Merhaba,
İnsanın
öncelikleri, ihtiyaçları, düşünceleri de kendiyle birlikte değişiyor,
yaşlanıyor. Çocuklar büyüdükçe, biz yaşlandıkça, yazımız da değişti, üslubumuz da.
Artık daha şahsî, daha özel. Demek şimdi ihtiyacımız bu yönde. Ola ki
okuyanların da ihtiyacı vardır, bir vesile ile karşılanır.
Bu
kez tadı damağında kalan bir umre tecrübesini bizimle paylaşıyor arkadaşımız. Yavaş
yavaş, hissederek okuyalım. Allah gidip görememiş olanlara da çokça ziyaretler
nasip etsin, kimseyi o mübarek topraklara hasret bırakmasın. Buyurun...
****************
Sakince
süzülen ve mevcudunun çoğu mışıl mışıl uyuyan bir uçakta, türbülanssız ve açık
bir havada, 11 bin kilometre yukardan gecenin dördünde uyuklayan bir şehre
bakmak herhalde insanı gündelik karmaşadan en çok soyutlayabilecek, en çok
dışsallaştıracak şeylerden biridir. Bir haftada üç kez şehirlerin, ülkelerin
üstünden bu minvalde geçince, ister istemez kapılıp gittiğiniz dünya
meşgalesinde boğulmak üzereyken biri size bir can simidi atmış da iki
soluklanmışsınız gibi hissediyorsunuz. Bir bakıyorsunuz kapıldığınız girdap
anca diz boyu; yeltenip ayağa kalksanız eteklerinizi ıslatacak gücü ya var ya
yok. Ama dengenizi kaybedip düşüveriyorsunuz işte, sonra dön dön dur. Ne
bitiyor, ne duruyor, ne siz dipteki delikten geçip açık denize
ulaşabiliyorsunuz, ne kalkabiliyorsunuz... böyle bir şey dünya.
İlk durak Riyad
bir oyuncak şehir gibi, çocuklar lego evleri lego tabana düzenli bir şekilde
dizmiş. Dümdüz, kocaman ova. Ufukta bile bir yükselti yok, her şey geniş geniş
yapılmış. Bir üniversitenin yanından geçiyorsunuz, yol boyu takip ettiğiniz
duvarı bitmek bilmiyor, gidiyorsunuz gidiyorsunuz hala üniversite. Bizim
İstanbul’da alışık olmadığımız, olamayacağımız bir durum. Evler bahçe içinde
iki katlı villalar ya da üç katlı küçük apartmanlar, şehirde bir iki kule ya
var ya yok. Çok hoş görünüyor tabi bu genişlik. Ama ciddiyeti kalmıyor mu ne
şehrin, işte çocuksu mu geliyor, hafif mi bilmem. Yetişkin, sorumluluk sahibi
bir şehir değil sanki. Niye böyle bir yanılgıya düşüyorsam; belki iniş
çıkışların hayatı zorlaştırması gerekiyor bana göre, her şeyin dümdüz olması
gerçekçi değil. Bir set gibi. Ama şehir eski, yaşanan hayatlar gerçek, her şey
bir şehir nasıl olması gerekiyorsa öyle. Benim önyargım, ya da alışkanlığım
yüzünden Riyad’a haksızlık ediyorum. Aslında güzel bir şehir Riyad; ufka kadar
engelsiz bir şekilde bakıp görüşünün netlik kazanmasını, aklının durulmasını,
düzgün düşünebilmeyi istiyorsan tam yeri. Medine’ye gidişi beklemek için en
uygun menzil belki de. İş icabı Riyad’da kaldığımız birkaç gün boyunca havada
Medine’yi özleyiş, Medine’yi bekleyiş partikülleri süzülüyor, tüm
gözeneklerimden içeri sızıp tenimi karıncalandırıyor mütemadiyen. Medine’ye
gidiş... beklemesi en zor ve en keyifli yolculuk.
Medine...
her zamanki gibi. Daha da iyi. Göğsünün içine bir mıknatıs konmuş, her daim
çeker çeker durur. Uzaktayken daha hafif hissedersin, ama Medine’ye yaklaştıkça
mıknatıs sanki göğüs kafesini delip fırlayacakmış gibi, eğer bir an önce çekim
merkezine ulaşmazsan ölecekmiş gibi hissedersin. Aradaki bütün mesafelerin, bütün
engellerin, bütün protokollerin ve prosedürlerin, kontrollerin ve bekleyişlerin
geçip gitmesi bir eziyet haline gelir, ayaklarını zaptetmek giderek güçleşir,
içindeki motor hızlanır da hızlanır, kayışı koparacağını ve kulaklarından
dumanlar çıkacağını hissedersin. Bir an önce varmak zorundasın, bir an önce
varmak zorundasın. Kendini gelmiş geçmiş bu en güzel mescide, o türünün tek
örneği muazzam mavi şemsiyelerin gölgesindeki beyaz avluya; sonra o büyük ve
kutlu kapılara, sonra o zarafet temsili kayan kubbelere, sonra başka bir boyuta
açılan o küçük avluya, ve Yeşil Halı’ya, ve Yeşil Kubbe’ye atmak zorundasın...
öyle ki duracağın noktaya varana kadar her adımında adeta ardında
moleküllerinden bir iz bırakırsın, yavaş yavaş çözülürsün, ta ki son adımı atıp
durduğunda artık senden dünyaya dair bir şey kalmamıştır, sadece bir ruhtan
ibaretsindir ve hepsi budur. Gerisi dünyevî kelamın anlatmaya gücü yetmeyeceği
bir hâl, her an bir yok oluş ve bir var oluş, bir aşk ve bir sevinç ve bir
ağlayış ve bir gülüş, bir hüzün ve bir firak ve bir vuslat ve bir büyüyüş
hikayesidir.
Uhud’u
ziyaret ettiğinde kendi çocuklarının kabrine gelmiş gibi içinin yanması, Yüce Peygamber’in
(sav) Mescidinde dalıp çıktığın bu haller üzerine sana sunulan bir lezzettir.
Medine’de
yere çöp atsan, gider kendini çöp kutusuna atar. Birine çarpsan gülümser,
kızsan kızamazsın, sövemezsin, kırılamazsın, kıramazsın. Medine’de kötü
duygular sanki bir düğmeye basılmış gibi kapatılır, sadece iyilik hissedersin.
Kendin bile şaşırırsın kendi iyi haline. İşte bu noktada, Yüce Peygamber’in
(sav) Medine için ettiği duadan istifade eden hatırlı kullardan biri olduğunu
hisseder, kendinden geçer, artık yere göğe sığmazsın. Medine’de milyon parçaya
bölünürsün, her atomun kendi etrafında dönen minyatür bir Cafer Tayyar (ra)
olur, ifade ötesi bir halde kalır, geri kalan her şeyi unutursun.
Medine’den
ayrılış ise her zaman zor, bazen imkansızdır. Sürüklemeleri gerekir,
çekiştirmeleri. “Anlamıyorsunuz!” diye bağırmak istersin; “Gidersem ölürüm,
kalbim vücudumdan düşer ve göğsümde koca bir delikle şuracıkta ölür kalırım!” Gidiş
Meke’ye ise, bir avuntu; “Allahım bu hasrete dayanmam için güç ver!” diye dua
edeceksin.
Uzun
bir yol boyunca, tarihi değiştiren o münferit Hicret’i düşünerek, çeşit çeşit
çöllerden geçerek Mekke’ye yaklaşmanın verdiği heyecan yavaş yavaş Medine’den
ayrılışın dayanılmaz hüznünü örter. Kalabalık, gürültü, bir türlü varamayış,
Mescid-i Haram’ı görüş ama ulaşamayış ilk yıllarda ilk Müslümanlar’ın çektiği
sıkıntıları anımsatır. Kabe’nin dibinde olup sahip olamamak, Allah’ın evinde
Allah’ı anamamak, bitmeyecek gibi görünen sıkıntılar, maddi ve manevi darlık...
tecrübeli şoförün kullandığı arabanın içinde trafiğin açılmasını beklemekle
aynı şey değil; ama onların halini düşünmeye de mani olmasa gerek bizim
rahatlığımız.
Yeter
yeter yeter! Bütün kapıların ve merdivenlerin ve yolların ve adımların artık
yetmesi lazım!
Medine’deki
adımlar gibi tekrar bir maddi/manevi yolculuk bekler şimdi; bu defa adeta
koşarak; önce beyaz mermerli dış avlu, muazzam gri damarlı mermerleriyle
dünyanın en görkemli mescidine dışardan bakınca bir kalp sektesi, toparlayıp bu
defa daha hızlı, evrenin merkezine açılan büyük ve büyülü kapılar, bu kadar
ağır bir yükü taşımak için adamantiyumdan yapılmış olması gerek diye düşündüren
kudretli sütunlar sütunlar sütunlar, artık ayaklarını ya da herhangi bir yerini
kontrol edecek halin yok, daha hızlı koşarak daha hızlı koşarak, belki de
sadece koşuyormuş gibi hissederek nihayet ulaştığın revaklar, ve nihayet revakların
narin sütunlarının arasından görünen o tanıdık siyah örtü... ve zaman yavaşlar,
sesler kesilir, etraftaki her şey bir karaltı haline gelir... eğer Medine’den
kalan birkaç bedeni zerren varsa artık o da yoktur. Bir huzme haline karaltıya
karışırsın. Tek sabit, tek mevcut, tek var olan işte o nokta, her şeyin
merkezi, kâinatın dinamosu, bütün hareketi ve hayatı mümkün kılan: Kâbe.
Ellerini kaldırır selam verirsin, fişini Kâbe’ye takar, tavafınla evrenin
devamını sağladığını bilerek, oracıkta bulunduğun kısa zaman içinde gerçekten
hayatta olduğunu hissedersin. Gökyüzü arşa açılır, senin ve hayat halindeki,
tavaf halindeki diğer herkesin duaları neredeyse bedeni gözle görünür bir halde
yükselir, zannedersin ki bir dua kelimesine tutunsan sen de yükseleceksin. Açılan
eller, dökülen yaşlar, birbirine karışan sarılan dolanan dualar, neredeyse
ışıltılarıyla dünyayı aydınlatacak temiz ruhlar... yaşayan insanlar arasında
bir insansın. İlk kez nefes alır gibi her nefes, ilk kez düşer gibi her yaş,
ilk kez konuşur gibi her kelime. Kâbe, orada ortada, hem kayıtsız gibi, hem
sarılır kucaklar gibi, teselli eder gibi, korur kollar gibi; hayatın açma
kapama düğmesi olarak durur. Ve sen bilirsin ki artık buraya aitsin, geri kalan
her şey bir oyundan ve oyalanmadan ibarettir.
Kâbe’den
ayrılış bir zulüm, bir karanlık, kan akıtıcı bir katliamdır. Kıldığın son namaz
boğazında durur. Uçarak, koşarak girdiğin bu kapıdan çıkma istikametinde
ayaklarına gezegenler bağlıdır, her adım bin adım olur, nefessiz kalırsın,
boğulursun...
“Etmeyin
eylemeyin, bırakın ne olur!”
Gerisin
geri koşsan, kendini fırlatıp duvarına atsan Kâbe’nin, belki erir o siyah
kumaşa karışırsın, orda kalırsın kimse farketmez!
Kâbe’ye
vedayı anlatmaya hiçbir babayiğitin gücü yetmez...
Ertesi
gün, ertesi hafta, ertesi ay, hep “şu saatte Kâbe’de şunu yapıyordum” diye
düşünür durursun. O dünyevî girdapta dönüp duran insanları tutup omuzundan
sarsıp “ne yapıyorsun neyin peşindesin” diye bir silkelemek isteği öyle
baskındır ki evinden çıkmak istemezsin. Bir zamanlar hayattaydın, yaşıyordun.
Şimdiyse sadece makinalarla nefes alan bir hasta gibisin. Ta ki yeniden ait
olduğun yere varıp fişini takana kadar böyle idare edeceksin, gerçek hayatın
hatırasını bu oyuncak hayatta taklit etmeye; bu siyah-beyaz görüntüye Medine’nin
yeşili ve Mekke’nin siyahı ile renk vermeye çalışacaksın.
Artık
meselen budur.
*************
Selametle...
