak temiz ruhlar... yaşayan insanlar arasında bir insansın. İlk kez nefes alır gibi her nefes, ilk kez düşer gibi her yaş, ilk kez konuşur gibi her kelime. Kâbe, orada ortada, hem kayıtsız gibi, hem sarılır kucaklar gibi, teselli eder gibi, korur kollar gibi; hayatın açma kapama düğmesi olarak durur. Ve sen bilirsin ki artık buraya aitsin, geri kalan her şey bir oyundan ve oyalanmadan ibarettir.

Kâbe’den ayrılış bir zulüm, bir karanlık, kan akıtıcı bir katliamdır. Kıldığın son namaz boğazında durur. Uçarak, koşarak girdiğin bu kapıdan çıkma istikametinde ayaklarına gezegenler bağlıdır, her adım bin adım olur, nefessiz kalırsın, boğulursun...

“Etmeyin eylemeyin, bırakın ne olur!”

Gerisin geri koşsan, kendini fırlatıp duvarına atsan Kâbe’nin, belki erir o siyah kumaşa karışırsın, orda kalırsın kimse farketmez!

Kâbe’ye vedayı anlatmaya hiçbir babayiğitin gücü yetmez...

Ertesi gün, ertesi hafta, ertesi ay, hep “şu saatte Kâbe’de şunu yapıyordum” diye düşünür durursun. O dünyevî girdapta dönüp duran insanları tutup omuzundan sarsıp “ne yapıyorsun neyin peşindesin” diye bir silkelemek isteği öyle baskındır ki evinden çıkmak istemezsin. Bir zamanlar hayattaydın, yaşıyordun. Şimdiyse sadece makinalarla nefes alan bir hasta gibisin. Ta ki yeniden ait olduğun yere varıp fişini takana kadar böyle idare edeceksin, gerçek hayatın hatırasını bu oyuncak hayatta taklit etmeye; bu siyah-beyaz görüntüye Medine’nin yeşili ve Mekke’nin siyahı ile renk vermeye çalışacaksın.

Artık meselen budur.   

*************

Selametle...   

14 Aralık 2015 Pazartesi

Hüznümü seviyordum...
  
Zira beni rikkat sahibi kılmıştı. Sevdiklerim daha bir kıymetliydi; çocuklar daha bir sevimli. Denizin mavisi daha dinlendirici; çiçeklerin renkleri daha göz alıcı. Güzeldi her şey; faydalı, sanatlı, harikulade. Ve mübarekti gözümün değdiği her şey; çünkü hepsi O’nun eseriydi. Fani olduklarını biliyordum lakin sebepsiz ve boş değillerdi; hakikati fısıldıyorlardı her dem.
   
Bir naiflik sarmıştı yüreğimi. Taşa toprağa, börtü böceğe selam vermeden geçemez olmuştum. Bir gül kokusu, bir kuş cıvıltısı, bir kar tanesi eritiyordu adeta beni. Tüm yetimleri kucaklamak, tüm yaşlıların hatırını almak istiyordum. Gönlümden yanık türküler, sonbahar tadında şiirler akıp geçiyordu. Dilim sussa, susmuyordu yüreğim. Kâh 'Ya Vedud' ile sevdalanıyor, kâh 'Ya Tevvab' ile acziyetimi hatırlıyordum. Dualarım masumların duasına karışsın istiyordum.
   
Hızlanmalıydım. Adımlarım, kelimelerim, niyazlarım kayıt altındaydı. Ve istikamet üzere yürünmesi gereken bir yol vardı. Sayılı nefeslerimin hakkını vermeliydim.  Tebessümlerimi artırmalı,  dualarımı çoğaltmalı, vaktimi bereketlendirmeliydim. Kanadı kırıklara şifa olmalıydım.

Güneşi üzerime doğdurmadan kalkmalı, o günü ömrümün son günü gibi dolu dolu yaşamalıydım. Dün geçmiş, yarının geleceği belli değil, öyleyse elimdeki “şimdi”nin kıymetini bilmeliydim.

Besmeleyle başladığım her şeyi aşkla nihayetlendirmeliydim. Ancak aşkın karşısında erirdi gamlı kasavetli düşünceler. Aşkı besleyen kanalları açık tutmalıydım. Zira;

Işk hem sırr-i derd-i Eyyûbest
Işk hem hüzn-i Pîr Yâkûbest.

Aşk hem Eyyub’un (as) derdinin sırrı,
Hem Pîr Yakûb’un (as) hüznüdür.

     Hakk’a aşık olan canım anam dünyada bizleri hassasiyetle yetiştirdiği gibi vefatıyla terbiye etmeye devam ediyordu, biliyordum. Ayrılığımın derin teessürü beni daha güzel arayışlara sevk ediyordu, hissediyordum.


       Ve aşkı barındıran hüznümü seviyordum.

9 Ekim 2015 Cuma

Sen benim ilk banyomu güle oynaya yaptırmışken, ben nice hatıralar barındıran gözyaşları ve dualarla son abdestini aldırdım incitmeden senin. Gül kokulu beyaz elbise giydirip, Cennette kavuşmak üzere vedalaşırken biliyordum ince çizgiyle ayrılmış iki alemde yanyana idik seninle. Ben henüz o eşiği geçenlerden değildim sadece. Meşakkat dünyasını arkada bırakarak şefkatli toprağın bağrında istirahate çekildin. Pamuk saçlı, tatlı dilli anacığım mekanın cennet olsun inşallah.

***********************

Ellerimden kum gibi aktı gitti ömrün.

Ben denizin derinliklerinde, sen yüzeyden süzülen bir ışık huzmesi gibiydin; içinden geçtikçe aydınlanıyordum. Yavaşça soldun, azaldın, senin aydınlığınla ben de yukarı çekilmek istedim. Olmadı. Bir okyanus dolusu karanlıkla kaldım. Gündüzü de, yazı da götürdün giderken. Gözyaşım bile yok, ya da gözyaşlarından bir okyanusta yüzüyorum şimdi.

Firaklı bir iç çekiş, titreyen bir nefesten ibaretim.

Ardından, sana doğru ince iplikler uzuyor göğsümden, yetişmeye tutmaya çalışıyor seni yana düşen ellerimin çaresizliğine inat... görünmez ince iplikler. Boğazımda kalan acı bir çığlık, sırasını bekleyen hıçkırıklar, doğmayan güneş ve gelmeyen yaz çaresiz ellerime inat seni yazıyor yere göğe... tutabilseydim ben seni tutardım. Alıp gitmek için vermedin bu süruru bana, daha çok üşütmek için ısıtmadın beni. Kalabilseydin, yanımda kalırdın.

Dönmeyecek olmanın amansızlığıyla midem ağzımda, hayata karşı bir bulanıklık içindeyim. Günler geceler ısrarla geçip, dönmeyişin kalın çivilerle ruhuma çakılırken duyduğum çekiç sesleri bunlar; senin atmayan kalbine karşın benim kalbim sırtına dünyayı yüklenmişçesine ağır ve zorla atmak mecburiyetinde: güm...yoksun, güm... gelmeyeceksin, güm... yoksun, güm... gelmeyeceksin, güm...

Yürümeye devam ediyorum, düştüğüm yerden kalkıp. Öğrettiğin şekilde; insanlara aldırmadan insanlar için çalışıp, hüznümü bir kuşun kanadında göğe salıp yerçekimine inat dudaklarımı yukarı kıvırıyorum o yükseldikçe. Her gün ve her gece, senin olmadığın bir dünyada yaşamaya devam ediyorum.


Ellerimden kum gibi akıp gidiyor ömrüm.  

*************************

Bu yaz, içimizden birinin kıymetli anneciği Ayşe Teyze'yi son yolculuğuna uğurladık. Söylenecek sözler gelip gidiyor içimizden. Sevgili okuyucu, bundan sonraki hatimlerinize, Yasinlerinize, dualarınıza Ayle Teyzemiz'i de dahil ederseniz müteşekkir oluruz...

*************************



21 Mayıs 2015 Perşembe

Düşünüyorum... Bir kelimeye odaklanmalıyım: “merhamet.” Gözümü kapatıyorum, loş bir ara sokaktayım, iki yanımda binaların arka duvarları, gri bir yığın, yükseliyor. Işıltılı cephelerin döküntü gerçekleri. Neden merhamet kelimesini düşününce kendimi burada buldum?

Kimse burada olduğumu bilmiyor, tabi bilemezler; kafamın içindeyim. Merhamet yalnız olabilmek mi? Merhamet görmek, yalnız kalabilmek mi? Merhamet gösterebilmek, insanları yalnız bırakabilmek mi?

Gerçekleri görmek mi? Gerçekleri göstermek mi? Süslü yalanlarla onları kandırmamak, yalan olmaktansa yalın olmak mı? Yoksa bu dünyanın gerçeği mi? “Uğruna öldürdüğünüz dünya budur arkadaşlar, bir durun Allah aşkına!” diyerek onları uyandırmak mı?

Merhamet... affa ihtiyacı olanları affedebilmek mi? Affa ihtiyacı olmayan masumları koruyabilmek mi? Affa ihtiyacı olduğunun farkında olmayanları ne yapmaktır merhamet?

Paylaşmak mı, hissetmek, “empati kurmak” ya da anlayış göstermek?

Anlayış, af, empati, paylaşım, dürüstlük... yukardan bakmak demek. Daha üstün olan affeder, “büyüklük” onda kalır. Daha bilge olan anlayış gösterir. Daha çok bilen empati kurar. Daha insan olan hisseder. Daha kuvvetli olan dürüst olmayı seçme hakkını elinde bulundurur. O halde...

Merhamet... olduğu gibi kabul etmek olmalı. Başkasına merhamet gösterirkenki çıkış noktası kendi kusurluluğu olmalı insanın. Başkalarını kendiyle aynı noktada görmek için, kendinin de başkaları kadar olduğunu görmeli. Eşit oksijen hakkı, eşit doyma, eşit giyinme hakkı, eşit sevme sevilme hakkı, eşit yaşama hakkı.

Merhamet, varlık düzlemimizi idrak etmek demek.

Önümüzdeki aylarda -şimdiye kadar olduğu gibi- merhametimiz sınanmaya devam edecek. Mursi ile, seçim ile, Ramazan’ın gelmesi ile muhtemelliği artan İsrail saldırıları ile, dünyanın öteki ucunda oruç tutması yasak olan kardeşlerimiz ile, Suriye’den gelmeye devam eden ve yol kenarlarımızda mendil satan kardeşlerimiz ile, ile ile ile ile ile......

Daha baştan şu merhamet işini yanlış anladığımız için, ışıktaki entarili esmer arkadaşa iki tl verdiğimizde kendimizi merhametli sanacağız yine. Eskilerimizi ihtiyaçlılara götürsün diye bu işle az çok ilgilenen komşumuza verince de keza.

Merhamet... Merhamet... Kendini ıssız loş bir arka sokakta bulmaktır. Süslü dünyanın gerçek yanını görmek ve tevazu sahibi olmak, yalnızlığını anlamak, herkes kadar ayrıcalıklı olduğunu farketmektir. Yaratılmış bir insan olunca, merhametin de cürmün kadar olur. O da zaten ne kadarcıktır...

Selametle...  


  

10 Nisan 2015 Cuma

Ağzımızdan çıkan kelimeler görünseydi, kağıdın üzerindeki gibi, ya da ekrandaki... o zaman minik siyah harfciklerin dudaklarımızdan çıkar çıkmaz yerlere saçıldığını görebilirdik. Kaldırımlarda, sokaklarda, evlerde, arabalarda ayaklarımızı koyacak yer bulamazdık harf kalabalığından. Süpür süpür bitmezdi. Sonra, dağlar kadar harfi atacak yer bulamazdık. Harf yığınları olurdu her yerde. Hayat durur, insanlar hiçbir şey yapamaz olurdu, harf denizlerinde yüzmek zorunda kalırdık. Sokaklara çıkamaz olurduk. Küresel kriz başgösterir, acil kriz masaları oluşturulur, çözüm için uzman ekipler kafa çalıştırmaya başlardı. Kimse kimseyle konuşamaz hale gelir, insanlar iletişim kurabilmek için başka yollar arardı. Konuşmalar, şarkılar, bağırışlar, konserler, mitingler, haberler, radyolar, televizyonlar susunca kuşların ve ağaçların, rüzgârın ve dalgaların, nefeslerin ve adımların seslerini duymaya başlardık. Kendi seslerimizden başka sesler olduğunu fark edince dinler, dinledikçe de düşünürdük.

Neticede iki seçeneğimiz olduğunu görürdük; susmak ve dinlemek. Her yeri kaplayan dinlenmemiş kelime dağlarını temizlemenin tek yolu, susmak ve dinlemek olurdu. Kulaklarımızı elektrikli süpürgeler gibi kullanıp söylenmiş bütün cümleleri dinleyerek her yeri temizler, kendi ağzımızdan çıkmamış, başkalarının kurduğu cümlelerin de anlamlı olduğunu hayretler içinde fark ederdik. Bu inanılmaz keşif bizi daha çok dinlemeye sevk eder, dinledikçe de daha çok susar, kendi sessizliğimizi diğerlerinin seslerini duymak için bir araç olarak kullanırdık. Böylelikle giderek gereksiz sesler azalır, bu kadar harf kalabalığı seyrelir, sadece kıymetli olanlar duyulur olurdu.

O zaman konuştuğumuzda sanki sessize alınmış televizyon ekranındaki karakterler gibi sadece ağzımızı oynatıyormuş gibi hissetmezdik. Duyulduğumuzu ve dinlendiğimizi bilirdik. Bu bilgi, bizi söylenmeye değer cümleler kurmaya yönlendirirdi. Sessizliğimiz de sesimiz de kıymetli olur, hayatımıza ve başka hayatlara anlam katardı. Düşüncelerimiz, kelime olup şekil almaktan memnun olurdu.

Sonra, dışarıdaki sesleri duymamıza engel olan kafamızın içindeki gürültü azalır, görüşümüzü engelleyen harf yığınları olmayınca da etrafımızı daha net görebilirdik. Zaman yavaşlar, hayat belirsizliğinden kurtulur, ve duyduklarımızı, gördüklerimizi gerçekten algılamaya başlardık.

Bu algı, aslında çöp evlerde yaşadığımızı acımasızca yüzümüze çarpardı. Biriktirdiklerimizin içinde boğulduğumuzu, dinlemeyi ve söylemeyi bilmeyişimizin hayatımızı çarpıttığını ve gözlerimize bir idraksizlik perdesi çektiğini bir hayret nidası eşliğinde fark eder, bu nidanın sonuna koyduğumuz ünlemler hoyrat birer kılıç gibi kendimizi bağladığımız ipleri kesiverirdi.     


Özgür olurduk işte. Fena mı olurdu...

27 Mart 2015 Cuma

"Gönülden kopan bir söz insanı üç kış ısıtmaya yeter." (Çin atasözü)

     
      Merhaba,

      İncitmekten çekinenlere... 

    Küçük bir hikayeyle başlıyoruz bugün, konumuz "kaçanlar" ya da "kaçırdıklarımız." Belki de her şey doğru açıdan bakmakla ilgili, doğru şeyi görmekle ilgili... ya da en azından doğru şeyi görmeyi ümit etmek, gözlerini doğru şeyi aramak için kullanmak... 

   Alıntıladığımız hikaye ile yazının geri kalanındakiler farklı kişiler tarafından yazıldı, sunuldu. Geçen ayki gibi, farklı ağızlardan konuştuk, ya da farklı çiçeklerden bal aldık. Önemli olan nokta, başka başka kişilerin aynı dertler etrafında dönmesi değil mi? Eğer herkes benzer şeylerden muzdarip ise, şartları değiştirmek gerekmez mi? Siz neden muzdaripsiniz? Okuyacağınız satırlardaki duyguları paylaşıyor musunuz? Soru soralım, kendimize, başkalarına... Konuşalım, düşünelim, arayalım, bulalım. 

     Buyurun, herkes kendi aklıyla düşünsün kendi görmek istediklerini...  




       
≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈

Dostuma ve Dostluğuna
       
       Çölde yolculuk eden iki arkadaş hakkında bir hikaye anlatılır.

Yolculuğun bir aşamasında iki arkadaş tartışırlar biri ötekine bir tokat atar. Tokadı yiyenin canı çok yanar ama tek kelime etmez ve kum üzerine şu sözleri yazar:

‘BUGÜN EN İYİ ARKADAŞIM BANA BİR TOKAT ATTI.’

Yıkanabilecekleri bir vahaya rastlayana dek yürümeyi sürdürürler. Tokadı yiyen yıkanırken bir batağa saplanır, boğulmak üzereyken arkadaşı tarafından kurtarılır. Boğulmak üzere olan arkadaş tam kurtulduktan sonra bir kaya parçası üzerine şu sözleri kazır:

‘BUGÜN EN İYİ ARKADAŞIM BENİM HAYATIMI KURTARDI.’

Tokadı vuran ve sonra arkadaşının hayatını kurtaran kişi ona şöyle der; “Senin canını yaktığımda bunu kum üzerine yazdın ama şimdi kayaya kazıyorsun. NEDEN?”

Öbür arkadaş ona şöyle cevap verir: “Biri bizi incittiğinde bunu kum üzerine yazmalıyız ki bağışlama rüzgarı estiğinde onu silebilsin. Ama biri bize İYİ bir şey yaparsa onu kayaya kazımalı ki onu hiçbir rüzgar yok etmesin.” 


≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈    

     Bir yarış başladı, daha çok tüketmek icin daha çoğuna sahip olmak üzerine. Hızlandıkça hayat hoyratlaştı herkes. Hızla giden bir araçta nasıl seçilebilir ki yol kenarındaki menekşe. İnceliklerimizi unuttuk, o hızla.
  
   Oğlum bir gün bana: “Anne, uzun süredir konuşurken gözlerime bakmıyorsun.” dediğinde afallamıştım. Bu hayhuyun arasında nasıl da farkedememiştim. Kursları, ödevleri, ütülü gömlekleri, temiz nevresimleri, ayakkabasının derdine düşmüşken ben, on yaşındaki evladım ilgi açlığı çekiyormuş demek. En derin yerimden vurmuştu bu sitem beni. Günlerce düşünüp durmuştum nasılını, niçinini. Bu şehir, bu telaş yutmuş muydu beni de? Demek eşyaya ve düzene itina gösterirken, asıl olanı ıskalamıştım.


    Bu çark nasıl acımasızdı ve nasıl da tüketiyordu bizleri, içimizdeki güzellikleri. Nicedir ilgi, sevgi, latife çekilmişti aramızdan. Sanki darılıp ıssız yerlere kaçmışlardı. Gücendiren bizdik onları. Can kulağıyla dinlemeyip, gönül gözüyle bakamayan zavallı insancıkların gözleri vitrinlerde ve kulakları mesaj sinyallerinde takılı kalmıştı. Bir duvarın mı yada bir insanın mı yanından geçtiğimizi bilemez olmuştuk. “Lütfen, rica ederim, buyrun,” tedavülden kalkmıştı çoktan çünkü duyunca şaşırıyor olmuştuk. Bir karganın cevizi kırmak için defalarca ağaçtan bırakışını, bir kedinin güneşte mutlu yatışını, bir balarısının çiçekteki zerafetini izleyecek sabrımız kalmamıştı.


     Çıkın sokağa ve kulak kabartın etrafa. Duyduğunuz kelimeleri listeleyin, çıkarın, bölün hatta çarpın. “Satın almalıyım, mutlaka yemeliyim, giymeliyim,” ya da “kafam attı, gıcık oldum, çok ezik” türünden laflar neredeyse vird olmuş dilimize. Küpte ne varsa dışına o sızarmış ya... Kaldırımda yürürken karşıdan gelene yol vermek, garsona siz diye hitap etmek, kasiyere teşekkür etmek nadirattan sayılıyor artık. Ambulansa yol vermeyen zorbaları konu bile etmeyelim lütfen.


    Kadıköy-Eminönü vapurunda tenha bir köşede iki genç kız,  yanlarına otururken müsaade istememe şaşırmışlardı da hangi noktalara geldiğimizi epey düşünmüştüm dalgaları seyderken. Biraz yavaşlamalıydık, tüm yaratılmışları sevgiyle kucaklayabilmek ve paylarına düşen ihtimamı gösterebilmek için sadeleşmeliydik.  Sönmeye yüz tutmuş aşk ile şevki harlandırmalıydık. Sıcacık sohbetlerle birbirimizi ısıtmalı ve muhabbet türküleri mırıldanmalıydık...

≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈

    Bir hikayeyle başladık, bir alıntıyla bitirelim. Dünyanın hızına "DUR!" demek isteyen bir başka gönülden gelsin...

"Daha net görebilseydim, daha yavaş olsaydım... 

Her şey bu kadar hızlı geçip gitmiyor olsaydı sanki hızlı tren penceresinden bakarmış gibi, bütün kareler saniyeler içinde kaybolup gitmeseydi, hüküm sürseydi görüntüler... kıymetli anlamlı olsaydı herşey her an.

Ben, bu yığılmayı bu hızı hoş karşılamıyorum. Kafam karışıyor. Dünyanın böyle değersiz böyle geçici böyle yalan olduğunu görmek çok güvensizleştirici. Bir şey yaşıyor ve unutuyorsun bir an sonra. Tüketiyorsun hayatı.

Kurduğum cümlelerle o hızla akan görüntülerden bazılarını yakalayıp sabitlemeye çalışıyorum, yaptığım bu. Görmeye çalışıyorum. “DUR!” Sana bakacağım. Seni göreceğim. 

Fırtına var dışarıda, kar tipi... aklım kaldırımlarda. Yürüsem. Şimdi bomboştur yollar bu saatte bir köpek bile yoktur bu havada. Adımlarımı yere bastıkça bastıkça şehrimin bana gülümsediğini hissetsem. Var olduğumu hatırlasam. Her adımda büyük mesafelerin küçük adımlarla katedildiğini yeniden anlasam tecrübe etsem. Attığım her adımda güçlensem. Aldığım nefesin işe yaradığını görsem. Duysam."


   Selametle....

≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈
    

   İzlemeli: "Her Çocuk Özeldir"



17 Mart 2015 Salı

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla... Asra yemin olsun ki, insan mutlaka ziyandadır. Ancak iman edenler, salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye eden ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır. 
(Asr Suresi) 

≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈


Sultan

Seçkin
Bir kimse değilim
İsmimin baş harfleri acz tutuyor
Bağışlanmamı dilerim

Sana zorsa bırak yanayım
Kolaysa esirgeme

Hayat bir boş rüyaymış
Geçen ibadetler özürlü
Eski günahlar dipdiri
Seçkin bir kimse değilim
İsmimin baş harflerinde kimliğim
Bağışlanmamı dilerim

Sana zorsa yanmaya razıyım
Kolaysa affı esirgeme

Hayat boş geçti
Geri kalan korkulu
Her adımın dolu olsa 
İşe yaramaz katında
Biliyorum
Bağışlanmamı diliyorum


A. Cahit Zarifoğlu



 ≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈

Hiç tükenmeyeceğini sandığımız zaman hazinesinin dibi göründüğündedir pişmanlık.

Kendine yakıştıramadığın işler yaptığındadır.

Bir anlık öfkene yenik düştüğünde...

Nefsinin kahkahalarını işittiğinde...

Ya da başaramadığında, güçsüz kaldığında, zannettiğin kadar kavi olamadığında...

İçindeki ses senin duymak istemediğin şeyler söylediğinde, dahası sen onun haklı olduğunu bildiğinde.

Senin içindedir, ta içinde.

Başkası ise pişmanlığının öznesi, onun gözlerinde değil fakat aynaya baktığında kendi gözlerinde gördüğündedir; dönüştüğün kişide, yeni kimliğinde.

Artık sırtında taşımak zorunda olduğun yükün, senin cezan, hatanın neticesi.

Pişmanlık...

Ve bir adım ötesi; pişmanlığının idrak edilmemesi. Kabul görmemesi. Önemsenmemesi. Kendi ellerinle kazdın bu kuyuyu kendine, çıkmak için kimseden yardım isteyemeyeceğini bilmelisin. Kendi hatanın cezasını, pişmanlığınla çekmelisin.

Kırdığın kalpler Allaha bağlı direk, kesintisiz bir hat ile. Seninki de bağlı, ama kendi affını dilemeden önce o kırıkları onarman gerek artık. Hattını zayıflattın...

Affedilmek için önce affetmek gerekir. Lakin kullar, kendi nefsaniyetleri içinde, Yaratıcıları kadar affedici olamazlar. Nasıl affedileceksin?

Kendini nasıl affedeceksin?

Ya hangisi daha kötü: Pişmanlık duymanı gerektirecek bir şey yapmak mı, pişmanlık duymak mı, yoksa pişmanlık duyman gerekirken bunun farkında olmamak mı? Af dilemen gerekirken kendini pir-i pak sanmak mı? Yaptığın hatadan mı, hatayı fark etmeyişinden mi daha çok müteessir olmalısın?

Suçu hep kendine mi aramalısın? Kendine kabahat bulmak mı daha acımasızca, yoksa kabahatini görmemek mi?

Sorular... sorular... cevaplar değişir. Hissedilen şey değişmez. O içindeki ağır hüzün seninledir artık. 

İşte böyle, pişmanlık... alnına çalınan bir leke, yüzünde bir yara izi, kırık bir kol, kesik bir bacak, ya da ağarmış saçlar ve zayıf kemikler... ihtiyarlık misali, pişmanlık her yerini sarıp seni ele geçirdi, geri gelmeyecek artık gidenler. Ellerinle itelediklerin... göz göre göre, bile bile harcadığın, tükettiğin zamanın gibi.

≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈

Zamanın bolluğu seni yanıltmıştır, peki ya darlığı? Sıkışmışlık, her şeye yetişememek ve zamana karşı yarış da bir o kadar tehlikelidir esasen. Telaş ve koşuşturma arasında boğulurken, nefes alman zorlaşacak ve belki de sonunu hesab edemediğin adımlar atacaksın. Hayatının en önemli kararlarındaki hatalarına sebeb, kendini köşeye sıkışmış hissetmen olacak. Baskı altındaki sen doğru oturup eğri konuşacak, belki de sadece üç beş dakika sonrası kendine yakıştıramadığın sözler sarfedeceksin. Bu çağın hastalığı endişe ve kaygıların arttıkça normal davranabilme özelliğini yitirebilirsin. Hele de sana emanet olarak verilmiş evladının ''Anne, lütfen biraz sakin olur musun?'' ikazıyla karşılaştığında afallama sırası sendedir. Ya da sekiz yaşındaki afacan karşına geçip ''Anne, beş yaşındayken halıya bal döküp şekil çizdiğimde neden o kadar kızgın görünüyordun?'' cümlesi vicdan azabı eşliğinde buruk bir gülümsemeye yol açar.

Gece başını yastığa koyduğunda ''ne olurdu şu tarla yüzünden halamla kötü olmasaydım; eşimi annesinden sebeb darıltmasaydım; gürültü yüzünden üst komşumu sıkıştırmasaydım; bugün müşteriye defolu mal satmasaydım...'' gibisinden uzayan keşkelerle boğuşmak ne kadar yorucu. Hayat hikayelerini ibret nazarıyla dinlersen şayet, ademoğlu ya diken batası dilinden ya kör olası inadından ya da incir çekirdeğini doldurmayan şeylerden sebeb hayıflanır, kahırlanır da velakin fayda etmez artık. Üstad Necip Fazıl'ın muhteşem ifadesiyle; ''Sonunda eyvah diyeceğin şeye başında eyvallah deme. Pişman ol fakat pişman ölme....''

Yapıp ettiklerinin yanında bir de elinde imkan varken yapamadıklarına dövünürsün. Yaralı bir gönlü avutamadınsa, bir kalp sızısını dindiremedinse, bir garibin önünden öylece geçip gittinse, haksızlığa karşı sustunsa, kötülüğe geçit verdinse, insanlığın selameti için çırpınmadınsa ve hiç olmazsa dua etmedinse otur ve kendine ağla. Ağla ki belki affolunursun.

≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈

Ey Can,
Ruhun ve bedenin kimi zaman dünyanın hayhuyundan yorgun düşer de dengen bozulursa acele etme. Evvela senden yaşça ve yolca büyüklerinin limanına sığın; onlarla istişare et ve bu güzel insanlara danış. Özüne ve sözüne güvendiğin dostlarınla dertleş, halleş. Sevdiklerinde gözünü gönlünü dinlendir. Bismillah de ve yola düş. Şayet dirilerin nefesi seni selamete çıkarmamışsa yolunu bir kabristana düşür de toprağın bağrından gelen sesleri dinle. Bak İmam Gazali sana sesleniyor; ''Mezardakilerin pişman oldukları şeyler için, dünyadakiler birbirini kırıp geçiriyor.''