“Rahman ve Rahim
olan Allah’ın adıyla... Asra yemin olsun ki, insan mutlaka ziyandadır. Ancak iman
edenler, salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye eden ve sabrı
tavsiye edenler bunun dışındadır.”
(Asr Suresi)
≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈
Sultan
Seçkin
Bir kimse değilim
İsmimin baş harfleri acz tutuyor
Bağışlanmamı dilerim
Sana zorsa bırak yanayım
Kolaysa esirgeme
Hayat bir boş rüyaymış
Geçen ibadetler özürlü
Eski günahlar dipdiri
Seçkin bir kimse değilim
İsmimin baş harflerinde kimliğim
Bağışlanmamı dilerim
Sana zorsa yanmaya razıyım
Kolaysa affı esirgeme
Hayat boş geçti
Geri kalan korkulu
Her adımın dolu olsa
İşe yaramaz katında
Biliyorum
Bağışlanmamı diliyorum
A. Cahit Zarifoğlu
Hiç tükenmeyeceğini
sandığımız zaman hazinesinin dibi göründüğündedir pişmanlık.
Kendine yakıştıramadığın işler yaptığındadır.
Bir anlık öfkene
yenik düştüğünde...
Nefsinin
kahkahalarını işittiğinde...
Ya da başaramadığında, güçsüz kaldığında, zannettiğin kadar kavi
olamadığında...
İçindeki ses senin
duymak istemediğin şeyler söylediğinde, dahası sen onun haklı olduğunu
bildiğinde.
Senin içindedir, ta
içinde.
Başkası ise
pişmanlığının öznesi, onun gözlerinde değil fakat aynaya baktığında kendi
gözlerinde gördüğündedir; dönüştüğün kişide, yeni kimliğinde.
Artık sırtında
taşımak zorunda olduğun yükün, senin cezan, hatanın neticesi.
Pişmanlık...
Ve bir adım ötesi;
pişmanlığının idrak edilmemesi. Kabul görmemesi. Önemsenmemesi. Kendi ellerinle kazdın bu
kuyuyu kendine, çıkmak için kimseden yardım isteyemeyeceğini bilmelisin. Kendi
hatanın cezasını, pişmanlığınla çekmelisin.
Kırdığın kalpler
Allah’a bağlı direk,
kesintisiz bir hat ile. Seninki de bağlı, ama kendi affını dilemeden önce o
kırıkları onarman gerek artık. Hattını zayıflattın...
Affedilmek için önce
affetmek gerekir. Lakin kullar, kendi nefsaniyetleri içinde, Yaratıcıları kadar
affedici olamazlar. Nasıl affedileceksin?
Kendini nasıl
affedeceksin?
Ya hangisi daha
kötü: Pişmanlık duymanı gerektirecek bir şey yapmak mı, pişmanlık duymak mı,
yoksa pişmanlık duyman gerekirken bunun farkında olmamak mı? Af dilemen
gerekirken kendini pir-i pak sanmak mı? Yaptığın hatadan mı, hatayı fark
etmeyişinden mi daha çok müteessir olmalısın?
Suçu hep kendine mi
aramalısın? Kendine kabahat bulmak mı daha acımasızca, yoksa kabahatini
görmemek mi?
Sorular...
sorular... cevaplar değişir. Hissedilen şey değişmez. O içindeki ağır hüzün seninledir
artık.
İşte böyle,
pişmanlık... alnına çalınan bir leke, yüzünde bir yara izi, kırık bir kol,
kesik bir bacak, ya da ağarmış saçlar ve zayıf kemikler... ihtiyarlık misali,
pişmanlık her yerini sarıp seni ele geçirdi, geri gelmeyecek artık gidenler.
Ellerinle itelediklerin... göz göre göre, bile bile harcadığın, tükettiğin
zamanın gibi.
≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈
Zamanın bolluğu seni yanıltmıştır, peki ya darlığı? Sıkışmışlık, her şeye yetişememek ve zamana
karşı
yarış da bir o kadar tehlikelidir esasen. Telaş ve koşuşturma arasında boğulurken, nefes
alman zorlaşacak ve belki de sonunu hesab edemediğin adımlar atacaksın. Hayatının en önemli kararlarındaki hatalarına sebeb, kendini köşeye sıkışmış
hissetmen olacak. Baskı altındaki sen doğru oturup eğri konuşacak, belki de
sadece üç
beş dakika
sonrası
kendine yakıştıramadığın sözler sarfedeceksin. Bu çağın hastalığı
endişe ve kaygıların arttıkça normal
davranabilme özelliğini yitirebilirsin. Hele de sana emanet olarak verilmiş evladının ''Anne, lütfen biraz sakin olur musun?'' ikazıyla karşılaştığında afallama sırası
sendedir. Ya da sekiz yaşındaki
afacan karşına geçip ''Anne, beş yaşındayken
halıya bal döküp şekil çizdiğimde neden o kadar kızgın görünüyordun?'' cümlesi vicdan azabı eşliğinde buruk bir gülümsemeye yol açar.
Gece başını
yastığa
koyduğunda ''ne olurdu şu tarla yüzünden halamla kötü olmasaydım; eşimi annesinden
sebeb darıltmasaydım; gürültü
yüzünden üst komşumu sıkıştırmasaydım; bugün müşteriye
defolu mal satmasaydım...'' gibisinden uzayan keşkelerle boğuşmak ne kadar
yorucu. Hayat hikayelerini ibret nazarıyla dinlersen şayet, ademoğlu ya diken batası
dilinden ya kör olası inadından ya da incir çekirdeğini doldurmayan şeylerden sebeb
hayıflanır, kahırlanır da velakin fayda etmez artık. Üstad Necip Fazıl'ın muhteşem ifadesiyle;
''Sonunda eyvah diyeceğin şeye başında eyvallah deme. Pişman ol fakat pişman ölme....''
Yapıp ettiklerinin yanında bir de elinde imkan varken yapamadıklarına dövünürsün. Yaralı bir gönlü avutamadınsa, bir kalp sızısını dindiremedinse,
bir garibin önünden öylece geçip gittinse, haksızlığa karşı
sustunsa, kötülüğe geçit verdinse,
insanlığın selameti için çırpınmadınsa ve hiç olmazsa
dua etmedinse otur ve kendine ağla. Ağla ki belki affolunursun.
Ey Can,
Ruhun
ve bedenin kimi zaman dünyanın hayhuyundan yorgun düşer de dengen bozulursa acele etme.
Evvela senden yaşça
ve yolca büyüklerinin limanına sığın; onlarla istişare et ve bu güzel insanlara danış. Özüne ve sözüne
güvendiğin dostlarınla dertleş, halleş. Sevdiklerinde gözünü gönlünü
dinlendir. Bismillah de ve yola düş. Şayet dirilerin nefesi seni selamete çıkarmamışsa yolunu bir kabristana düşür de toprağın bağrından
gelen sesleri dinle. Bak İmam
Gazali sana sesleniyor; ''Mezardakilerin pişman oldukları
şeyler için, dünyadakiler birbirini kırıp geçiriyor.''

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder