12 Aralık 2014 Cuma



...
Yeniden başlayabilseydim eger,yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem. Yaşam budur zaten.
Anlar, sadece anlar. Siz de anı yaşayın.
Hiçbir yere yanında su, şemsiye ve paraşüt almadan,
Gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eger, hiçbir şey taşımazdım.
Eger yeniden başlayabilseydim,
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,
Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer.
...

Jorge Luis Borges - Anlar


Ne güzel; geriye dönüp bakınca hayıflandığımız ertelenmişliklerimiz olmamışsa... Mesela ciğerparelerimizi büyütürken günün tüm yorgunluğuna rağmen akşam yatarken sonu güzel biten masallar okuyup, birlikte tüm çocuklar için dua etmişsek. Yarın gelecek misafirin telaşına aldırmadan halıların üzerine yayılıp boyaların renkli dünyasına girmişsek. Kirlenir de bana iş çıkar düşüncesine itibar etmeden, kumdan kaleler yaparak zevkten dört köşe olan evladımıza bakıp mutlu olmuşsak. "Ortalığı batırırlar, olmaz efendim" yerine yaparak öğrensinler diye haftasonları maaile cızlama işine girişmişsek.

Ne güzel... Beş yıldızlı otelde kalmaya bütçem elvermiyor diye sızlanmak yerine küçük çaplı seyahatler planlayabilmişsek. Sevdiklerimizle göl kenarında günübirlik pikniklerde doyasıya koşup eğlenmişsek, doğa yürüyüşlerinde dert anlatmak yerine ağaca çiçeğe bakıp tefekkür etmişsek, çimenlerin üzerine eski bir kilim atıp kestiğimiz karpuzumuzla hararetimizi soğutmuşsak. Şimdi kim uğraşacak bu işlerle demeyip, çocukların arkadaşlarıyla tarih ve kültür gezileri başlatmışsak.

Ne mutlu...  İlk adım ondan gelmeli fikrini rafa kaldırıp selamlaşan, tanışan, kaynaşan biz olmuşsak. Nefsimize zor gelse de, dostumuzun kötü gününde sıvışmak yerine yanında olmuş ve desteklemişsek. Layık mı değil mi düşüncesine kafa yoracağımıza, muhatabımıza sözün en güzeliyle hitap etmişsek. Kıskançlığın esiri olmadan tüm güzel işlerde insanlara omuz vermişsek, işlerini kolaylaştırmışsak. Hak ediyor mu kısmıyla ilgilenmeden gıyaben hayır duada bulunmuşsak.

Ne büyük kazanç... "Aceleye ne gerek" diye bas bas bağıran iç sesimizi kısıp, ikramda, izzette, sadakada elimizi çabuk tutmuşsak. Yarına bırakmadan hayrımızı hasenatımızı vermişsek. Verirsek azalır korkusuna yenilmeyip, paylaşmayı bir meziyet edinebilmişsek. Hiç olmadı "dostuna bir gül ver, gül de yoksa bir gülüver" diyen Mevlana'ya kulak kesilmişsek.

Ne gam... Yaşımıza aldırmadan kabiliyetimizi ortaya çıkaracak adresler bulup sıkıca sarılmışsak. Şimdi değilse ne zaman diyerek belki de senelerce ara verdiğimiz hedefimiz için yeniden bileylenmişsek. Çok geç artık diyenlere inat her gün biraz daha çok çabalamışsak. Mesleğini paraya tahvil edenlerin dünyasında insanlığa hizmet etmeyi mukaddes ve aziz tutmuşsak.

Ama bütün bunları yapamamışsak, ve yeni farkediyorsak zamanın geçtiğini, ve bizim ufak tefeklerin kusursuzluğuyla ilgilenirken gerçek hayatı çentiklediğimizi daha yeni anlamaya başlamışsak... ertlenmişlerimiz varmış ise meğer, kendimizde gördüğümüz ve değiştirmek istediğimiz şeyleri çocuklarımıza genetik bir miras gibi işlediğimizi görüyorsak... yavaş yavaş gözümüzü açıp gördüğümüz manzara, aslında görmeyi arzu ettiğimize benzemiyorsa... biz de herkes gibi olmuşsak neticede...

Buna rağmen çok geç değil manzarayı değiştirmek için. Özür dilemek için kendimizden ve sevdiklerimizden, yeni bir sayfa açmak, yeni bir kişi olmak için geç değil, yanımızdakileri de değiştirmek için, gökyüzünü daha mavi, hayatı daha tatlı yapmak için... fakat cesaret, kararlılık gerek; nefsi kenara koyup önce küçülmek, böylelikle büyümek gerek. "Ben yanlış yaptım" diyebilmek, çok önemli olduğunu düşündüğümüz şeyleri çöpe atıp gerçek önemlileri öne çekmek, kabullenmişlik perdesini açmak, ruhumuzu havalandırmak...

Keşkeye yer yok bizim hayatımızda, anlayışımızda. Keşkelere yer açmamak gerek demek ki, keşkeyi önceden görüp savuşturmak gerek, basiretli olmak gerek. Bu, saadetli olmak demek...  





6 Haziran 2014 Cuma

Merhaba,

Bütün annelere...


İlk kundağın
Ben oldum, yavrum;
İlk oyuncağın
Ben oldum.

Acı nedir
Tatlı nedir... bilmezdin
Dilin damağın
Ben oldum.
Elinin ermediği
Dilinin dönmediği
Çağlarda, yavrum
Kolun kanadın
Ben oldum
Dilin dudağın
Ben oldum.

Belki kıskanırlar diye
Gördüklerini
Sakladım gözlerden
Gülücüklerini...
Tülün duvağın
Ben oldum!

Artık isterlerse adımı
Söylemesinler bana
'Onun Annesi' diyorlar...
Bu yeter sevgilim bu yeter bana!

Bir dediğini iki
Etmiyeyim diye öyle çırpındım ki
Ve seni öyle sevdim sana
O kadar ısındım ki
Usanmadım, yorulmadım, çekinmedim
Gün oldu kırdın...
İncinmedim;
İlk oyuncağın
Ben oldum.. Yavrum
Son oyuncağın
Ben oldum...

Layık değildim
Layık gördüler
Annen oldum yavrum
Annen oldum!
  
Delirtiyorlar değil mi ah bu çocuklar... Hem birbirleriyle kavga ediyorlar hem sizinle. Hep aynı şeyler, ne kadar sıkıcı oluyor bir süre sonra. Keşke biraz daha söz dinleseler, “yavrum otur yerine dersini bitir” deyince derslerini yapsalar, “bekliyoruz işte napalım bak ben de seninle beraber bekliyorum” diyince can sıkıntıları bitiverse. Ama öyle dümdüz söylemekle olmuyor işte suyuna gitmek gerekiyor çocukların. Tecrübelerimizden faydalanalım birbirimizin, dayanışmak gerek malum:


Çocuklar üç beş dakika geciken servisi bekleyemiyor mu? Neden yerlerinde durmaları için ha bire uyaralım? Servisin geleceği istikamete doğru yürüyün, hem zinde kalırsınız hem başağrısından kurtulursunuz. Hastanede randevunuz var ancak çocuklar mızmızlanmaya mı başladılar? Sizi de ter mi bastı? Çalıştırın kafanızı. Verin ellerine kalem kağıt size ambulans çizsinler, hastaları saysınlar, hemşirenin kaç yaşında olduğunu tahmin etsinler. Olmadı ayak üstü hasta-doktor oyunu başlatıverin. Havalimanındasınız, uçağınız üç saatlik rötar yaptı. Sıkıntıdan patlayacak veletlerle uçakların motor gücünden, hızından, kokpit kurallarından heyecanlı bahisler açın. Çocuklar erkekse konuyu mutlaka savaş uçaklarına getireceklerdir. Kızsa hosteslerin zerafetine. Bu arada Galata kulesinden uçmaya teşebbüs eden Hezarfen Ahmet Çelebiyi rahmetle anmadan geçmeyin.
   Kardeşler birbirine mi girdi? Beyhude uğraşmayın hakem olmaya, ara yerde ziyan olursunuz mazaallah. Yaş seviyeleri ve durumun vehametine göre Barış Mançodan “domates, biber, patlıcan” dinletebilir yada çok sevdikleri bir yiyeceği “bakın elimde ne var, kim ister bundan” cümlesiyle dikkatlerini başka bir alana kaydırabilirsiniz. İşe yaramadı mı? Elinizde bebeklik patikleri “ayy bu minnacık patik senin ayaklarına oluyor muydu, inanmam” gibisinden bir numarayla gündemi değiştirebilirsiniz.
    Yağmur yağıyor, dışarısı çok soğuk ve “hayat ne kadar sıkıcı” diyenler mi var? Şimdi içinizden “Be hey nankör, yediğin önünde yemediğin arkanda, bu ne sıkıntısıymış böyle” demek mi geliyor. Vazgeçin, bu bir işe yaramayacağı gibi meselenin büyüyüp herkesin canının daha çok sıkılmasına yol açar. Haydi iş başına. Yığın önlerine maydonoz, dereotu ayıklasınlar; varsa ceviz, fındıkla devam edin. Hem yesinler hem iş görsünler. Susuz kalmış çiçekler, sofraya konacak tabaklar, makineye yerleştirilecek bulaşıklar, katlanacak çamaşırlar var daha. Yoksa hala siz mi çorapların çiftini buluyorsunuz. İşte bu olmadı...
    Diyelim ki anlaşmaya göre çocukların her gün otuz dakikalık 'teknoloji saati' var. Sürenin sonunda itirazlar, isyanlar mı başladı? Kendini yerden yere atanlar yada tepinenler mi var? “Haydi süre bitti gençler” demekten gına mı geldi? Her gün çekilir işkence değil. Asabınız da bozulur, sinirden gözünüz de seğirir. Ama annelik sükûnettir unutmayın ve derhal çözüme yoğunlaşın. Yeni anlaşmaya göre alarm kurulacak ve sesi duyan bir kaç dakika içinde tableti en emin varlık olan anneye teslim edecektir. Bir not düşelim; çocuklar evdeyken siz dışarı çıkacaksanız bazı şarj aletlerini çaktırmadan çantanıza koyunuz.
Ödev bitecek, akşam olmuş, yemek saati yatma saati birbirine girmiş, sizinki hâlâ mızmızlanıyor değil mi? “Hadi artık bitir şunu” diye çırpınmak yerine azıcık rol yapma kabiliyetinizi konuşturup sanki çok eğleniyormuş gibi tezahürat yapmaya başlayın; her yazılan satırda, her çözülen problemde sevinçle alkışlayın... en azından kavga etmemiş olursunuz! 


 Hasılı kelam analık zor zenaat; ellerinize bırakılmış malzemeden bir usta titizliği ve marifetiyle en güzelini ortaya çıkarabilmek gerek. Ziyan etmeden, hırpalamadan, kırıp dökmeden yapabilmek ise zerafet ister, maharet ister ama en çok da sabır ister. Bu sabır, kendini çocuklarına değil ancak hakka ve hakikate adamış annelerin hulus-i kalb ile çektikleri Ya Halim,Ya Vedud, Ya Muheymin, Ya Gaviy, Ya Mümin, Ya Selamlarla beslenecektir. Bir de anne Ya Şehid ismini işaret parmağıyla evladının eline dokunarak yirmi bir defa okursa,çocuğun kendisini kontrol etmesine ve mülayimleşmesine faydası olacaktır işaallah. Esmalar sırlı bir hazinedir,edebince istifade etmek hayrımızadır. Ya Kerim, bizlere bildiğimiz ve bilemediğimiz nice nimetleri ikram eyle... Ya Mucib,tüm anaların hayır dualarını kabul eyle... Ya Hafiz,ümmeti Muhammedin evladını tüm kötülüklerden muhafaza buyur... Amin.


************

Hatice Abla Köşesi

Hatice Abla'nın beş nev'i şahsına münhasır evladını ayrı ayrı ne inceliklerle büyüttüğünü anlatmaya internet yetmez. Ama belki şunu söylemek yeter: Hatice Abla çocuklarının hepsini birden de yanına alsa, misafirliğe gittiği evde hiçbir rahatsızlık hasıl olmazmış. Bu durumda şöyle bir dua edelim: "Allahım bize de Hatice Abla'nın basiretinden ve ferasetinden ve sabrından ve gönül genişliğinden ver; bizi de evlatlarımıza karşı sükunetli bir liman kıl." Amin!  

Not. Kullandığımız resimleri internetten bulduğumuzu tekrar belirtelim.

17 Mart 2014 Pazartesi

Merhaba,

Öfkesini yenebilen güçlü pehlivanlara...

Bütün ebeveynler çocuklarını en güzel şekilde yetiştirmek ister. Fakat bir anne iseniz, hele de çok çocukluysanız işiniz zor demektir. Onun dersi bunun ödevi, yemeği, çamaşırı, arkadaşı, götürdüsü getirdisi... hiç de kolay olmayan, bitmek bilmeyen bir rutin. Sonuçta insansınız ve bir yerde kendinizi kaybedebiliyorsunuz. Düşünün gün içindeki yoğunluğunuzdan sonra akşam okuldan eve gelmiş bir sıkıntısını anlatmaya çalışan abi, diğer yanda birbiriyle didişen iki kardeş, bir de tuvaletten “annneeeee geeel!” diye bağıran küçük kardeş, ve yetiştirmeye çalıştığınız akşam yemeği... her şey sizin infilak etmeniz için uygun halde. Sonuçta siz de Müfettiş Gadget değilsiniz, ve ahtapot gibi kollarınız da yok. Oracıkta patlayıverirsiniz kendinizi tutamayıp. Kime? Tabi ki en olmaması gereken kişiye; ağzınızdan çıkacak bir sözle yardım bekleyen ergen çocuğunuza. Sonrası malum; sizde büyük bir pişmanlık, “ah azıcık daha tutsaydım kendimi” duygusu, krizden nasibini alan diğer kardeşler, vs... Benzeri bir tablo gözünüzün önüne gelivermiştir sizin de.



“Bir anne olarak benim en çok öfkelendiğim şey çocuğumun internetten dadısı, facebooktan arkadaşı ve her şeye evet diyen bir babası olması” diyor bir arkadaşımız. Belki biz günümüz annelerinin en çok canını sıkan şey çocuklarımızın en güzel zamanlarını bilgisayar başında geçirmesi. Bilgiye, eğitimlerine sağladığı katkı ayrı, fakat istisnasız şekilde bütün çocukların internet başında geçirdiği fazladan zaman hem üzüyor hem de yeni öfke ortamları hazırlıyor. Ergen yaştaki çocuk öfkeye dünden hazır; akraba ortamlarından uzakta, vakit geçirecek eşi-dostu da olmayan çocuk kendinin merkezde olduğu dünyasıyla gerçek dış dünya arasında kaldığında sinirlenmek ve sinirlendirmek için sayısız sebep bulabiliyor.

Zaten en yakınımızdakilerle en çok didişiriz. Hele hayatı yeni tanıyan ve hızla büyümeye çalışan çocuklarımızla nedenli-nedensiz bir uyuşmazlık kısa sürede çatışmaya dönüşüverir. Tatlı başlayan sofra muhabbetlerimiz bir hışımla sona ererken, az evvelki huzurumuz birkaç cümleyle dağılıvermiştir. Sakin kafayla düşündüğümüzde ise onlar bizim canımız ciğerimizdir, lutfedilmiş emanettir; az evvelki kızgınlığımız ise son derece anlamsızdır. Aslında üst üste pek çok şey yaşanmıştır, içimize attığımız ya da bastırdığımız duygular birikmiştir, kartopunun yuvarlana yuvarlana büyümesi gibi gümbür gümbür yıkıp geçmiştir herşeyi. Sonrası malum. 

Oysa ki ebeveyn olarak bizler daima sakin kalmaya azami özen gösterip, acizlik ve çaresizlik illetine teslim olmamalıyız. Belki de en önemlisi karşılaştığımız sıkıntıya değil de çözüm yollarına yoğunlaşabilmektir. Aksi taktirde öfkemizin ardından gelen tartışma bir kuvvet gösterisine dönüşüp işler sarpa saracak fakat birkaç saat sonra bir pişmanlık derinden derine katmerlenecektir. Hallolmamış mesele ise geçici bir süreliğine rafa kaldırılacak; zihnimizin bir köşesinde çivi vazifesi yapacaktır.

Her evde vardır kriz anları. Yukarıda bahsi geçtiği gibi anında patlamaktansa çözümle üretmeye, kendi kendimize düştüğümüz hatalardan ders almaya çalışalım, sakinleşmenin bir yolunu bulalım. Mesela öfkeyi dindirmek için kimimiz içinden 10’a kadar sayar, kimi elini yüzünü yıkar, kimi ortam değiştirir. Belki en etkili çözüm sürekli kendimize sabrı ve o anki krizin de diğer her şey gibi bir sonu olduğunu telkin etmektir. Keseceğimiz cezayı, sitemkâr sözleri, kahırlı konuşmaları on-onbeş dakika erteleyebilmek hepimizin hayrına olacaktır. Bu arada bebeklik fotoğrafına bakalım, ilk giydiği patiklerine dokunalım, eğri büğrü yazısıyla “anne seni seviyorum” yazdığı notunu okuyalım. Daha olmadı o bizi deli eden çocuğumuzu gelecekte babayiğit bir adam ya da hoş bir hanımefendi olarak tahayyül edelim. Öfkeyle kabaran bir deniz olan yüreğimizi sımsıcak duygular saracak ve o zaman daha makul davranışlar sadır olacaktır bizden.   

Kızgın olduğu anlarda neden kızdığını belli etmekle birlikte öfkesine yenilmeyen bir ebeveyn, çocuğuna kişiliğini sağlamlaştırmak suretiyle en büyük hediyeyi vermiş olacaktır. Tüm pedagogların anlaştıkları bir husus ebeveynlerin çocukların karşısında kararlılıkla durması hususu; fakat bu sadece bir kez hayır dediğimiz bir şeye daha sonra evet demememiz anlamına gelmiyor. Karşısına çıkan engellerden, tersliklerden yılmayan, kızdığında öfkesine yenilmeyen, kendine hakim olan bir ebeveyn figürü olarak çocuğumuza örnek olmamız gerekiyor. Öfkelenip sağa sola saldıran, Donald Duck (http://www.youtube.com/watch?v=x39-AgyU3Xg) gibi tepinen bir anne ya da baba hiçbir çocuğun işine yaramaz.  

Hepimizin yoğun günlük programlarımızdan sonra akşam dinleneceğimiz vakitlere can attığımız bir gerçek. Ödevini yapmayan, yemeğini yemeyen, üstünü giyinmeyen, uyumayan, her şeye itiraz eden bir çocuk ya da çocuklar elbette sabır imtihanı oluyor. Ama onların açısından bakınca; o da yoğun bir günden sonra evine gelmiş, canının istediğini yapmak istiyor, dinlenmek istiyor, bütün gün okul zilinin emrine göre hareket ettikten sonra biraz kafasına göre takılmak istiyor, bütün gün ders yaptıktan sonra artık ödev yapmak istemiyor. Bizim kendi yorgunluğumuzun sebebi de o değil neticede, akşam dörtte beşte eve gelen bir çocuğun anne ya da babasının yorgunluk sebebi olması mümkün değil. O halde çocuklarımıza evdeki işgalcilermiş gibi, huzurumuzu kaçırmak için uğraşıyorlarmış gibi davranmayalım. Stresli büyükler olabiliriz, ama onların bunda bir suçu yok. Bütün bireyleri sabah sağa sola dağılan ve tüm enerjisini dışarıda tüketen aile akşam olup eve toplandığında birbirinin huzur kaynağı olsun, anne-baba ve çocuklar birbirinde dinlensin, rahatlasın sakinleşsin. Bunun için çaba gösterelim. Bu konuda göstereceğimiz sebat çocuklarımıza da yansıyacak, onlar da eninde sonunda bu yönde hareket edecektir inşallah.

Bu ayki yazımıza küçük bir hikayeyle son verelim:

Güneş ve rüzgar, hangisinin daha güçlü olduğu konusunda tartışırlar ve rüzgar:
''Sana benim daha güçlü olduğumu kanıtlayacağım'' der. “Şuradaki yaşlı adamı görüyor musun hani şu üstünde palto olan.Bahse girerim o paltoyu üstünden senden çok daha çabuk söküp alabilirim.” Bu denemeye razı olan güneş bir bulutun arkasına gizlenir ve rüzgar bir fırtına gücüyle esmeye başlar. Ancak rüzgar şiddetini ne kadar artırırsa yaşlı adam da paltosuna o kadar sarınır. Sonunda rüzgar pes edip durulur ve güneş bulutun arkasından çıkarak yaşlı adama sıcakça gülümser. Bunu gören yaşlı adamın yüzünde bir hoşnutluk ifadesi belirir. Paltosunu çıkarır. İddiayı kazana güneş rüzgara: ''Dostluk ve nezaket,her zaman haşinlik ve zorbalıktan daha güçlüdür'' der.”


Selametle kalın...


Hatice Abla Köşesi


Hatice Abla teknolojik bir hanım değil tabi ki, bütün tonton teyzeler gibi o da cep telefonlarına, tabletlere uzaylı icadı gibi bakıyor. Ama geniş ve her yere dağılmış olan ailesini bir arada tutabilmek için bir watsap grubu kurmayı akıl etmiş. O kadar gencin düşünemediğini düşünmüş yani. “Şimdi sabahları herkes birbirine bir selam vermeden güne başlamıyor kızım, böyle çok iyi oldu” diyor. Hatice Abla’ya bir üstün başarı plaketi daha sunup karşısında hazırola geçiyoruz. Bu seferki de irtibat tarifi oldu böyle, hep yemek tarifi olacak değil ya! 

17 Ocak 2014 Cuma

Merhaba,

Kardeşlik ne demektir diye bir kez olsun düşünmüşlere...

Geçen ay kontrolsüz öfkeden, başkasını düşünememek-kendini başkasının yerine koyamamaktan, imanlı kalpte öncelikle muhabbet olması gerektiğinden bahsederken  birden karışan ortalık ve 1400 küsur yıldır ilk kez aralarında fitne zuhur eden Ehl-i Sünnet Müslümanları durumu ortalığı kasıp kavurdu. Böylesi bir tefrika dalaveresi dönerken konumuz mevcut güncel durumla alâkasızmış gibi davranamayız. Gayet sivil anneler olmakla beraber, birbirine öfke değil muhabbet besleyen bir nesil yetiştirme vazifesi üstümüzde olduğundan, yazdıklarımız ve yazacaklarımız da bu yangını söndürmeye yönelik olmalı diye düşünüyoruz. Fitne zamanında atından inenlerden olmamız gerektiği Hadis-i Şerif ile sabit olduğundan, kişisel görüşümüz ne olursa olsun ortada durup barıştırıcı bir rol üstlenmemiz gerektiği aşikâr. Bu minvalde dua ediyoruz; kafası karışan içi kabaran etrafına paranoya ile bakmaya başlayan herkes inşallah huzur bulur, görüşü netleşir, doğruyu eğriyi ayırt eder(iz). Allah basiretimizi ferasetimizi arttırsın, fitne çıkarıp kardeşliği bozmaya kalkışan herkimse Allah onu da ıslah etsin, eğrisini doğrultsun... Amin diyerek kendi kelamımızdan ziyade Allah ve Resulü’nün (sav) kelamını konuşmak üzere söze başlıyoruz inşallah.   

Kâinatın yaratılışında ölçü vardır, insanın duygularında da ölçülü olması emredilmiştir. Kur’an-i Kerim’de 30’dan fazla ayette yaratılışın nasıl ölçülü olduğu, ölçüyü bozanların-taşıranların nasıl kendilerine zulmettiği, Allah’ın ölçüye nasıl önem verdiği anlatılır. Sevgide, nefrette, mal biriktirmede ya da o malı harcamada, evlatlarımıza, eşe-dosta, ana-babaya davranışlarda hep ölçü konulmuş, ifrat ve tefrit konularında uyarılmışızdır. Bunların bazıları kişinin özel yaşamı ile ilgiliyken bir çoğunun toplumsal yaşantımızda büyük etkileri vardır. Son zamanlarda hepimizi üzen hadiselerde mü’min bireyin ölçü konusundaki hassasiyetinin, imanla sağlamlaşmış bakış açısının, ferasetinin önemi daha da gözler önüne serilmiştir.



Müslüman en özel tarifiyle diğer insanların elinden ve dilinden emin olduğu, güvene-selamette olduğu kişidir. Bu şu manaya gelir: kardeşlerimizle ilişkilerimizde biz onlardan ve onlar da bizden incinmemeli. Yunus Emre’nin söylediği gibi, dervişlik incinmemek ve incitmemektir. Demek ki bir hadise cereyan ettiğinde vereceğimiz tepki önce zihnimizde tartılmalı, Allah ve Resulu’nun (sav) ölçülerine göre değerlendirilmelidir. Kendimize soracağımız soru “yapacağım iş söyleyeceğim söz Allah rızasına uygun düşecek mi?” olmalıdır. Zaten öncelikle yaşanan hadise ile ilgili bize bir haber geldiyse bu haberin ya da duyduklarımızın doğruluğu tespit edilmeli, haberi getirenin güvenilirliği sağlam olmalı değil midir? Nitekim Hucurat suresi bu manada müthiş açıklayıcı ve başımıza gelen meselelerde nasıl davranılması gerektiğine dair önemli bir kaynaktır.  Bu durumda inanan bir kişi bu surenin muhteviyatını her daim zihninde hazır bulundurmalıdır. Altıncı ayette “Ey iman edenler, eğer bir fasık size bir haber getirirse, onu 'etraflıca araştırın'. Yoksa cehalet sonucu, bir kavme kötülükte bulunursunuz da, sonra işlediklerinize pişman olursunuz” buyurulur. Demek ki Müslümanlar olarak gereksiz pişmanlıklar yaşamamak için en basit tabiriyle açıktan günah işleyen kişinin fasık olduğunu düşünebilir, davranışlarımızı şekillendiren haber kaynaklarımızı buna göre değerlendirebiliriz. 

Mü'minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup-düzeltin ve Allah'tan korkup-sakının; umulur ki esirgenirsiniz”
(Hucurat, 10) ayeti, "Canım kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayınız!"
(Müslim, îman 93-94. Ayrıca bk.Tirmizî, Et'ime 45, Kıyamet 56; İbni Mace, Mukaddime 9, Edeb 11) hadisi gereğince yaşamamız icab ettiğine göre, geçen ay bahsettiğimiz gibi bir anda kabaran öfkemize, kulağımıza çalınan eğri büğrü havadise kanıp hazin kin ve düşmanlık çukurlarına düşmek bir yana, aksine aramızda muhabbeti arttırmanın yollarına bakmamız icab eder. Bu yollardan biri hadiste de geçtiği üzere selamdır, ve selamı yaymak büyük sevaplardan sayılmıştır. Fetih suresi 29. ayette Allah  Muhammed, Allah'ın elçisidir. Ve onunla birlikte olanlar da kafirlere karşı zorlu, kendi aralarında ise merhametlidirler” buyurmakta; merhametimizi, sevgimizi öncelikle inanan din kardeşlerimize saklamamızı emretmektedir. Müslüman diğer bir Müslüman hakkında her zaman hüsn-ü zan ile düşünür, zira su-i zanda bulunmak tefrikaya götüren kötü bir yoldur. Hucurat suresi 12. ayette Allah birbirimiz hakkında zanna kapılmamamızı, gıybet yapmamamızı ve kardeşlerimizin gizli yönlerini araştırmamamızı emretmekte, adeta bugün karşılaştığımız manzaraya işaret edip “size birbirinizin özel hayatını kurcalamayın, birbirinize karşı zanla iş yapmayın demedim mi?” diye seslenmektedir. Oturup düşünenler için ayetler ve hadisler bugün yolumuzu aydınlatacak, doğruyla eğriyi ayırt etmemizi ve doğru olanı yapmamızı sağlayacak, neticede tüm inananları kurtaracak ipuçlarıyla dolu değil midir?  

Mü’min basiret ve feraset sahibidir; başkalarını aldatmayacağı gibi, başkalarına da aldanmaz. Mü’min galeyana gelmez, gaza gelmez, düşünmeden hareket etmez, fevri davranmaz. Her işin bir imtihan boyutu olduğunu bilir. Bir söz söylemeden, bir iş yapmadan önce Peygamber Efendimiz’in (sav) hayatına bakar, örnek alır. Misalen, henüz Medine döneminde en azılı münafıklar fitne peşinde koşarken Peygamber Efendimiz (sav) hepsini isim isim bilmesine rağmen hiçbirini açıklamamış, teşhir etmemiştir. Şimdi bakışımızı kendimize çevirelim. Bugünkü Müslümanlara; bize ne oluyor ki birbirimizi hiçbir şey bilmediğimiz halde münafıklıkla yaftalayabiliyoruz? Gerçekten olmuş olan hadiseleri konuşmak bile gıybet olarak adlandırılıp yasaklanmış olduğu halde gerçek olmayan belgesiz ispatsız mesnedsiz hadiselerle birbirimizi nasıl suçlayabiliyoruz? Bu durumda saplantılarımızı, kesin doğru olduğunu düşündüğümüz zanlarımızı, bağlantılarımızı, okuduğumuz gazeteleri, izlediğimiz kanalları, sosyal medyada gördüklerimizi duyduklarımızı her şeyi bir yana koyup en temel kimliğimize geri dönelim; sadece Mü’min olarak ayet ve hadis ışığında bakalım etrafımıza, olanlara. Ondan sonra Allah rızası doğrultusunda ne yapmamız gerektiğine karar verelim, şahsi çıkarımız sıkıntımız düşüncemiz gerçeklerin önüne geçmesin. Biz yönümüzü gerçeğe döndürelim.


Selamet ile, dua ile kalınız.