16 Aralık 2013 Pazartesi

Merhaba,

İki düşünüp bir söyleyenlere...

Öfke baldan tatlı mıdır, yutmak ağudan acı mıdır... kızgınlıktan diken diken olmuş dilimize gelen kelimeleri yaydan fırlamadan önce tartmak Himalayalar’ı tartmaktan; öfkemizi püskürmek yerine azıcık soğumasını beklemek Etna’yı söndürmekten zor mudur? Kendimize hakim olmak başkasına latif olmak imkan haricine mi iltica etmiştir? Nedir?




İstanbul’daysanız, Ankara’da, ya da başka bir büyük şehirdeyseniz mecburen trafiktesiniz. Trafikteyseniz, büyük bir imtihanın içindesiniz. Her kontak çevirip yola çıkışta tekrar imtihan ediliyorsunuz. Bir şehir dolusu trafik iksirinden içip Mr. Hyde’a dönüşmüş halim selim mülayim Dr. Jeykill ile uğraşmak zorundasınız (bkz. Robert Louis Stevenson “Dr. Jekyll and Mr. Hyde”). Kendiniz de aslında bir Hyde olmuş olabilirsiniz, haberiniz bile olmayabilir. Bir bakarsınız, sinyal verdiğiniz ve beklediğiniz halde size yol vermeyen taksiciye sövüp saymaya başlamışsınız. Her zaman haklı sizsiniz tabi ki. Diğerlerinin hepsi beceriksiz, acemi, ya da ağzınıza ne gelirse o.



Düşünmediniz ki belki sizi görmemiştir, belki çok üzücü bir haber almıştır aklı başka yerdedir, belki çok yorgundur hastadır, belki saatlerdir trafiktedir bıkmıştır, belki gerçekten acemidir, belki hastaneye hasta yetiştiriyordur; belki de siz aslında trafikteki kötü karaktersinizdir, onun hastaneye varmasını geciktiriyorsunuzdur!  

Belli bir davranışı için kızdığımız kişilerin bu davranış için çoğu zaman geçerli bir sebepleri vardır, ve dinleyecek kadar ya da bir an düşünecek kadar dursak aslında kızmamamız gerektiğini görürüz. Sakin tabiatlı ve ferasetli olmak Müslüman olmanın gereklerinden biridir. Kendini başkasının yerine koyup onun açısından düşünme kabiliyeti “kendi için istediğini kardeşi için istemeyen bizden değildir” Hadis-i Şerif’i ile gönüllerimize nakşedilmiş bir vasıf olmalıdır. Kendimiz için istediğimiz evimize sağ salim varabilmek ise, trafikte başkalarının da istedikleri hedeflere ulaşabilmesini kolaylaştırmamız gerekir mesela.

Konumuz öfke ve kontrolü, ilk akla gelen de tabi ki öfkelenmek için mükemmel bir zemin olan trafik oluyor. Fakat öfke her an yanı başımızda, trafikteki sadece çok bariz bir durum olduğu için öne çıkıyor. Başka örnekler düşünelim öfke için; gündüz içimiz geçmiş uzanıvermişiz ki telefon çalmış mesela; çalacak zamanı buldu diye kızıp dururuz, oysa telefondaki nerden bilecek gün ortasında yatacağımızı! Futbol maçı seyrederken ekran başında yüzü renkten renge girip hırsını ev halkından alan adam, dahası maçı stadda seyredip takımı yenilirse koltukları söküp atan adam mesela; nihayetinde ne geçecek eline bu gümbür gümbür patlamalarla?  


İnsanı bazen bildikleri ama bazen de bilmedikleri korkutur. Hiç tecrübe etmediklerimiz, sonucunu kestiremediklerimiz, mahiyetini kavrayamadıklarımız tedirginliğe; bu da duruma göre öfkeye sebebiyet verebilir. Çocuklarımızın ilk başkaldırışları, hiç karşılaşmak istemediğimiz biriyle aynı ortamda bulunma zorunluluğu, her yöne çekilebilecek muğlak sözler, yapılan anlaşmaya karşı tarafın uymadığını tesbit etmek, bir ortamda bize yöneltilen eleştiri, beklenmeyen bir hareket tokat tesiri yaratır üzerimizde. Evirir, çevirir aynı sahneyi dolaştırır dururuz zihnimizde. ''Niye dedi, nasıl der, ben hak etmiyorum, olmaz asla'' diye köpürür de köpürürüz artık. Tutabilene aşk olsun. Düşündükçe hayıflanır, bir türlü yatıştıramayız kabaran nefsimizi.

Umup da nail olamadığımızda; arayıp da bulamadığımızda; bekleyip de göremediğimizde, çabalayıp da ulaşamadığımızda bir sıkıntı basar. Derken bir de bakmışız ki içimizdeki kazanlar kaynamaya başlamış çoktan. Kızınızın nişanı olacaktır da, yakın akrabadan ''hayırlı olsun'' temennisinin dışında ''bize ne düşer, bir ucundan da biz tutalım'' denmemiştir. Binbir emekle pişirdiğiniz patlıcan kebabını bir solukta yiyenler her nedense ''ellerine sağlık'' demeyi unutmuşlardır. Güzel gelininiz bir günden bir güne sizi arayıp da ''anne, seni çok özledik, haydi gel'' dememiştir. Sular seller gibi çalıştığınız matematik sınavında bilmediğiniz yerlerden sormuştur hoca. 15.15 Kadıköy vapurunu onbeş saniyeyle kaçırmışsınızdır ve okuldan dönecek çocuklarınızın anahtarı yanlarında yoktur!

Ya engellenme, mahrum bırakılma, meramınızı anlatamama halinde nasıl bir haleti ruhiye içine girersiniz? Efendim eve günlük su bardağı lazım ve siz on beş yıllık eşinize danışmadan alamıyorsunuzdur. Tasvip etmediğiniz bir konuda çocuklar babalarından kapı gibi izin kağıdı almışlardır. Eltinizle derteleşirken sarfettiğiniz bir söz allanıp pullanıp başka şekillerde kayınvalidenizin kulağına gitmiştir. Gurbettesiniz ve bir bayramda kendi ailenize gitmeniz hoş karşılanmıyordur. Köşeye sıkışmışlık ve çaresizliğin davet ettiği öfke dört nala yola koyulmuşken ne yapmalı? Kızgın yağ gibi coslayan yüreklere nasıl su serpmeli?

Bir zamanlar insanların daha erdemli olması için nefsiyle başetme usullerini öğreten tasavvufi terbiye verilirdi tekke ve dergahlarda. Hatta mesleği üzerinden gösterilirdi kişiye pişmesi gereken noktaları. Demirciler çarşısında dövülen demir ham nefse işaret eder, ham demir dövüle dövüle şekle girerken usta çırağına kişisel hamlığını gidermeyi de öğretmiş olurdu. Hem meslek icra edilir hem zikir yapılırdı. Bu minvalde spor bile ulvi bir faaaliyete dönüşür; pehlivanlar yada okçular tekkesi gibi ocaklarda  gençler hem ata sporunu öğrenir hem de davranışlarını kontrol etme yollarını  tecrübe ederlerdi.

Öfkelenen bir kişinin bu durumu kontrol altına alabilmesi için Peygamber Efendimiz (sav) ayakta iken oturmayı, geçmezse otururken yatmayı; euzu besmele çekmeyi, ya da abdest almayı tavsiye ediyor. Bu öğütler bir ortak noktaya işaret ediyor; öfke anında bir davranışta bulunmamak ya da bir şey söylememek, öfkeyi soğutmak. Hz. Ali’nin (RA) meşhur tükürük hadisesi, bu öğütler tutulduğunda kişinin kendi nefsini nasıl inanılmaz ölçülerde kontrol edebildiğine bir delil mahiyetinde: bir savaş esnasında Hz. Ali (RA) düşmanını alt etmiş, kılıcını boğazına dayamış kesmek üzereyken düşman artık son nefeste bir hamle daha yapmış olmak için Hz. Ali’nin (RA) mübarek yüzüne tükürür. Hazret bunun üzerine işini bitirmek yerine kılıcını geri çeker, ve adamı öldürmekten vazgeçer. Düşman bu hadise karşısında şaşkına döner, sebebini sorduğunda Hz. Ali (RA) o ana kadar Allah için savaştığını, fakat tükürükten sonra savaşın kendi nefsi ve öfkesi için olacağını, bu sebepten de artık onu öldürmeyeceğini söyler. Son dakikaya kadar düşman olan bu adam, yaşadığı bu tecrübe neticesinde  Müslüman olur. Hz. Ali’nin (RA) davranışı hem kendisini nefsin tuzağından, hem karşısındaki adamı iki cihan bedbahtlığından kurtarmıştır.

Bizim gündelik hayatta yaşadığımız basit öfke durumlarını kontrol altına alabilmemizin de kimlere hangi hayırlar için vesile olabileceğini tahmin edebilir miyiz? Misal ufak bir kaza yaşadık, yolda öndekine azıcık çarptık. Hemen inip bağrış çağrış kıyamet koparmak yerine ilk önce “geçmiş olsun, iyisiniz ya” deyivermenin kime ne zararı olabilir? Bir cemiyette bize laf atan, iğneleyen birine onca milletin içinde cevabı yapıştırmaktansa “lâ havle” çekip başımızı çevirmenin aynı meclis içinde itibarımızı yükselteceği aşikâr değil midir? Hem böyle davranmak daha da derin bir mevzuya, iman sağlamlığına işaret etmez mi? İnsan muhabbet beslediği birine öfkeyle muamele edebilir mi? İman aydınlığı olan bir gönülde muhabbetten öfkeye yer kalabilir mi?


Bu mevzunun teferruatına önümüzdeki ay değineceğiz inşallah. Şimdilik selametle, sükûnetle kalınız... 

20 Kasım 2013 Çarşamba

Merhaba,

Durup düşünmeye vakit ayıranlara...

Tarih 29 Ekim 2013, havai fişek gösterisi biteli şurda bir saat olmuş olmamış, daha dumanı tütüyor. İnsanın ülkesinin kuruluşunu özgürce kutlayabilmesi, evinde rahat rahat oturup keyifle kahvesini içebilmesine benziyor. Hakkın var ve sahipsin. Allah mahrumiyet vermesin. Vatansızlıkla, evsizlikle, haksızlıkla imtihan etmesin. Burnumuzun dibi bu imtihanla boğuşuyorken bizi imtihan düsturundan gafil olmaktan muhafaza etsin.

Bugün Marmaray da açıldı çok şükür. Yakın zamana kadar bu türlü teknolojik üstünlük icab eden işleri –araba, uçak, tank, roket yapmak vb gibi- hep başkalarına ait bildik, biz yapamayız inanışı vardı. Nereden geldiyse! Bugün Marmaray açılırken hiç yadırgamadığımı, böyle bir projeyi gerçekleştirebiliyor olmanın çok normal olduğunu düşündüğümü farkettim, hatta neden bu kadar abartıldığını merak ederken buldum kendimi. Çok normal bizim için “yapabilen” olmak, çünkü hep yapabilendik zaten. Defalarca hamd olsun ki muhtaçlıktan adım adım uzaklaşıyoruz, hem de küçük değil kocaman adımlarla.

Gündüz yapılan Marmaray açılışı, akşamki ışık ve havai fişek gösterileri, dünyanın oyun ve eğlencelerini düşündürüyor. Esas o havai fişekler var ya, tam da dünyanın misali; kocaman, rengarek, son derece gürültülü, göz alıcı akıl alıcı, ama bir anda bitiveriyor ve geriye yanık kokusu ve duman kalıyor. “Biraz daha vardır vardır daha bitmemiştir” diyorsun, ama yok, bitmiş. Dünya gibi. Parlamış ışıldamış ve sönmüş. Herkes de havai fişeklerin peşinde, daha iyi görme telaşında. Sonrasında da yan yana durup hayranlıkla aynı gösteriyi izleyen aynı ülkeyi seven aynı bayramı kutlayan insanlar dağılıp evlerine gitmeye kalkıyor, ve keşmekeş olmuş trafikte birbirini boğazlayacak hale geliyor. Diyorum ya, tam da dünyanın misali. Mini dünya, şu onbeş dakikalık havai fişek gösterisi.




Mini dünyadan gerçek ölçekli dünyaya dönelim. Bayramlar geldi geçti, akrabalar arandı soruldu... mu? Ziyaretler yapıldı... mı? Apartmandaki yaşlı teyze, hani şu tek başına yaşayan, ziyaret edildi... mi? Uzaktakilere en azından telefon açıldı... mı? Aşure geldi daha yeni, gücü yeten bir kazan yapıp dağıttı... mı? Eski günlerdeki gibi... Müstakil evden apartman hayatına ilk adım attığım çocukluk yıllarımda kandil geceleri ve aşure gününde en çok ilgimi çeken ve hoşuma giden şey masadaki değişik tabaklar ve kaselerde, hafif değişik tatlarda aşureler ve helvalar olmuştu. Bana göre kalabalık olmanın bir ifadesiydi bu. Kalabalık bir evde büyüdüm, yalnızlık bazen ihtiyaç duyulsa da, can sıkıcı geliyor çoğu zaman. Bir örnek kaselerde dizilmiş aşure ancak sabah saatlerinde olabilir o yüzden, vazife ifa etmeye hazır askerler gibi. Gidecek, komşuluğu tesis edecek ya da güçlendirecek, vazifesi bu. Göz hakkını, komşu hakkını ödeyecek. Yerine değişik kaseler gelecek, o da akşam manzarası. Vazife tamamlanmış, hazır ol pozisyondan rahata geçilmiş. Birleşmiş milletler gibi, muhtelif aşure kaseleri. Budur aşure, ya da bayram, ya da kandil; hatırlamak. Tufanı hatırlamak, kardeşliğimizi hatırlamak, dualaşmayı hatırlamak, köklerimizi hatırlamak. Şimdi bu önemli vazifeyi ne kadar ifa edebiliyoruz ki? Ben biliyorum, benim çocuklarım bu paylaşımı benim anladığım gibi anlamayacak, o kadar çok renkli ve çeşitli kase ya da tabak görmüyorlar çünkü. Birkaç çeşit en fazla, o kadar. Dünyamız küçülüyor. Hem olumlu, hem olumsuz anlamda.

Ulaşım kolay ve imkanlar çok olmasına rağmen iki üç kapı bayram ziyareti yapmak senede iki vakit gelen ve tadı çıkarılması gereken bir hadiseden çok, bir eziyet gibi algılanıyor. Biz hayatımızın çoluklu çocuklu koşturmalı hareketli şu döneminde, ununu eleyip eleğini asmış ve yavaşlamış hayatları sayıp, arayıp sormazsak, bizim yavaşlama zamanımız geldiğine neyle karşılaşacağımızı umuyoruz? Biz hatırlamazsak ve çocuklarımıza hatırlamayı öğretmezsek, nasıl hatırlanacağız? Bayramlar hatırlamak için, tatil için değil. Mübarek günler, hatta yıldönümleri, özel günler de keza. Hatırlamak için, “hatır”lamak için; gönül almak için yani. Hayatı yavaşlamış büyüklerimizi iki manada da hatırlayarak kendi kendimizin inşasına da katkıda bulunmuş oluyoruz; toplumdaki yerimizi tespit ediyoruz, kim olduğumuzu nereden geldiğimizi anlıyoruz. Bir el öpmekten ibaret değil yani, o kadar basit değil. Daha da önemlisi, onlar bekliyor. Kapı çalsın diye, telefon çalsın diye, şekerlikteki şekerler azalsın diye, o küçük tepsideki tatlı yensin diye, ev biraz dağılsın diye... hayat olsun diye.    

Hayat birbirimizde teselli bulmaksa eğer bayramlar iyi birer vesiledir. Bir kaç lokma aç midelerimizi yatıştırmaya yeter ama sızlayan yaralarımıza, yalnızlığımıza samimiyet, muhabbet ve sohbet gerek. Gariplerin, kıyıda köşede kalmışların, unutulmuşların, kimsesizlerin duasını almak için bayramlardan daha güzel günler olamaz. Evimizi baştan sona kırklamak, avizeleri parlatmak, perdeleri ütülemek, ikramlıkları hazırlamak derken ıskaladığımız çok şeyler var belki de. Aramızdan bir arkadaşımızın yaşadığı olaya kulak verelim: ''Tüm iyi niyetimle on senede ilk kez çaldığım kapı usulca açıldığında, bayram ziyaretine geldiğimi söyledim. Hemen buyur edilip baş köşeye alındığım salonda koyu bir sohbet başladı. 30 yaş büyüğüm olan bu hanımefendi yıllarca çalışıp emekli olmuş, uzunca bir süre önce eşini ve annesini kaybetmiş, hiç evladı olmamış şimdi tek başına yaşamaktaydı. Sayamadım ama bu bir saatlik ziyaret esnasında  en az on beş kez teşekkür edip, gelişimden duyduğu mutluluğu ifade etti. Güleryüzle karşılandığım bu kapıdan dualarla uğurlandım. Geç de olsa iyi ki o kapıyı çaldım ve bu bayram belki de yaptığım en hayırlı iş buydu.''

Belki eskisi kadar büyük sofralarımız olmayacak şehrin kalabalığına inat. Az ama samimi, neşeli, coşkulu bayram lezzetleri yaşamak ve yaşatmak bizim ellerimizde. Küçük hediyeler, tatlı sohbetler, sevilen ikramlıklar ışıltı yayacaktır yuvalarımıza. Bir de 'ben sana değer veriyorum ve seni unutmadım, bak işte geldim' diyebileceğimiz üç beş ziyaret mutlaka olmalı. İnancımıza göre bir din kardeşinin hüznünü, kederini dağıtan yada azaltan en hayırlı insanlardan biridir.

Bayramları bu kadar tatlı hatırlayışımızın ve şimdi o tadı bulamayışımızın sebebi belki de çocuk olmamızdı, Abdurrahman Karakoç büyüğümüzün dediği gibi:

Ana, bu bayram mı? Aman çok ayıp
Çocukken gördüğüm bayramlar hani?
Mübarek elleri öpüp, koklayıp
Yüzüme sürdüğüm bayramlar hani?

Hani ya o özlem, hani ya o tad?
Ne dışım kaygusuz, ne içim rahat
Haftalar öncesi her gün, her saat
Babamdan sorduğum bayramlar hani?

Nur yağan geceler, gündüzler nerde?
Neşe paylaştığım öksüzler nerde?
Dost yollar, dost evler, dost yüzler nerde?
Huzura erdiğim bayramlar hani?

Kar çiçeğim solmuş kar yatağında
Can verir ırmağın dar yatağında
Arife gecesi yer yatağında
Üstüme serdiğim bayramlar hani?

Bayram demek takvimdeki yazı mı?
Bayram hasret, bayram ağrı, sızı mı?
Açıp yüreğimi, yumup gözümü
Özüne girdiğim bayramlar hani?

Bayram af günüdür, barış günüdür
Bayramlar rahmete giriş günüdür
Bayram, Hak menzile varış günüdür
Gönlümü verdiğim bayramlar hani?


Ama biz çocuklarımız için bizimkiler kadar tatlı bayramlar hazırlıyor muyuz, emin değiliz...

*********

Hatice Abla Köşesi

Birkaç ay aradan sonra blogda ne yazsak diye konuşurken bayramlarımızdan bahsetmeyi öneren Hatice Abla oldu. Ondan dinleyince eski bayramları, bizim şimdi yaşadıklarımız için insanın ağlayası geliyor; çok zavallı görünüyor çünkü şimdiki bayramlar. Hatice Abla her şeye olması gerektiği gibi itibar gösterir, hiçbir şeyi önemsememezlik etmez. Civarındaki insan ve eşyaya gösterdiği bu gerçek ve içten ihtimam, civarındaki eşya ve insanların da saygı, sevgi ve ihtimamını getirir. Sanki onun evindeki eşyası bile onun eşyası olmaktan mutludur. Kişi inandığı ve tavsiye ettiği gibi yaşayınca, üzerinde bir şahsiyet ışıltısı, sözünde bir ağırlık oluyor. Dolayısıyla da Hatice Abla “eski bayramlardan bahsedin kızım” dediği zaman, eski bayramların artık olmayışı “ah nerde o bayramlar” kuru lakırdısı olmaktan çıkıp gerçek bir mevzu haline geliyor, ve gidişatı değiştirmek için gerçekten bir şey yapmak istiyorsun. “Ne yapalım artık bayramlar böyle” demeyelim, belli ki çok daha tatlı ve hatırlı olan o içten, saygılı sevgili, kıymetli muhabbetli gerçek bayramları çocuklarımıza yaşatmaya, damaklarında o tadı bırakmaya çalışalım.

Ek olarak, eğer siz de kışın sık sık hasta oluyorsanız değişik bir çay olarak bu tarifi de deneyebilirsiniz: bir çaydanlığa 1 soğan 8 diş sarımsak biraz papatya atın ve üzerine sıcak su dökün demleyin, her sabah 1 bardak ailecek için.


Selametle.

16 Ağustos 2013 Cuma


Merhaba,

Duyarlılığını kaybetmeyenlere...

Ramazan gelip geçti. Hevesle bekledik o kadar... Maneviyata, dünyanın karmaşasından kaçıp sığınabileceğimiz bir ruhani vahaya duyduğumuz ihtiyaç Ramazan’ı geri giden ayaklarla uğurlamamıza sebep oldu. İnşallah değerlendirebilmek nasip olmuştur.

Bu Ramazan’da bir çok üzücü hadise oldu içeride dışarıda. Dualarımız kardeşlerimizle her zaman. Onlar da selamete çıkacak inşallah zira salih niyetlerin ve bir şeyi yürekten istemenin önünde engel bırakmaz Allah. Böyle bir hikayemiz var bu ay anlatmak istediğimiz. Bu küçük, münferit hikaye samimiyetle, ümit kesmeden, yılmadan hedefe doğru koşma hikayesi. Hepimize ders olsun.   




Ayşenur içinden neşe ve hayat fışkıran bir kızımız, çok da akıllı. Doğumsal bir problemden dolayı bazı konularda zorluklar yaşıyor, strese girmemesi gerekiyor, kendini yormaması gerekiyor. Birçok insanın kaçmak için bahane aradığı ders çalışma işi Ayşenur için bir zevk, ama özel şartları var. Normalde herhangi bir talebe Ayşenur’un özel bahanesini sınavlarını kazanamamak için hazır malzeme edebilir, kimse de bir şey diyemezdi. Ama Ayşenur için böyle bir şey söz konusu olamazdı, o kazanmak zorundaydı. İlk günden beri türlü zorlukları aşıp emin adımlarla, doktor nezaretinde, türlü türlü ilaçlar, alın teri ve bitmeyen bir emekle ilerlediği okul hayatında karşısına çıkan en büyük sınav, üniversite sınavıydı. Çalışabilir, yapabilirdi, ama işin bir de stres tarafı vardı, ve bu Ayşenur’u korkutuyordu...

Bu hassas noktaya yaklaşırken hepimizin çeşitli açılardan ders alması gereken bir tecrübe yaşıyor Ayşenur. Kendi ağzından dinleyelim:

“Şu an geldiğim noktadan 4 yıl öncesine bakınca ne kadar da imkansız geliyordu herşey. 4 yıl önce liseye yeni başladığım zamanlarda herşey daha öncesine göre çok güzeldi. Yeni bir okul yeni bir ortam, yeni arkadaşlıklar... tabi bunlar olurken aklımda aslında okumak yoktu. Bunun anlaşılması çok geç olmadı. Yarıyıl tatiline girmeye bir hafta kala sıkıntım başlamıştı. 4 ay boyunca yaptıklarımın karşılığını gösteren karneyi alma vakti gelmişti. İnsanların yüzüne bakabilecek durumum yoktu. Neden mi? Karnemde 15 ders 9 zayıf not vardı; 8 tane 1, 1 tane de 0. Böyle bir karne ve ailem... eveet geldi çattı karne günü. Uyanmayı hiç istemiyordum. Zorla kalktım, ayaklarım geri geri giderken bile karneyi almaya gittim. O berbat karneyle eve geldim. Ailedeki herkes “düzelir, ikinci dönem daha çok çalışırsın geçersin” gibi destek verdiler. Ve iki gün sonra pazar günü Bilal Amcamlar geldi. Dua ediyordum içimden karneyi sormasınlar diye. Ama konu açıldı... o berbat karneyi Bilal Amcama göstemeyi hiç istemiyordum, içimden karne konusu açilmasin diye dua ediyordum oysa. O karneyi Bilal Amcama gösteremezdim... gördü ama.. o an ölecek gibi hissettim kendimi. Ama Amcam karneye baktıktan sonra "benim Ayşe kızım bu zayıfları düzeltir sınıfı da geçer" dedi. Çok şaşırmıştım... bu aldığım destekle 9. sınıfta 2. dönem hiç zayıfım yoktu. Diğer senelerde de çalıştım ve sınıfımı geçtim... 10. sınıfın sonunda dersaneye yazıldım. Çalıştım, kendimi aşacak kadar çok çalıştım. Ve sonunda üniversiteyi kazandım. Hem de İstanbul’un saygın üniversitelerinden birini... Hayatımı başarısız ve ilerisini göremediğim bir yoldan çıkartıp aydınlık gelecek bulmama yardım eden herkese çok teşekkür ediyorum. Allah ailemden, özellikle derslere tutunmama yardım eden Bilal Amcam ve ailesinden razı olsun...









”

İşte böyle diyor Ayşenur. İkinci dönem Ayşenur’un süper karnesi ortaya çıktığında annesinin gözlerinin nasıl dolduğunu hatırlıyorum. Bu hem Ayşenur’un hem de onun samimiyetine ikinci bir şans veren herkesin eseriydi. Bundan sonrası Ayşenur için bir üst basamaktı ve aştığı bu eşik onu daha büyük başarılara götürdü. Hiçkimsenin yeterince geçerli bir bahanesi olmadığını gösterdi Ayşenur, arkasındaki destekçileri de zorlukların birlikte ve anlayışla nasıl aşıldığının ispatı oldu. Şimdi onu edebiyat fakültesinde yeni bir macera bekliyor...

Herkesin kendi sıkıntılarını aşması, hedeflerine hayırlısıyla ulaşması duasıyla,

Selametle kalın...

**************

Hatice Abla Köşesi

Çocuklarınıza meybuz hazırlayın; silikon meybuz kalıplarından alıp içine kendi yaptığınız çeşit çeşit meyve sularından doldurup dondurun, pratik ev yapımı doğal dondurmanız olsun. Afiyet olsun.



14 Temmuz 2013 Pazar



Eğer daha dikkatli dinleselerdi, büyük kitaplık dolabının arkasından gelen incecik hapşırık, ve bazen de hıçkırık seslerini duyabilirlerdi. Gerçi ses çok kısık ve anlaşılmazdı, neticede bir terliğin sesiydi, ama en azından kedi duyabilirdi. Aslında kedi çok tembeldi, duysa bile sesin kaynağını aramayacaktı. O kadar uğraşamazdı.

Terlik ağlıyordu çünkü aylardır dolabın arkasındaydı, hapşırıyordu çünkü toz içinde kalmıştı, kimse onu aramıyordu, ve en kötüsü de diğer tekinin akıbetini bilmiyordu. Anne bir gün boyunca onu elinde dolaştırmış, kayıp teki aramış, ama bulamamıştı. En sonunda onu da atmaya karar vermişti ama tam atacağı sırada kapı çalmış, o da terliği bir kenara koymuş, küçük oğlan da koşarak yanından geçerken bir tekmede onu dolabın arkasında savurmuştu. Zavallıcık daha o anda unutulmuştu bile. Ne kadar bağırıp seslendiyse de sesini duyuramadı. Sabır içinde beklemek zorundaydı. Belki diğer teki bir yerlerden çıkar, belki annenin aklına gelir, onu da ararlardı. Yepyeniydi ikisi de, daha alınalı bir hafta bile olmamıştı. Yeni sezon modasıydı, tabanı kauçuk, üstü mor fitilli kadifeydi, kenarlarında incecik bir kürk şerit, üstünde de deriden yapılmış süslemeleri vardı. Dikişlerini ayakkabı ustası Kadir Bey özellikle kontrol etmişti, zaten bütün çiftleri tek tek kontrol ederdi. Bir hata görürse hemen kalfa Zeynel’i çağırır, hatayı düzelttirir, düzelmeyecekse defolu ürün kutusuna koyardı. Kendisi ve çiftiyse her bakımdan kusursuzdu! Ve şimdi dolabın arkasında, daha hemen hiç giyilmeden eskimek zorundaydı...

Aslında nasıl olup da ayrı düştüklerini kendisi de anlayamamıştı; bir an orada kapının yanında Zeynep’in okuldan gelmesini bekliyorlardı, bir an sonra diğer teki fırlayıp gözden kaybolmuştu, bu gene küçük oğlanın işiydi de, öyle hiç iz bırakmadan nasıl kaybolabilmişti ki? Hatırlıyordu, anne onları ortaokula giden kızı için almıştı. Kış gelmişti ve geçen yılki pofuduk tavşan terlikler artık ayağına olmuyordu, çocukların ayakları ne çabuk büyüyordu!  Tavşanları da Zeynep’ten bir yaş küçük kuzeni Sevde’ye verdiler. Çocukcağız zaten ilk gördüğünden beri tavşanlara hayrandı. Zeynep hevesini almıştı zaten, artık daha ciddi bir terlik istiyordu, ve bu mor kadife terlikler tam da istediği gibiydi. Hem de sıcacıklardı. Üstelik de Kadir Usta’nın elinden çıkmışlardı. Zavallı Zeynep, terlikleri kaybolduğu için çok üzülmüştü herhalde. Çocukcağız terliksiz çok üşüyecekti, nolacaktı şimdi...

Oturma odasındaki dolabın arkasına sıkışmış olmanın bazı iyi tarafları da  vardı; en azından evin ücra bir köşesinde değildi, olanı biteni takip edebiliyordu mor terlik. Babanın terfi aldığını, annenin komşu Zerrin Hanım’dan öğrendiği harika börek tarifini, küçük oğlanın bahçede düşüp başını yardığını, abinin ara tatilde eve geleceğini, Zeynep’in yeni bej rengi polar ev ayakkabıları olduğunu öğrendiği gün öğrenmişti hep. O yüzden hepsi bir bir aklındaydı. Ne yapacağını şaşırmıştı, ne düşüneceğini bilememişti bir an. Demek ki orada unutulduğu, kendisinden ve çiftinden ümit kesildiği kesinleşmişti artık. Kaderinin en iyi ihtimalle günün birinde belki bulunup çöpe atılmak olduğu aşikar olmuştu. Oysa ki kauçuk tabanıyla birleştirildiği ve kaliteli bir terlik olarak dünyaya gözlerini ilk açtığı günden beri tek istediği vazifesini yerine getirebilmek, sahibinin ayaklarını ısıtarak ömrünü geçirmek, ve nihayetinde belki ihtiyacı olan bir başkasına verilip emeklilik günlerini huzur içinde tamamlamaktı. Şimdiyse boşa gittiği başından belli olan bir hayatı, bitmesini bekleyerek ve tozlanarak tüketmek zorundaydı. Ne kadar talihsiz bir terlikti o! Diğer tekinin nerede olduğunu bir bilebilseydi, belki kediyi ikna edip ikisini tekrar buluşturmasını sağlayabilirdi. Ama hiçbir fikri yoktu...

Günler ve geceler birbirine çok benzer şekilde geçip gidiyordu. Anne arada sırada temizlik yapıyor, elektrik süpürgesinin sesini her duyduğunda zavallı mor terlik heyecanlanıyordu, ama boşuna! Dolabın arkasını temizlemek annenin hiç aklına gelmiyordu. Aslında galiba büyük kanepeyi çekip altını süpürmeyi de ihmal ediyordu. Hatta çoğunlukla örtüleri kaldırmadan etraflarından toz alıyordu. Çok da titiz bir kadın sayılmazdı neticede. Belki o da temizlik yapmaktan bıkmıştı, çünkü bütün gün uğraşıp didinip yaptığı işi kimse fark etmiyor, evdeki hiçkimse “bugün de evi dağıtmasak da annenin işi kolaylaşsa” diye düşünmüyordu. Hele o küçük oğlan yok mu! Eve girer girmez fırtına gibi esmeye başlıyor, evde taş üstüde taş bırakmıyordu. Zaten diğer tekiyle ayrılmalarının ve kaybolmalarının sebebi de oydu! Onu bir eline geçirse kauçuk tabanıyla bir güzel pataklayacaktı!

Baba terfi ve zam aldığı için çok mutluydu, eskiden eve yorgun ve asık suratlı gelirdi ama artık yüzü gülüyordu. Aile olarak keyifleri yerindeydi. Tabi yerinde olurdu! Onlar teklerini kaybetmemişlerdi ki! İnsanlar anlaşılan kendileri rahat olunca yanıbaşlarındaki dertleri göremiyordu.

Aylar geçip gitmiş, kış bitmiş, yaz gelmişti. Bej rengi polar ev ayakkabısı da eski pofuduk tavşanlar gibi eskimiş, küçülmüş ve başkasına verilmişti. Onlarla tanışma fırsatı bile bulamamıştı mor terlik. Hayat çok garipti. Beklenmedik olaylarla doluydu...

Yaz sonuna doğru bir akşam çocuklar yattıktan sonra anneyle babanın fısır fısır konuştuklarını duydu mor terlik, dikkat kesilip dinledi; bu işin içinde kesin bir iş vardı! Uzun uzun dinledikten sonra, hiç beklemediği bir şey duydu: evden taşınıyorlardı! Anneyle baba artık bir ev almalarının zamanı geldiğini, geçenlerde baktıkları şu evin de çok güzel olduğunu söylüyordu. Mor terlik birden heyecanlandı; taşınmak demek kendisinin bulunması, hatta belki diğer tekinin de bulunması demekti!

Mor terliğin taşınmak için heyecanla beklediği günler çok da uzun sürmedi, kısa sürede karar verilmiş ve adımlar atılmıştı, anne çoktan eşyaları kolilemeye başlamıştı, her gün taşınma telaşıyla geçiyordu. Nihayet nakliye firması gelip kocaman tırı kapıya dayadığında mor terliğin heyecandan içi içine sığmıyordu! Kurtulacaktı artık! Adamlar eşyaları teker teker sarıp götürmeye başladılar, nihayet sıra mutfaktan buzdolabını almaya geldiğinde mor terlik annenin şaşkın şaşkın “aaa bu terlik burdaymış!” diye söylendiğini duydu! Kulaklarına inanamıyordu! Diğer teki bulunmuştu işte! Hem de buzdolabının arkasından çıkmıştı! Orda kimbilir ne kadar hırpalanmış, yorulmuş, sıkılmıştı; o da diğer tekini düşünüp durmuş, aynı kendisi gibi, endişe içinde beklemişti bunca zaman. Şimdi artık buluşabilirlerdi! Heyecandan dolabın arkasından fırlayacak gibi hissediyordu kendini ki, annenin sesini tekrar duydu; anne diğer teki neredeydi acaba, attım herhalde ben onu diye kendi kendine konuşuyordu, ve nihayet mor terliğin hiç aklına gelmeyen bir şey yaptı... diğer tekini kapının yanına koydukları büyük siyah çöp poşetine attı....

Dünya mor terliğin başına yıkılmıştı. Başı dönüyor, kulakları uğulduyordu. Artık hiçbir şeyin anlamı kalmamıştı. Başına gelenler daha kötü olamazdı... zavallı mor terlik, tam da eşini artık bulduğunu düşünmüştü... duygularını ifade etmeye kelimeler yetersiz kalıyordu.

Bu perişan vaziyette mor terlik nakliyecilerin birkaç saat sonra büyük dolabı da kaldırdığını, ve kendisinin ortaya çıktığını, bulunduğunu fark edemedi. Anne adamların arkasından dolaşırken onu da görmüştü, gelip onu eline alıp baktığında mor terlik anca kendine geldi, ve bulunduğunu fark etti. Ama bulunmanın artık onun için bir anlamı yoktu. Anne “ben bunu atmamış mıyım...” diye sesli düşünüp, gidip onu da aynı siyah çöp torbasına attığında mor terliğin aklı başından uçtu gitti! Bu nasıl inanılmaz bir hadiseydi! Tam artık her şeyin bittiğini düşündüğü sırada, diğer tekiyle işte bu çöp torbasının içinde karşılaşmıştı! Hasretle kucaklaştılar. İkisi de bu şekilde buluşmuş olmanın mutluluğu içindeydi. Artık gerçekten de çöpe atılmış olmak onları üzmüyordu. Kişinin gerçekten sevdiği biriyle birlikte olması geri kalan tüm aksilikleri gölgede bırakıyordu.

Yolun kenarında, diğer çöp torbalarıyla birlikte çöp kamyonunun gelmesini beklediler. Kimbilir o torbaların da içinde ne hikayeler vardı. Derken bir hışırtı duyuldu, bu çöp kamyonu değildi, öyle olsa çok daha fazla ses çıkması gerekirdi. İçinde oldukları torbanın ağzı açıldı, bir çift el torbayı karıştırmaya başladı. Mor terliklerin içini gene bir korku kapladı: ya yine ayrılırlarsa?! Ellerden biri birbirine iyice yanaşmış olan mor terliklere değdi, yavaşça tutup yukarı çekti çıkardı onları, ve hazine bulmuş gibi mutlu oldu sokak lambasının ışığında beliren kırışıklı, kirli kır sakallı yüzün sahibi. Hemen onları bulduğu temiz bir gazete kağıdına sardı, kocaman paltosunun özellikle yırtılıp kocamanlaştırılmış iç cebine koydu. Torbayı biraz daha karıştırdı; bir tahta kaşık, kulpu eğrilmiş bir ibrik, yarısına kadar yazılmış bir defter ve bir de sapı kırık cezve buldu, hepsini çantasına attı, ve sokak lambalarının ışığında hızlı adımlarla yola koyuldu.


Uzun bir yürüyüşten sonra eve vardı evsiz adam. Surdışında bir barakada, arkadaşının kendisine emanet ettiği yetim kızıyla yaşıyordu. Bu kızcağız evsiz adama yoldaş olmuş, onu hayata bağlamıştı geçen yıllar içinde. Şimdi okula gidiyor, evde ona yardım ediyordu. Büyüyünce çok büyük işler başaracaktı. Ama şimdi yaklaşan kışa hazırlanmaları gerekiyordu, ve kızcağızın artık harika bir çift terliği vardı! İnsanlar çöpe ne hazineler atıyordu, inanılır gibi değildi. Ama neyse ki atıyorlardı doğrusu!

Mor terlikler güzelce temizlendi, küçük kızın yatağının ayak ucuna kondu. Bütün bir kış boyunca sevgiyle giyildiler. Hatta sonraki kış da, ve sonraki kış da. Nihayet küçüldüklerinde, artık büyük olan küçük kız onları topuklarından birer kurdeleyle duvara astı, içlerine kalemlerini koydu. Böylece onlardan hiç ayrılmak zorunda kalmadı. Mor terlikler küçük kız büyüyüp üniversiteye gidinceye, mezun oluncaya, çalışmaya başlayıp babasıyla kendisi için küçük bir ev alıncaya kadar hep onunla mutluluk içinde yaşadı. Nihayet küçük kızın da küçük bir kızı olduğunda, mor terlikler yeniden temizlendi, onarıldı, ve yeni küçük kızın oyuncaklarını taşımak üzere yeni bir duvara asıldılar....

Artık mor terlikler için “onlar ermiş muradına” deme vakti geldi. Birbirini seven tüm insanlar da ersin muradına, bizim yaşlı mor terlikler gibi...   

.............................................

Hatice Abla Köşesi

Bu ay tarif yerine Ramazan için özel bir-iki önerimiz var:

-  * Hazırladığınız yemeklere bir miktar kimyon katın, uzun süren açlıktan sonra gaz problemine iyi gelir.
-    * Güllaç yaparken süte şekeri az koyun, tepsiye dizerken her katta azar azar süt ekleyin, ilk birkaç kattan sonra ortasına sakızlı muhallebi ya da muhallebi döküp dizmeye devam edin, en üstüne yine sütünü gezdirip uzun süre çektirin.
-  * Orucunuzu açınca yemeğe tam gaz devam etmek yerine ilk birkaç lokmadan ya da çorbadan sonra namaz molası verin.


Selametle… 


  

14 Haziran 2013 Cuma


Merhaba,

Söylemek istediklerini kelimelerle ifade edebilen herkese....



Bazen yazıya başlamak çok zor oluyor... çok yığılıyor cümleler, birbirini ezercesine parmaklara hücum ediyor, bir anda yazmaya başlarsan her tarafa kaçışacaklarmış, yakalayamayacakmışsın gibi hissediyorsun. Sakin sakin yazılmalı oysa, klavyeyle oturmuş bol vakitte kahve içip dertleşir gibi. Parmaklara hakim olmak lazım. Fakat bazen bu çok zor işte, böyle zamanlarda çok zor... Ama denemek lazım. Bismillah.

Mirac günü bugün, bloğun yayınlanmasına on gün var daha. Ama başlamak lazım ki, anca şekil alır, “hah oldu” demeye daha çok var. Arkadaşlarla bu ayın konusunu kararlaştırmıştık ama, biraz genişletmek icab ediyor son olaylardan sonra. Seçtiğimiz konu da ilgiliydi aslında ucundan kıyından. Ülkedeki “süslüman”larla ilgili yazacaktık, uyarı mahiyetinde, eleştiri mahiyetinde. Politik değiliz biz, polemikten de kaçınıyoruz, sadece yanlış gördüğümüz noktaları herkese gösterip düzeltmeye çalışıyoruz. Bizde öz eleştiriyle öz olmayan eleştiri arasında bir ayrım yok, ne dersek kendimize de diyoruz, kendi hayatımızdaki pürüzlerden de yazıyoruz, değiştirmek istediğimiz şeyleri de kendi kendimizi böylelikle gaza getirerek değiştirme yoluna gidiyoruz. Bazen zor oluyor, bazen kolay oluyor. Ama değişimler için her zaman insanın yanında salih/saliha arkadaşlar olması gerekiyor; doğru adımları atmayı kolaylaştıracak dostlar gerekiyor. Bulutlu, karanlık havalarda da günü aydınlatıyor o dostlar, gözüne pembe bir perde çekilmiş olup hakikati göremediğinde de uyarmaları gerekiyor dostluk vazifesi gereği.

Bu durumda, son yaşanan protestolarla paralel gelişen olaylardan nasıl bir sonuç çıkarsak... bunları yapanlar gözümüzdeki o pembe perdeleri kaldırdıkları için bir dostluk vazifesi mi yerine getirdi? Yapıcı bir eleştiri olarak mı görmeli bu hadiseleri? İğneyi kendimize batırmalı...  

Biraz rahat nefes almıştık. Hareket alanımız genişlemişti, ekonomik durum eskiye göre bayağı bir ferahlamıştı, sosyal ortamlarda ciddi değişiklikler göze çarpıyordu. Bu bağlamda bahsedecektik süslümanlardan. Herkes biliyor zaten durumu; parası var, yakın-uzak tarihten haberi yok, müslümanlığı umreye gidip beş yıldızlı otelde kalıp dönüşte “umre partisi” yapmak zannediyor, tuhaf bir giyim tarzı edinmiş, türler arası bir şey olmuş. Şımarık, parası olmamak nasıl bir şey bilmeyen, kimsenin derdinden anlamayan, gördükçe insanın içini büzüştüren, vesaire, vesaire. Sayıları çok değil, ama daha önceki aylarda da  bahsettiğimiz gibi, lüzumlu lüzumsuz her yere girdikleri için, normal bir müslümanla çok muhatap olmayanlar süslümanı müslüman zannediyor, cinleri de tepesine çıkıyor tabi. Öte tarafta da normal gündelik müslümanlar var işte, bu ülkenin her zamanki müslümanları, işlerine bakıyorlar her zamanki gibi. Bir de tabi ki “alkolü yasaklayandan Allah’a sığınırım” diyen ilginç bir kesim var, onların ne olduğunu tam çıkartamıyoruz. Çok da fark etmez aslında, burası dünya, test salonu. Herkes kendi imtihanını vermeye çalışıyor. Önemli olan netice. Nasıl ki bir test salonunda kimse kimseyi rahatsız etmiyorsa, dünyada da öyle olması gerekir diye düşünüyorsun da, olmuyor. Neden olmuyor... neden olmuyor?

Sokaklarda pek tepki görmüyorduk son zamanlarda, kapılar yüzümüze kapanmıyordu eskisi gibi, hatta her kesimden insanla rahat rahat diyalog kuruyor, konuşuyorduk. Kimse kimseye kış demiyordu. Biz de biraz fazla rahatladık galiba. Gaflete düştük hatta, duaları gevşettik, kendimizi gevşettik, dünyanın bizi yakalamasına izin verdik galiba. Ya da safiyetimizden, cümle kurabilmek icabı kullandığımız şahıs zamirlerini sadece dilde bırakıp gerçek hayatta “onlar, şunlar, biz” falan diye uygulamaya dökmüyoruz diye herkes böyle yapıyor zannettik. Kimseye ilişmiyoruz diye kimse de artık bize ilişmeyecek zannettik, bizden bir zarar gelmeyeceğini görmüş olsalar gerek diye düşündük belki. Fakat ilk fırsatta herkes içini döktü, ağaç kestirmem diye şehrin yarısını yaktı yıktı, yakıp yıkmayandan da, yakıp yıkmayı tavsiye etmeyen medyadan da hıncını aldı. Sabah namazına giden cemaat ağza alınmayacak küfürlere maruz kaldı, kapalı olarak araba kullanan hanımlar muhtelif şekillerde taciz edildi, hatta malesef münferit de olsa çok acıklı darp hadiseleri oldu (artık herkesçe malum Kabataş vakasından bahsetmekten imtina ediyor, yaşanmamış olmasını diliyoruz ama yaşandı malesef); meydanlar haricinde yani. İç ve dış basında ve sosyal medyada olay çok çok farklı şekillerde resmedildi, herkesin gerçeğinin nasıl farklı olduğu da ispatlanmış oldu. Belki azaltılabilirdi, önlenebilirdi eğer idarecilerimiz bilgi vermek konusunda daha cömert davransaydı, bilhassa hassas mekan ve binalarda yapılacak değişiklikleri doğru düzgün şehrin insanıyla paylaşıp destek isteyebilseydi, uslupları ise tansiyonu düşürücü olabilirdi, kısmen de öyleydi. Ama belki eksikti.

İnsanın içini burkan binbir türlü yüzü var bu olayların. Herkesin haklı, herkesin hatalı olduğu tarafları var. Destek verenlerden bir kısmı şehrine sahip çıkan, birlikte yaşama kültürü edinmiş, çevresinde neler olup bittiğiyle ilgilenen ve sorgulayan, düşüncelerini bir şekilde duyurmaya çalışan arkadaşımız, komşumuz yada yeğenimiz olabilir, tenzih ederiz. Fakat bir de işin fitne olan tarafı var. Karanlık olan, korkutucu olan da o taraf. Kim tezgahladı, nasıl provoke edildi, kim başlattı, kim bitmesine izin vermedi... burada tartışılması gereken hususlar bunlar değil. Burada söylenmesi, düşünülmesi gereken işin ruhi, vicdani tarafı. İnsanların taassuba saplandıklarında nasıl kör olduğunu gösteren bir film gibi olanlar aslında. Belirli örnekler vermek gerekirse; milyonlarca ağaç diken bir hizmet anlayışından beş ağacın hesabını sormak kör olmayı gerektirir; her yerde kimden kaldığı önemsenmeksizin tarihi eserleri restore eden bir hizmet anlayışının bir tarihi eseri canlandırma projesinin altında art niyet aramak kör olmayı gerektirir; apolitik olunabilir ama ahistorik olmak şuur körlüğü demektir... çok daha detaylandırmaya gerek yok, yoksa bir sürü örnek var. Taassup körlüktür neticede, zihni körlüktür, en kötüsü yani. Gördük ki bin yıldır müslüman olan bu topraklarda son yüz yılda zihinlere saplanmış olan İslam düşmanlığı taassubu halen orda saplandığı yerde duruyor. Pek bir gelişme olmamış malesef. Birlikte yaşamayı içine sindiremeyen, çifte standarttan vazgeçemeyen, kimse kendisine ilişmediği halde hala hayat tarzını kaybetmekten korkan, ve korkusunu da tepkisini de insan gibi demokratik yollarla ifade edemeyen bir düşünce şekline takılıp kalmış, bütün test salonunu karıştıran, herkesin huzurunu bozan bir grup var. Kendilerine de başkalarına da yazık eden bu grup, saplantılı şekilde nefret ettikleri bu ülkenin çoğunluk vatandaşlarına karşı her kim bir hareket başlatsa onun kankası oluveriyor, neticesine bakmadan, ülke menfaatini düşünemeden... insanın içi cız cız cızlıyor. Ne kadar yazık, ne kadar yazık. Keşke böyle olmasa, keşke anlatabilsek. Ama sözle anlamayacak; davranışlarımızla gösterelim iyi niyetimizi o halde... ondan da anlamayacak, çünkü görmek gibi bir meziyeti yok. Peki ne olacak o halde?    

Kendimizi bırakmayacağız, başka da seçenek yok zaten görünüşte. Bizimki sürekli bir mücadele, ölene kadar. Çünkü dünya müslümanlar için her zaman bir sürgün yeri, ve hiçbir zaman evimiz burası olmayacak, boşa kendimizi kandırmaya gerek yok. İstediğimiz tek şey burda fitneye müsade etmeden, kimse zarar görmeden, barış içinde yaşamak. Herkes testini sessiz sessiz çözsün, mümkünse bildiğimiz konuları başkalarına da anlatalım, yardım edelim. Ama kopya çeken arkadaşını uyarırken kopya çekmekle suçlanan gariban talebe gibi, dünya üzerine maksatlı şekilde bu kadar yanlış anlaşılan, bu kadar iftiraya uğrayan, bu kadar itilen kakılan başka bir grup insan var mıdır bilemiyoruz. Müslüman oldun mu kalbin kırık oluyor otomatik olarak, bir kez bu gerçeği gördün mü o yakalandığın hüzün duygusundan kurtulamıyorsun artık. Test saati bitene kadar bekleceğiz içerde, başka çare yok. Ama beklerken de soruları doğru cevaplayalım bari. “Ben hepsini çözdüm, kağıdı bırakıp camdan dışarı bakayım” diye bir şey de yok, tekrar tekrar kontrol edeceksin. Duaya devam etmek gerektiğini, gevşememek gerektiğini, dünyada hiçbir zaman kabul görmeyeceğini, burasının evin olmadığını, her an tetikte bir şeytan ve nefisle karşı karşıya olduğunu unutmayacak ve unutturmayacaksın. Unuttuğun anda, kendini bir şey zannettiğin anda tepene üşüşüyorlar çünkü, acı tecrübelerle sabit olduğu üzere. Bu tür manzaraların kısmen de olsa önüne geçebilmek için de bir vazifemiz var aslında; hep benzer insanlara takılmayıp halkamızı geniş tutmak, prensiplerimizden taviz vermeden farklı çevrelerle de ilişkiyi sürdürmek, insanlık ve komşuluğumuzla gönüller kazanmak, sözü özü bir dirayetli duruşumuzla güvenilir olmak mesela.  

Bir de şu süslümanlar anlasa da, şu fitne sahnesinden çekilseler, milletin kafasını da karıştırmasalar çok iyi olacak herhalde. Kendimize bir bakalım arkadaşlar, süslümansak artık müslüman olalım lütfen. Herkes herşeyi biliyor, patırtı çıkarmaya gerek yok, “sen kim oluyorsun da benim müslümanlığıma laf ediyorsun, din Allahla kul arasında, bla bla bla” diye ortalığı velveleye vermeye gerek yok. Para bir yere kadar, şekil şemal bir yere kadar, imaj bir yere kadar. Yordu artık gözümüzü de ruhumuzu da bütün bu kargaşa. Sakinleşelim. Müslümanlar müslüman gibi görünsün bari. Yanlış mı?

Selametle, ve hayırlı tatiller...

***********************

Hatice Abla Köşesi

Üç aylar geldi, kandil bayram seyran çok hamdolsun. Güzel bir helva tarifi var bu ay bu minval üzere. Bu tarifte yağla şekeri kavurup irmiği ekliyorsunuz, onu da iyice kavurunca rende hindistancevizini -canınızın istediği kadar- ekleyip en son sütü ilave ediyor, kısık ateşte çektirip sonra da demlendiriyorsunuz. Hassas nokta şekerin karamelize olup kahverengi topaklara dönüşmesine izin vermeden irmiği eklemek, yani şekerle yağı kavururken çok beklemeyeceksiniz. Sıcak yenilirse daha güzel oluyor. Afiyet olsun!