Merhaba,
Durup düşünmeye vakit ayıranlara...
Tarih 29 Ekim 2013, havai fişek gösterisi biteli şurda bir saat
olmuş olmamış, daha dumanı tütüyor. İnsanın ülkesinin kuruluşunu özgürce
kutlayabilmesi, evinde rahat rahat oturup keyifle kahvesini içebilmesine
benziyor. Hakkın var ve sahipsin. Allah mahrumiyet vermesin. Vatansızlıkla,
evsizlikle, haksızlıkla imtihan etmesin. Burnumuzun dibi bu imtihanla
boğuşuyorken bizi imtihan düsturundan gafil olmaktan muhafaza etsin.
Bugün Marmaray da açıldı çok şükür. Yakın zamana kadar bu türlü
teknolojik üstünlük icab eden işleri –araba, uçak, tank, roket yapmak vb gibi-
hep başkalarına ait bildik, biz yapamayız inanışı vardı. Nereden geldiyse!
Bugün Marmaray açılırken hiç yadırgamadığımı, böyle bir projeyi
gerçekleştirebiliyor olmanın çok normal olduğunu düşündüğümü farkettim, hatta
neden bu kadar abartıldığını merak ederken buldum kendimi. Çok normal bizim
için “yapabilen” olmak, çünkü hep yapabilendik zaten. Defalarca hamd olsun ki
muhtaçlıktan adım adım uzaklaşıyoruz, hem de küçük değil kocaman adımlarla.
Gündüz yapılan Marmaray açılışı, akşamki ışık ve havai fişek
gösterileri, dünyanın oyun ve eğlencelerini düşündürüyor. Esas o havai fişekler
var ya, tam da dünyanın misali; kocaman, rengarek, son derece gürültülü, göz
alıcı akıl alıcı, ama bir anda bitiveriyor ve geriye yanık kokusu ve duman
kalıyor. “Biraz daha vardır vardır daha bitmemiştir” diyorsun, ama yok, bitmiş.
Dünya gibi. Parlamış ışıldamış ve sönmüş. Herkes de havai fişeklerin peşinde,
daha iyi görme telaşında. Sonrasında da yan yana durup hayranlıkla aynı
gösteriyi izleyen aynı ülkeyi seven aynı bayramı kutlayan insanlar dağılıp
evlerine gitmeye kalkıyor, ve keşmekeş olmuş trafikte birbirini boğazlayacak
hale geliyor. Diyorum ya, tam da dünyanın misali. Mini dünya, şu onbeş
dakikalık havai fişek gösterisi.
Mini dünyadan gerçek ölçekli dünyaya dönelim. Bayramlar geldi
geçti, akrabalar arandı soruldu... mu? Ziyaretler yapıldı... mı? Apartmandaki
yaşlı teyze, hani şu tek başına yaşayan, ziyaret edildi... mi? Uzaktakilere en
azından telefon açıldı... mı? Aşure geldi daha yeni, gücü yeten bir kazan yapıp
dağıttı... mı? Eski günlerdeki gibi... Müstakil evden apartman hayatına ilk
adım attığım çocukluk yıllarımda kandil geceleri ve aşure gününde en çok ilgimi
çeken ve hoşuma giden şey masadaki değişik tabaklar ve kaselerde, hafif değişik
tatlarda aşureler ve helvalar olmuştu. Bana göre kalabalık olmanın bir
ifadesiydi bu. Kalabalık bir evde büyüdüm, yalnızlık bazen ihtiyaç duyulsa da,
can sıkıcı geliyor çoğu zaman. Bir örnek kaselerde dizilmiş aşure ancak sabah
saatlerinde olabilir o yüzden, vazife ifa etmeye hazır askerler gibi. Gidecek,
komşuluğu tesis edecek ya da güçlendirecek, vazifesi bu. Göz hakkını, komşu
hakkını ödeyecek. Yerine değişik kaseler gelecek, o da akşam manzarası. Vazife
tamamlanmış, hazır ol pozisyondan rahata geçilmiş. Birleşmiş milletler gibi,
muhtelif aşure kaseleri. Budur aşure, ya da bayram, ya da kandil; hatırlamak.
Tufanı hatırlamak, kardeşliğimizi hatırlamak, dualaşmayı hatırlamak,
köklerimizi hatırlamak. Şimdi bu önemli vazifeyi ne kadar ifa edebiliyoruz ki?
Ben biliyorum, benim çocuklarım bu paylaşımı benim anladığım gibi anlamayacak,
o kadar çok renkli ve çeşitli kase ya da tabak görmüyorlar çünkü. Birkaç çeşit
en fazla, o kadar. Dünyamız küçülüyor. Hem olumlu, hem olumsuz anlamda.
Ulaşım kolay ve imkanlar çok olmasına rağmen iki üç kapı bayram
ziyareti yapmak senede iki vakit gelen ve tadı çıkarılması gereken bir
hadiseden çok, bir eziyet gibi algılanıyor. Biz hayatımızın çoluklu çocuklu
koşturmalı hareketli şu döneminde, ununu eleyip eleğini asmış ve yavaşlamış
hayatları sayıp, arayıp sormazsak, bizim yavaşlama zamanımız geldiğine neyle
karşılaşacağımızı umuyoruz? Biz hatırlamazsak ve çocuklarımıza hatırlamayı
öğretmezsek, nasıl hatırlanacağız? Bayramlar hatırlamak için, tatil için değil.
Mübarek günler, hatta yıldönümleri, özel günler de keza. Hatırlamak için,
“hatır”lamak için; gönül almak için yani. Hayatı yavaşlamış büyüklerimizi iki
manada da hatırlayarak kendi kendimizin inşasına da katkıda bulunmuş oluyoruz;
toplumdaki yerimizi tespit ediyoruz, kim olduğumuzu nereden geldiğimizi
anlıyoruz. Bir el öpmekten ibaret değil yani, o kadar basit değil. Daha da
önemlisi, onlar bekliyor. Kapı çalsın diye, telefon çalsın diye, şekerlikteki
şekerler azalsın diye, o küçük tepsideki tatlı yensin diye, ev biraz dağılsın
diye... hayat olsun diye.
Hayat birbirimizde teselli
bulmaksa eğer bayramlar iyi birer vesiledir. Bir kaç lokma aç midelerimizi
yatıştırmaya yeter ama sızlayan yaralarımıza, yalnızlığımıza samimiyet,
muhabbet ve sohbet gerek. Gariplerin, kıyıda köşede kalmışların,
unutulmuşların, kimsesizlerin duasını almak için bayramlardan daha güzel günler
olamaz. Evimizi baştan sona kırklamak, avizeleri parlatmak, perdeleri ütülemek,
ikramlıkları hazırlamak derken ıskaladığımız çok şeyler var belki de.
Aramızdan bir arkadaşımızın yaşadığı olaya kulak verelim: ''Tüm iyi niyetimle
on senede ilk kez çaldığım kapı usulca açıldığında, bayram ziyaretine
geldiğimi söyledim. Hemen buyur edilip baş köşeye alındığım salonda koyu bir
sohbet başladı. 30 yaş büyüğüm olan bu hanımefendi yıllarca çalışıp emekli
olmuş, uzunca bir süre önce eşini ve annesini kaybetmiş, hiç evladı olmamış
şimdi tek başına yaşamaktaydı. Sayamadım ama bu bir saatlik ziyaret
esnasında en az on beş kez teşekkür edip, gelişimden duyduğu mutluluğu
ifade etti. Güleryüzle karşılandığım bu kapıdan dualarla uğurlandım. Geç de
olsa iyi ki o kapıyı çaldım ve bu bayram belki de yaptığım en hayırlı iş
buydu.''
Belki eskisi kadar büyük
sofralarımız olmayacak şehrin kalabalığına inat. Az ama samimi, neşeli, coşkulu
bayram lezzetleri yaşamak ve yaşatmak bizim ellerimizde. Küçük hediyeler, tatlı
sohbetler, sevilen ikramlıklar ışıltı yayacaktır yuvalarımıza. Bir de 'ben sana
değer veriyorum ve seni unutmadım, bak işte geldim' diyebileceğimiz üç beş
ziyaret mutlaka olmalı. İnancımıza göre bir din kardeşinin hüznünü, kederini
dağıtan yada azaltan en hayırlı insanlardan biridir.
Bayramları bu kadar tatlı
hatırlayışımızın ve şimdi o tadı bulamayışımızın sebebi belki de çocuk
olmamızdı, Abdurrahman Karakoç büyüğümüzün dediği gibi:
Ana, bu bayram mı? Aman çok ayıp
Çocukken gördüğüm bayramlar hani?
Mübarek elleri öpüp, koklayıp
Yüzüme sürdüğüm bayramlar hani?
Hani ya o özlem, hani ya o tad?
Ne dışım kaygusuz, ne içim rahat
Haftalar öncesi her gün, her saat
Babamdan sorduğum bayramlar hani?
Nur yağan geceler, gündüzler nerde?
Neşe paylaştığım öksüzler nerde?
Dost yollar, dost evler, dost yüzler nerde?
Huzura erdiğim bayramlar hani?
Kar çiçeğim solmuş kar yatağında
Can verir ırmağın dar yatağında
Arife gecesi yer yatağında
Üstüme serdiğim bayramlar hani?
Bayram demek takvimdeki yazı mı?
Bayram hasret, bayram ağrı, sızı mı?
Açıp yüreğimi, yumup gözümü
Özüne girdiğim bayramlar hani?
Bayram af günüdür, barış günüdür
Bayramlar rahmete giriş günüdür
Bayram, Hak menzile varış günüdür
Gönlümü verdiğim bayramlar hani?
Ama biz çocuklarımız için bizimkiler kadar tatlı bayramlar
hazırlıyor muyuz, emin değiliz...
*********
Hatice Abla Köşesi
Birkaç ay aradan sonra blogda ne yazsak diye konuşurken bayramlarımızdan
bahsetmeyi öneren Hatice Abla oldu. Ondan dinleyince eski bayramları, bizim
şimdi yaşadıklarımız için insanın ağlayası geliyor; çok zavallı görünüyor çünkü
şimdiki bayramlar. Hatice Abla her şeye olması gerektiği gibi itibar gösterir,
hiçbir şeyi önemsememezlik etmez. Civarındaki insan ve eşyaya gösterdiği bu
gerçek ve içten ihtimam, civarındaki eşya ve insanların da saygı, sevgi ve
ihtimamını getirir. Sanki onun evindeki eşyası bile onun eşyası olmaktan
mutludur. Kişi inandığı ve tavsiye ettiği gibi yaşayınca, üzerinde bir şahsiyet
ışıltısı, sözünde bir ağırlık oluyor. Dolayısıyla da Hatice Abla “eski
bayramlardan bahsedin kızım” dediği zaman, eski bayramların artık olmayışı “ah
nerde o bayramlar” kuru lakırdısı olmaktan çıkıp gerçek bir mevzu haline
geliyor, ve gidişatı değiştirmek için gerçekten bir şey yapmak istiyorsun. “Ne
yapalım artık bayramlar böyle” demeyelim, belli ki çok daha tatlı ve hatırlı
olan o içten, saygılı sevgili, kıymetli muhabbetli gerçek bayramları
çocuklarımıza yaşatmaya, damaklarında o tadı bırakmaya çalışalım.
Ek olarak, eğer siz de kışın sık sık hasta oluyorsanız değişik
bir çay olarak bu tarifi de deneyebilirsiniz: bir çaydanlığa 1 soğan 8 diş
sarımsak biraz papatya atın ve üzerine sıcak su dökün demleyin, her sabah 1
bardak ailecek için.
Selametle.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder