16 Aralık 2013 Pazartesi

Merhaba,

İki düşünüp bir söyleyenlere...

Öfke baldan tatlı mıdır, yutmak ağudan acı mıdır... kızgınlıktan diken diken olmuş dilimize gelen kelimeleri yaydan fırlamadan önce tartmak Himalayalar’ı tartmaktan; öfkemizi püskürmek yerine azıcık soğumasını beklemek Etna’yı söndürmekten zor mudur? Kendimize hakim olmak başkasına latif olmak imkan haricine mi iltica etmiştir? Nedir?




İstanbul’daysanız, Ankara’da, ya da başka bir büyük şehirdeyseniz mecburen trafiktesiniz. Trafikteyseniz, büyük bir imtihanın içindesiniz. Her kontak çevirip yola çıkışta tekrar imtihan ediliyorsunuz. Bir şehir dolusu trafik iksirinden içip Mr. Hyde’a dönüşmüş halim selim mülayim Dr. Jeykill ile uğraşmak zorundasınız (bkz. Robert Louis Stevenson “Dr. Jekyll and Mr. Hyde”). Kendiniz de aslında bir Hyde olmuş olabilirsiniz, haberiniz bile olmayabilir. Bir bakarsınız, sinyal verdiğiniz ve beklediğiniz halde size yol vermeyen taksiciye sövüp saymaya başlamışsınız. Her zaman haklı sizsiniz tabi ki. Diğerlerinin hepsi beceriksiz, acemi, ya da ağzınıza ne gelirse o.



Düşünmediniz ki belki sizi görmemiştir, belki çok üzücü bir haber almıştır aklı başka yerdedir, belki çok yorgundur hastadır, belki saatlerdir trafiktedir bıkmıştır, belki gerçekten acemidir, belki hastaneye hasta yetiştiriyordur; belki de siz aslında trafikteki kötü karaktersinizdir, onun hastaneye varmasını geciktiriyorsunuzdur!  

Belli bir davranışı için kızdığımız kişilerin bu davranış için çoğu zaman geçerli bir sebepleri vardır, ve dinleyecek kadar ya da bir an düşünecek kadar dursak aslında kızmamamız gerektiğini görürüz. Sakin tabiatlı ve ferasetli olmak Müslüman olmanın gereklerinden biridir. Kendini başkasının yerine koyup onun açısından düşünme kabiliyeti “kendi için istediğini kardeşi için istemeyen bizden değildir” Hadis-i Şerif’i ile gönüllerimize nakşedilmiş bir vasıf olmalıdır. Kendimiz için istediğimiz evimize sağ salim varabilmek ise, trafikte başkalarının da istedikleri hedeflere ulaşabilmesini kolaylaştırmamız gerekir mesela.

Konumuz öfke ve kontrolü, ilk akla gelen de tabi ki öfkelenmek için mükemmel bir zemin olan trafik oluyor. Fakat öfke her an yanı başımızda, trafikteki sadece çok bariz bir durum olduğu için öne çıkıyor. Başka örnekler düşünelim öfke için; gündüz içimiz geçmiş uzanıvermişiz ki telefon çalmış mesela; çalacak zamanı buldu diye kızıp dururuz, oysa telefondaki nerden bilecek gün ortasında yatacağımızı! Futbol maçı seyrederken ekran başında yüzü renkten renge girip hırsını ev halkından alan adam, dahası maçı stadda seyredip takımı yenilirse koltukları söküp atan adam mesela; nihayetinde ne geçecek eline bu gümbür gümbür patlamalarla?  


İnsanı bazen bildikleri ama bazen de bilmedikleri korkutur. Hiç tecrübe etmediklerimiz, sonucunu kestiremediklerimiz, mahiyetini kavrayamadıklarımız tedirginliğe; bu da duruma göre öfkeye sebebiyet verebilir. Çocuklarımızın ilk başkaldırışları, hiç karşılaşmak istemediğimiz biriyle aynı ortamda bulunma zorunluluğu, her yöne çekilebilecek muğlak sözler, yapılan anlaşmaya karşı tarafın uymadığını tesbit etmek, bir ortamda bize yöneltilen eleştiri, beklenmeyen bir hareket tokat tesiri yaratır üzerimizde. Evirir, çevirir aynı sahneyi dolaştırır dururuz zihnimizde. ''Niye dedi, nasıl der, ben hak etmiyorum, olmaz asla'' diye köpürür de köpürürüz artık. Tutabilene aşk olsun. Düşündükçe hayıflanır, bir türlü yatıştıramayız kabaran nefsimizi.

Umup da nail olamadığımızda; arayıp da bulamadığımızda; bekleyip de göremediğimizde, çabalayıp da ulaşamadığımızda bir sıkıntı basar. Derken bir de bakmışız ki içimizdeki kazanlar kaynamaya başlamış çoktan. Kızınızın nişanı olacaktır da, yakın akrabadan ''hayırlı olsun'' temennisinin dışında ''bize ne düşer, bir ucundan da biz tutalım'' denmemiştir. Binbir emekle pişirdiğiniz patlıcan kebabını bir solukta yiyenler her nedense ''ellerine sağlık'' demeyi unutmuşlardır. Güzel gelininiz bir günden bir güne sizi arayıp da ''anne, seni çok özledik, haydi gel'' dememiştir. Sular seller gibi çalıştığınız matematik sınavında bilmediğiniz yerlerden sormuştur hoca. 15.15 Kadıköy vapurunu onbeş saniyeyle kaçırmışsınızdır ve okuldan dönecek çocuklarınızın anahtarı yanlarında yoktur!

Ya engellenme, mahrum bırakılma, meramınızı anlatamama halinde nasıl bir haleti ruhiye içine girersiniz? Efendim eve günlük su bardağı lazım ve siz on beş yıllık eşinize danışmadan alamıyorsunuzdur. Tasvip etmediğiniz bir konuda çocuklar babalarından kapı gibi izin kağıdı almışlardır. Eltinizle derteleşirken sarfettiğiniz bir söz allanıp pullanıp başka şekillerde kayınvalidenizin kulağına gitmiştir. Gurbettesiniz ve bir bayramda kendi ailenize gitmeniz hoş karşılanmıyordur. Köşeye sıkışmışlık ve çaresizliğin davet ettiği öfke dört nala yola koyulmuşken ne yapmalı? Kızgın yağ gibi coslayan yüreklere nasıl su serpmeli?

Bir zamanlar insanların daha erdemli olması için nefsiyle başetme usullerini öğreten tasavvufi terbiye verilirdi tekke ve dergahlarda. Hatta mesleği üzerinden gösterilirdi kişiye pişmesi gereken noktaları. Demirciler çarşısında dövülen demir ham nefse işaret eder, ham demir dövüle dövüle şekle girerken usta çırağına kişisel hamlığını gidermeyi de öğretmiş olurdu. Hem meslek icra edilir hem zikir yapılırdı. Bu minvalde spor bile ulvi bir faaaliyete dönüşür; pehlivanlar yada okçular tekkesi gibi ocaklarda  gençler hem ata sporunu öğrenir hem de davranışlarını kontrol etme yollarını  tecrübe ederlerdi.

Öfkelenen bir kişinin bu durumu kontrol altına alabilmesi için Peygamber Efendimiz (sav) ayakta iken oturmayı, geçmezse otururken yatmayı; euzu besmele çekmeyi, ya da abdest almayı tavsiye ediyor. Bu öğütler bir ortak noktaya işaret ediyor; öfke anında bir davranışta bulunmamak ya da bir şey söylememek, öfkeyi soğutmak. Hz. Ali’nin (RA) meşhur tükürük hadisesi, bu öğütler tutulduğunda kişinin kendi nefsini nasıl inanılmaz ölçülerde kontrol edebildiğine bir delil mahiyetinde: bir savaş esnasında Hz. Ali (RA) düşmanını alt etmiş, kılıcını boğazına dayamış kesmek üzereyken düşman artık son nefeste bir hamle daha yapmış olmak için Hz. Ali’nin (RA) mübarek yüzüne tükürür. Hazret bunun üzerine işini bitirmek yerine kılıcını geri çeker, ve adamı öldürmekten vazgeçer. Düşman bu hadise karşısında şaşkına döner, sebebini sorduğunda Hz. Ali (RA) o ana kadar Allah için savaştığını, fakat tükürükten sonra savaşın kendi nefsi ve öfkesi için olacağını, bu sebepten de artık onu öldürmeyeceğini söyler. Son dakikaya kadar düşman olan bu adam, yaşadığı bu tecrübe neticesinde  Müslüman olur. Hz. Ali’nin (RA) davranışı hem kendisini nefsin tuzağından, hem karşısındaki adamı iki cihan bedbahtlığından kurtarmıştır.

Bizim gündelik hayatta yaşadığımız basit öfke durumlarını kontrol altına alabilmemizin de kimlere hangi hayırlar için vesile olabileceğini tahmin edebilir miyiz? Misal ufak bir kaza yaşadık, yolda öndekine azıcık çarptık. Hemen inip bağrış çağrış kıyamet koparmak yerine ilk önce “geçmiş olsun, iyisiniz ya” deyivermenin kime ne zararı olabilir? Bir cemiyette bize laf atan, iğneleyen birine onca milletin içinde cevabı yapıştırmaktansa “lâ havle” çekip başımızı çevirmenin aynı meclis içinde itibarımızı yükselteceği aşikâr değil midir? Hem böyle davranmak daha da derin bir mevzuya, iman sağlamlığına işaret etmez mi? İnsan muhabbet beslediği birine öfkeyle muamele edebilir mi? İman aydınlığı olan bir gönülde muhabbetten öfkeye yer kalabilir mi?


Bu mevzunun teferruatına önümüzdeki ay değineceğiz inşallah. Şimdilik selametle, sükûnetle kalınız... 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder