...
Yeniden başlayabilseydim eger,yalnız
mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem. Yaşam budur
zaten.
Anlar, sadece anlar. Siz de anı yaşayın.
Hiçbir yere yanında su, şemsiye ve paraşüt
almadan,
Gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eger, hiçbir şey
taşımazdım.
Eger yeniden başlayabilseydim,
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak
ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına
varır,
Çocuklarla oynardım, bir şansım
olsaydı eğer.
Jorge Luis Borges - Anlar
Ne güzel; geriye dönüp
bakınca hayıflandığımız ertelenmişliklerimiz olmamışsa... Mesela ciğerparelerimizi
büyütürken günün tüm yorgunluğuna rağmen akşam yatarken sonu güzel biten
masallar okuyup, birlikte tüm çocuklar için dua etmişsek. Yarın gelecek
misafirin telaşına aldırmadan halıların üzerine yayılıp boyaların renkli dünyasına
girmişsek. Kirlenir de bana iş çıkar düşüncesine itibar etmeden, kumdan kaleler
yaparak zevkten dört köşe olan evladımıza bakıp mutlu olmuşsak. "Ortalığı batırırlar,
olmaz efendim" yerine yaparak öğrensinler diye haftasonları maaile cızlama işine
girişmişsek.
Ne güzel... Beş yıldızlı
otelde kalmaya bütçem elvermiyor diye sızlanmak yerine küçük çaplı seyahatler
planlayabilmişsek. Sevdiklerimizle göl kenarında günübirlik pikniklerde doyasıya
koşup eğlenmişsek, doğa yürüyüşlerinde dert anlatmak yerine ağaca çiçeğe bakıp
tefekkür etmişsek, çimenlerin üzerine eski bir kilim atıp kestiğimiz
karpuzumuzla hararetimizi soğutmuşsak. Şimdi kim uğraşacak bu işlerle demeyip, çocukların
arkadaşlarıyla tarih ve kültür gezileri başlatmışsak.
Ne mutlu... İlk adım ondan gelmeli fikrini rafa
kaldırıp selamlaşan, tanışan, kaynaşan biz olmuşsak. Nefsimize zor gelse de,
dostumuzun kötü gününde sıvışmak yerine yanında olmuş ve desteklemişsek. Layık
mı değil mi düşüncesine kafa yoracağımıza, muhatabımıza sözün en güzeliyle
hitap etmişsek. Kıskançlığın esiri olmadan tüm güzel işlerde insanlara omuz
vermişsek, işlerini kolaylaştırmışsak. Hak ediyor mu kısmıyla ilgilenmeden gıyaben
hayır duada bulunmuşsak.
Ne büyük kazanç... "Aceleye
ne gerek" diye bas bas bağıran iç sesimizi kısıp, ikramda, izzette, sadakada
elimizi çabuk tutmuşsak. Yarına bırakmadan hayrımızı hasenatımızı vermişsek. Verirsek
azalır korkusuna yenilmeyip, paylaşmayı bir meziyet edinebilmişsek. Hiç olmadı "dostuna bir gül ver, gül de yoksa bir gülüver" diyen Mevlana'ya kulak kesilmişsek.
Ne gam... Yaşımıza
aldırmadan kabiliyetimizi ortaya çıkaracak adresler bulup sıkıca sarılmışsak. Şimdi
değilse ne zaman diyerek belki de senelerce ara verdiğimiz hedefimiz için
yeniden bileylenmişsek. Çok geç artık diyenlere inat her gün biraz daha çok çabalamışsak.
Mesleğini paraya tahvil edenlerin dünyasında insanlığa hizmet etmeyi mukaddes
ve aziz tutmuşsak.
Ama bütün bunları
yapamamışsak, ve yeni farkediyorsak zamanın geçtiğini, ve bizim ufak tefeklerin
kusursuzluğuyla ilgilenirken gerçek hayatı çentiklediğimizi daha yeni anlamaya
başlamışsak... ertlenmişlerimiz varmış ise meğer, kendimizde gördüğümüz ve değiştirmek
istediğimiz şeyleri çocuklarımıza genetik bir miras gibi işlediğimizi görüyorsak...
yavaş yavaş gözümüzü açıp gördüğümüz manzara, aslında görmeyi arzu ettiğimize
benzemiyorsa... biz de herkes gibi olmuşsak neticede...
Buna rağmen çok geç
değil manzarayı değiştirmek için. Özür dilemek için kendimizden ve
sevdiklerimizden, yeni bir sayfa açmak, yeni bir kişi olmak için geç değil, yanımızdakileri
de değiştirmek için, gökyüzünü daha mavi, hayatı daha tatlı yapmak için...
fakat cesaret, kararlılık gerek; nefsi kenara koyup önce küçülmek, böylelikle büyümek
gerek. "Ben yanlış yaptım" diyebilmek, çok önemli olduğunu düşündüğümüz şeyleri
çöpe atıp gerçek önemlileri öne çekmek, kabullenmişlik perdesini açmak,
ruhumuzu havalandırmak...
Keşkeye yer yok
bizim hayatımızda, anlayışımızda. Keşkelere yer açmamak gerek demek ki, keşkeyi
önceden görüp savuşturmak gerek, basiretli olmak gerek. Bu, saadetli olmak
demek...






