Merhaba,
İki düşünüp bir söyleyenlere...
Öfke baldan tatlı mıdır, yutmak ağudan acı mıdır... kızgınlıktan
diken diken olmuş dilimize gelen kelimeleri yaydan fırlamadan önce tartmak
Himalayalar’ı tartmaktan; öfkemizi püskürmek yerine azıcık soğumasını beklemek
Etna’yı söndürmekten zor mudur? Kendimize hakim olmak başkasına latif olmak
imkan haricine mi iltica etmiştir? Nedir?
Düşünmediniz ki belki sizi görmemiştir, belki çok üzücü bir
haber almıştır aklı başka yerdedir, belki çok yorgundur hastadır, belki
saatlerdir trafiktedir bıkmıştır, belki gerçekten acemidir, belki hastaneye
hasta yetiştiriyordur; belki de siz aslında trafikteki kötü karaktersinizdir,
onun hastaneye varmasını geciktiriyorsunuzdur!
Belli bir davranışı için kızdığımız kişilerin bu davranış için
çoğu zaman geçerli bir sebepleri vardır, ve dinleyecek kadar ya da bir an
düşünecek kadar dursak aslında kızmamamız gerektiğini görürüz. Sakin tabiatlı
ve ferasetli olmak Müslüman olmanın gereklerinden biridir. Kendini başkasının
yerine koyup onun açısından düşünme kabiliyeti “kendi için istediğini kardeşi
için istemeyen bizden değildir” Hadis-i Şerif’i ile gönüllerimize nakşedilmiş
bir vasıf olmalıdır. Kendimiz için istediğimiz evimize sağ salim varabilmek
ise, trafikte başkalarının da istedikleri hedeflere ulaşabilmesini
kolaylaştırmamız gerekir mesela.
Konumuz öfke ve kontrolü, ilk akla gelen de tabi ki öfkelenmek
için mükemmel bir zemin olan trafik oluyor. Fakat öfke her an yanı başımızda,
trafikteki sadece çok bariz bir durum olduğu için öne çıkıyor. Başka örnekler
düşünelim öfke için; gündüz içimiz geçmiş uzanıvermişiz ki telefon çalmış
mesela; çalacak zamanı buldu diye kızıp dururuz, oysa telefondaki nerden
bilecek gün ortasında yatacağımızı! Futbol maçı seyrederken ekran başında yüzü
renkten renge girip hırsını ev halkından alan adam, dahası maçı stadda seyredip
takımı yenilirse koltukları söküp atan adam mesela; nihayetinde ne geçecek
eline bu gümbür gümbür patlamalarla?
İnsanı bazen bildikleri ama bazen de bilmedikleri korkutur. Hiç
tecrübe etmediklerimiz, sonucunu kestiremediklerimiz, mahiyetini
kavrayamadıklarımız tedirginliğe; bu da duruma göre öfkeye sebebiyet verebilir.
Çocuklarımızın ilk başkaldırışları, hiç karşılaşmak istemediğimiz biriyle aynı
ortamda bulunma zorunluluğu, her yöne çekilebilecek muğlak sözler, yapılan
anlaşmaya karşı tarafın uymadığını tesbit etmek, bir ortamda bize yöneltilen
eleştiri, beklenmeyen bir hareket tokat tesiri yaratır üzerimizde. Evirir, çevirir
aynı sahneyi dolaştırır dururuz zihnimizde. ''Niye dedi, nasıl der, ben hak
etmiyorum, olmaz asla'' diye köpürür de köpürürüz artık. Tutabilene aşk olsun. Düşündükçe
hayıflanır, bir türlü yatıştıramayız kabaran nefsimizi.
Umup da nail olamadığımızda; arayıp da bulamadığımızda; bekleyip
de göremediğimizde, çabalayıp da ulaşamadığımızda bir sıkıntı basar. Derken bir
de bakmışız ki içimizdeki kazanlar kaynamaya başlamış çoktan. Kızınızın nişanı
olacaktır da, yakın akrabadan ''hayırlı olsun'' temennisinin dışında
''bize ne düşer, bir ucundan da biz tutalım'' denmemiştir. Binbir emekle
pişirdiğiniz patlıcan kebabını bir solukta yiyenler her nedense
''ellerine sağlık'' demeyi unutmuşlardır. Güzel gelininiz bir günden bir güne
sizi arayıp da ''anne, seni çok özledik, haydi gel'' dememiştir. Sular seller
gibi çalıştığınız matematik sınavında bilmediğiniz yerlerden sormuştur hoca. 15.15
Kadıköy vapurunu onbeş saniyeyle kaçırmışsınızdır ve okuldan dönecek
çocuklarınızın anahtarı yanlarında yoktur!
Ya engellenme, mahrum bırakılma, meramınızı anlatamama halinde
nasıl bir haleti ruhiye içine girersiniz? Efendim eve günlük su bardağı lazım
ve siz on beş yıllık eşinize danışmadan alamıyorsunuzdur. Tasvip
etmediğiniz bir konuda çocuklar babalarından kapı gibi izin kağıdı almışlardır.
Eltinizle derteleşirken sarfettiğiniz bir söz allanıp pullanıp başka şekillerde
kayınvalidenizin kulağına gitmiştir. Gurbettesiniz ve bir bayramda kendi ailenize
gitmeniz hoş karşılanmıyordur. Köşeye sıkışmışlık ve çaresizliğin davet ettiği
öfke dört nala yola koyulmuşken ne yapmalı? Kızgın yağ gibi coslayan yüreklere
nasıl su serpmeli?
Bir zamanlar insanların daha erdemli olması için nefsiyle
başetme usullerini öğreten tasavvufi terbiye verilirdi tekke ve dergahlarda. Hatta
mesleği üzerinden gösterilirdi kişiye pişmesi gereken noktaları. Demirciler
çarşısında dövülen demir ham nefse işaret eder, ham demir dövüle dövüle şekle
girerken usta çırağına kişisel hamlığını gidermeyi de öğretmiş olurdu. Hem
meslek icra edilir hem zikir yapılırdı. Bu minvalde spor bile ulvi bir
faaaliyete dönüşür; pehlivanlar yada okçular tekkesi gibi ocaklarda
gençler hem ata sporunu öğrenir hem de davranışlarını kontrol etme
yollarını tecrübe ederlerdi.
Öfkelenen bir kişinin bu durumu kontrol altına alabilmesi için
Peygamber Efendimiz (sav) ayakta iken oturmayı, geçmezse otururken yatmayı;
euzu besmele çekmeyi, ya da abdest almayı tavsiye ediyor. Bu öğütler bir ortak
noktaya işaret ediyor; öfke anında bir davranışta bulunmamak ya da bir şey
söylememek, öfkeyi soğutmak. Hz. Ali’nin (RA) meşhur tükürük hadisesi, bu
öğütler tutulduğunda kişinin kendi nefsini nasıl inanılmaz ölçülerde kontrol
edebildiğine bir delil mahiyetinde: bir savaş esnasında Hz. Ali (RA) düşmanını
alt etmiş, kılıcını boğazına dayamış kesmek üzereyken düşman artık son nefeste
bir hamle daha yapmış olmak için Hz. Ali’nin (RA) mübarek yüzüne tükürür.
Hazret bunun üzerine işini bitirmek yerine kılıcını geri çeker, ve adamı
öldürmekten vazgeçer. Düşman bu hadise karşısında şaşkına döner, sebebini
sorduğunda Hz. Ali (RA) o ana kadar Allah için savaştığını, fakat tükürükten
sonra savaşın kendi nefsi ve öfkesi için olacağını, bu sebepten de artık onu öldürmeyeceğini
söyler. Son dakikaya kadar düşman olan bu adam, yaşadığı bu tecrübe
neticesinde Müslüman olur. Hz.
Ali’nin (RA) davranışı hem kendisini nefsin tuzağından, hem karşısındaki adamı
iki cihan bedbahtlığından kurtarmıştır.
Bizim gündelik hayatta yaşadığımız basit öfke durumlarını
kontrol altına alabilmemizin de kimlere hangi hayırlar için vesile
olabileceğini tahmin edebilir miyiz? Misal ufak bir kaza yaşadık, yolda
öndekine azıcık çarptık. Hemen inip bağrış çağrış kıyamet koparmak yerine ilk
önce “geçmiş olsun, iyisiniz ya” deyivermenin kime ne zararı olabilir? Bir
cemiyette bize laf atan, iğneleyen birine onca milletin içinde cevabı
yapıştırmaktansa “lâ havle” çekip başımızı çevirmenin aynı meclis içinde
itibarımızı yükselteceği aşikâr değil midir? Hem böyle davranmak daha da derin
bir mevzuya, iman sağlamlığına işaret etmez mi? İnsan muhabbet beslediği birine
öfkeyle muamele edebilir mi? İman aydınlığı olan bir gönülde muhabbetten öfkeye yer
kalabilir mi?
Bu mevzunun teferruatına önümüzdeki ay değineceğiz inşallah. Şimdilik
selametle, sükûnetle kalınız...



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder