Merhaba,
İncitmekten çekinenlere...
Küçük bir hikayeyle başlıyoruz bugün, konumuz "kaçanlar" ya da "kaçırdıklarımız." Belki de her şey doğru açıdan bakmakla ilgili, doğru şeyi görmekle ilgili... ya da en azından doğru şeyi görmeyi ümit etmek, gözlerini doğru şeyi aramak için kullanmak...
Alıntıladığımız hikaye ile yazının geri kalanındakiler farklı kişiler tarafından yazıldı, sunuldu. Geçen ayki gibi, farklı ağızlardan konuştuk, ya da farklı çiçeklerden bal aldık. Önemli olan nokta, başka başka kişilerin aynı dertler etrafında dönmesi değil mi? Eğer herkes benzer şeylerden muzdarip ise, şartları değiştirmek gerekmez mi? Siz neden muzdaripsiniz? Okuyacağınız satırlardaki duyguları paylaşıyor musunuz? Soru soralım, kendimize, başkalarına... Konuşalım, düşünelim, arayalım, bulalım.
Buyurun, herkes kendi aklıyla düşünsün kendi görmek istediklerini...
≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈
Dostuma ve Dostluğuna
Çölde yolculuk eden iki arkadaş hakkında bir hikaye anlatılır.
Yolculuğun bir aşamasında iki arkadaş tartışırlar biri ötekine
bir tokat atar. Tokadı yiyenin canı çok yanar ama tek kelime etmez ve kum
üzerine şu sözleri yazar:
‘BUGÜN EN İYİ ARKADAŞIM BANA BİR TOKAT ATTI.’
Yıkanabilecekleri bir vahaya rastlayana dek yürümeyi
sürdürürler. Tokadı yiyen yıkanırken bir batağa saplanır, boğulmak üzereyken
arkadaşı tarafından kurtarılır. Boğulmak üzere olan arkadaş tam kurtulduktan
sonra bir kaya parçası üzerine şu sözleri kazır:
‘BUGÜN EN İYİ ARKADAŞIM BENİM HAYATIMI KURTARDI.’
Tokadı vuran ve sonra arkadaşının hayatını kurtaran kişi ona
şöyle der; “Senin canını yaktığımda bunu kum üzerine yazdın ama şimdi kayaya
kazıyorsun. NEDEN?”
Öbür arkadaş ona şöyle cevap verir: “Biri bizi incittiğinde bunu
kum üzerine yazmalıyız ki bağışlama rüzgarı estiğinde onu silebilsin. Ama biri
bize İYİ bir şey yaparsa onu kayaya kazımalı ki onu hiçbir rüzgar yok etmesin.”
≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈
Bir yarış başladı, daha çok tüketmek icin daha çoğuna
sahip olmak üzerine. Hızlandıkça hayat hoyratlaştı herkes. Hızla giden bir araçta
nasıl seçilebilir ki yol kenarındaki menekşe. İnceliklerimizi unuttuk, o hızla.
Oğlum bir gün bana: “Anne, uzun süredir konuşurken
gözlerime bakmıyorsun.” dediğinde afallamıştım. Bu hayhuyun arasında nasıl da
farkedememiştim. Kursları, ödevleri, ütülü gömlekleri, temiz nevresimleri, ayakkabasının
derdine düşmüşken ben, on yaşındaki evladım ilgi açlığı çekiyormuş demek. En
derin yerimden vurmuştu bu sitem beni. Günlerce düşünüp durmuştum nasılını, niçinini.
Bu şehir, bu telaş yutmuş muydu beni de? Demek eşyaya ve düzene itina
gösterirken, asıl olanı ıskalamıştım.
Bu çark nasıl acımasızdı ve nasıl
da tüketiyordu bizleri, içimizdeki güzellikleri. Nicedir ilgi, sevgi, latife
çekilmişti aramızdan. Sanki darılıp ıssız yerlere kaçmışlardı. Gücendiren
bizdik onları. Can kulağıyla dinlemeyip, gönül gözüyle bakamayan zavallı insancıkların
gözleri vitrinlerde ve kulakları mesaj sinyallerinde takılı kalmıştı. Bir
duvarın mı yada bir insanın mı yanından geçtiğimizi bilemez olmuştuk. “Lütfen, rica
ederim, buyrun,” tedavülden kalkmıştı çoktan çünkü duyunca şaşırıyor olmuştuk. Bir
karganın cevizi kırmak için defalarca ağaçtan bırakışını, bir kedinin güneşte
mutlu yatışını, bir balarısının çiçekteki zerafetini izleyecek sabrımız kalmamıştı.
Çıkın sokağa ve kulak kabartın etrafa. Duyduğunuz
kelimeleri listeleyin, çıkarın, bölün hatta çarpın. “Satın almalıyım, mutlaka
yemeliyim, giymeliyim,” ya da “kafam attı, gıcık oldum, çok ezik” türünden
laflar neredeyse vird olmuş dilimize. Küpte ne varsa dışına o sızarmış ya... Kaldırımda
yürürken karşıdan gelene yol vermek, garsona siz diye hitap etmek, kasiyere teşekkür
etmek nadirattan sayılıyor artık. Ambulansa yol vermeyen zorbaları konu bile
etmeyelim lütfen.
Kadıköy-Eminönü
vapurunda tenha bir köşede iki genç kız, yanlarına otururken müsaade istememe şaşırmışlardı da hangi
noktalara geldiğimizi epey düşünmüştüm dalgaları seyderken. Biraz yavaşlamalıydık,
tüm yaratılmışları sevgiyle kucaklayabilmek ve paylarına düşen ihtimamı
gösterebilmek için sadeleşmeliydik. Sönmeye yüz tutmuş aşk ile şevki harlandırmalıydık. Sıcacık
sohbetlerle birbirimizi ısıtmalı ve muhabbet türküleri mırıldanmalıydık...
≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈
Bir hikayeyle başladık, bir alıntıyla bitirelim. Dünyanın hızına "DUR!" demek isteyen bir başka gönülden gelsin...
"Daha net görebilseydim, daha yavaş olsaydım...
Her şey bu kadar hızlı geçip gitmiyor olsaydı sanki hızlı tren penceresinden bakarmış gibi, bütün kareler saniyeler içinde kaybolup gitmeseydi, hüküm sürseydi görüntüler... kıymetli anlamlı olsaydı herşey her an.
Ben, bu yığılmayı bu hızı hoş karşılamıyorum. Kafam karışıyor. Dünyanın böyle değersiz böyle geçici böyle yalan olduğunu görmek çok güvensizleştirici. Bir şey yaşıyor ve unutuyorsun bir an sonra. Tüketiyorsun hayatı.
Kurduğum cümlelerle o hızla akan görüntülerden bazılarını yakalayıp sabitlemeye çalışıyorum, yaptığım bu. Görmeye çalışıyorum. “DUR!” Sana bakacağım. Seni göreceğim.
Fırtına var dışarıda, kar tipi... aklım kaldırımlarda. Yürüsem. Şimdi bomboştur yollar bu saatte bir köpek bile yoktur bu havada. Adımlarımı yere bastıkça bastıkça şehrimin bana gülümsediğini hissetsem. Var olduğumu hatırlasam. Her adımda büyük mesafelerin küçük adımlarla katedildiğini yeniden anlasam tecrübe etsem. Attığım her adımda güçlensem. Aldığım nefesin işe yaradığını görsem. Duysam."
Selametle....
≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈
İzlemeli: "Her Çocuk Özeldir"
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder