Merhaba,
Etrafındaki insanların da en az kendisi kadar
yaşama hakkı olduğunu anlayanlara, birbirimizin külüne muhtaç olduğumuzu idrak
edenlere, “bugün sana yarın bana” mantığıyla hepimizin nihayetinde aciz birer
beşer olduğunu görenlere...
Geçen iki ayki konumuzda belirttiğimiz gibi,
eskiden toplumun içindeki birey hem toplumsallığını hem bireyselliğini aynı
anda idrak edebiliyorken, bugün ben merkezci dünyamızda kendini yere göğe
sığdıramıyor. Ben de ben, ben de ben... tasavvuf geleneğimizdeki benden yani
eksik olan küçük cüzden geçip gerçek teklikte vücud bulmak düsturu, insanı
sadece kendinden ibaret olmayan bir dünyada bütünün bir parçası olma
bahtiyarlığına eriştiriyordu. O gelenekle yoğrulmuş olduğumuz için yine de
şanslıyız, fakat aynı zamanda bu diğergamlığı hızla kaybediyoruz. Bu ay da bu
hızlı kaybedişin kurbanlarından biriyle ilgili, “komşuluk”la ilgili konuşmak
istiyoruz.
Biz topluluk içinde yaşamak üzere
yaratılmışız, ayarlarımız buna göre tanzim edilmiş. Topluluk içinde yaşamak
demek, şu fani dünyada Allah’ın yaratmaya değer gördüğü her bir “öteki” kişinin
de yaşama hakkı en az benim kadar var demek. Kocaman kalabalık şehirlerde
yaşayan insanlar olarak zaten bildiğimiz, bilmek zorunda olduğumuz bu konudan
neden bahsediyoruz? Çünkü gördüğümüz kadarıyla artık kimsenin kimseye tahammülü
yok, komşular arasında en basit en günlük tarafından otopark kavgası çıkıyor.
Halılar artık camda vurulmuyor belki ama çamaşırlar, paspaslar alt komşunun
camına balkonuna bakılmadan çırpılıyor; çöpler karşı apartmanın önüne
bırakılıyor, mahallede kim ölmüş kim kalmış kimsenin haberi yok, umurunda da
değil.
Sosyologlara göre giderek bireyselleşiyormuşuz, daha
türkçesi bencilleşiyoruz işte. Hadi tıbbi bir tamlama kullanalım da daha afilli
olsun; yardımlaşan-paylaşan toplumdan 'prozac toplumuna' dönüşüyoruz. Sorumluluğum
artar endişesiyle konu-komşudan uzaklaşanların; zarar gelir kaygısıyla
insanlardan kendini dışlayanların yalnızlığına ve mutsuzluğuna çare olsun diye
içilen prozac. Sevinçler paylaşıldıkça artar; üzüntülerse azalır düsturu
unutulduğunda kişi mutluluğunu kendine bir kahve yaparak kutlayacak, biriktirdiği
dertlerini de bütçesine uygun bir psikoloğa içini dökerek bir süreliğine
rahatlayacak. Komşuyu kim ne yapsın? Mazaallah hasta olur çorba pişirmek
zorunda kalırsın; bunalır çoluk çocuğuna göz kulak olman gerekir;selam verirsin
borçlu çıkarsın. Neme lazım, heybetli ol ki yaklaşamasınlar. Ama uzaktaki
arkadaşlarınla görüş, konuş, buluş, telefonlaş. Nasıl olsa görüştüklerin komşun
olmadığı sürece sorumluluğu da olmaz. Olsa da sen uzaktasın ya, sana düşmez...
Oysa apartmana girip çıkarken, yoldan geçerken
içten bir gülümseyerek selamlaştığımız komşu hayatı güzelleştirir, evimizi daha
sevimli hale getirir, yaşadığımız yeri sevdirir. Mahallenin bir parçası olmak
tüm toplumun parçası olmak, yabancılaşmamak demektir. Mahallenin bir parçası
olmak için arada komşulara çaya kahveye uğramalı, birinin bir telaşı olduğunda
yardıma koşmalı, derdi olanla paylaşmalı, sevinci olanla sevinmeli. Bilfiil
mahallenin içinde olmalı yani. Şimdi tamam koca apartmanlar var, o halde apartmana
mahalle muamelesi yapmalı. Hepimiz o kadar meşguluz ki, bu hatırlatmaları,
uyarıları kendimize de yapıyoruz aslında. Günlük koşturmalara dalınca
ana-babamıza bile vakit kalmayacak yoksa. O kadar zor değil, geçerken bir
uğramaktan ibaret hepsi hepsi. Onbeş yirmi dakika, o kadar. Hayatı
yavaşlatabilen, daha fazla şeye yer açabilen hanımlar olabilmek için içeriden
sürekli “hadi hadi hadi!” diyen o telaşlı sesi azıcık susturmalı, onun yerine
yanıbaşımızda yaşayan insanların seslerini konuşturmalı. İş yetiştirme
telaşından değil de ilgisizliktense komşusuzluğumuz, o zaman birimizin başından
geçen şu hadiseyi düşünmeli biraz:
“Büyük bir apartmanda oturuyorduk, on yıl
kadar oldu. Apartman halkı görüş farkından dolayı bizi pek sevmezdi, kendi
içlerinde görüşür, bizi dahil etmezlerdi. Apartmanda ne olursa da bizi
suçlarlardı. Sessizliğimizi muhafaza etmeyi tercih ediyorduk biz de, yapacak
bir şey yoktu, belki zamanla düzelirdi. Apartman giriş kapısı bozuktu,
kapanmıyordu. Bir cumartesi akşamı hareketli saatlerde üst kat komşumuza hırsız
girmiş, bayağı da götürmüş, nasıl kimse farketmemiş kimse görmemiş hayret,
komşular da bir saatliğine çıkmış evden, geldiklerinde ev boş. Üzüldük tabi
korktuk da. Bir iki gün sonra beyefendiyi apartman girişinde gördüm, “geçmiş
olsun, üzüldük” dedim, “apartman kapısını açık bırakırsanız böyle olur işte,
bugün bize yarın size!” deyiverdi... şaşırdım kaldım. Ne kapı benim kabahatim,
ne hırsız, ne de başka bir şey. Ama yine suçlu biz olduk. Hasbinallah... bir
süre sonra ordan taşındık. Yeni apartmanda komşulara karşı temkinliyim tabi,
çok yanaşmıyorum, nemelazım. Ama onlar bizi öyle bir karşıladılar ki, komşuluğa
boğulduk. Bir gün yan dairede oturan teyze kahve içmeye geldi, el işini de
getirmiş. Oturduk mutfakta birer kahve içtik, teyzeyle el işlerimizi yaparken dalmışız,
öyle tatlı öyle hoş bir sohbet etmişiz ki, yıllar geçti tadı hala damağımda. O
gün ben komşuluğun ne kadar önemli, ne kadar hak bir iş olduğunu öğrendim.
Allah onlardan razı olsun, o evden de kısa sürede taşındık ama o kısacık
zamanda bana komşu olmanın önceki binada gördüğüm gibi cambazlık değil
samimiyet işi olduğunu, komşunun külünün komşuya lazım olduğunu gösterdiler.”
Bir alime sormuşlar,'hayatın
anlamı nedir?' diye; 'teselli aramaktır' buyurmuş. Antideprasanlarda, alış
veriş merkezlerinde, televizyonda bulamayacağınız teselliyi sevdiklerinizde, komşularınızda
bulabilirsiniz. Sevilmek, anlaşılmak, halleşmekse muradınız muhabbetli bir çay
demleyin ve komşunuzu çağırın. Göreceksiniz ki kapıdan sadece komşunuzu değil sıkıntınızı
da uğurlamış olacaksınız. Nur yüzlü, geniş yürekli ninelerimizin 'kızım, insan
insanın ağusunu alır' nasihatleri boşuna değil elbet. Yüzyıllarca sözde aydın
filozof (!) olarak yutturulanların dillendirdiği gibi 'insan insanın kurdudur'
diyen karanlık zihniyete duyurulur.
Komşu... bazen sende pişmediği halde güzelim dolmaları senin
yiyebilmendir; bankaya gitmeden faize bulaşmadan borç alabilmendir; akşam tam
yemek yetiştirirken eksik soğanı kolayca temin edebilmendir; bir tencere yaprak
sarmasını elbirliğiyle güle oynaya sarabilmendir; duasını alırsan ahiret
sermayendir; gördüğünde neşendir, ikram ettiğinde bereketindir.
Üç aydır bahsetmeye çalıştığımız herşeyi ve daha fazlasını Üstad Necip
Fazıl kendine yaraşır şekilde üç beş mısraya sığdırmış. Bu mevzuyu onun
sözleriyle kapatmak da en uygunu olur diye düşünüyoruz…
Ahşap ev; camlarından kızıl biberler
sarkan!
Arsız
gökdelenlerle çevrilmiş önün, arkan!
Kefensiz
bir cenaze, çırılçıplak, ortada...
Garanti
yok sen gibi faniye sigortada!
Eskiden
ne güzeldin; evdin, köşktün, yalıydın!
Madden
kaç para eder, sen bir remz olmalıydın!
Bir köşende annanem, dalgın Kuran
okurdu;
Ve karşısında annem, sessiz gergef
dokurdu.
Semaverde
huzuru besteleyen bir şarkı;
Asma
saatte tık tık zamanın hazin çarkı...
Çam
kokulu tahtalar, gıcır gıcır silinmiş;
Sular
cömert, "temizlik imandandır" bilinmiş...
Komşuya hatır soran sıra sıra
terlikler.
Ölçülü
uzaklıkta, yakın beraberlikler...
Seni
yiyip bitiren, kırk katlı ejder oldu;
Komşuluk, mana ve ruh, ne varsa heder
oldu;
Bir
yeni nesil geldi, üstüste binenlerden;
Göğe çıkayım derken boşluğa inenlerden...
Seninle
sarmaş dolaş, kökten bozuldu denge;
Vuran
kimse kalmadı bu davayı mihenge...
Şimdi git, mahkemede hesap ver,
iki büklüm;
Cezan,
susuz, ekmeksiz, olduğun yerde ölüm!..
Evim,
evim, vah evim, gönül bucağı evim!
Tadım,
rengim, ışığım, anne kucağı evim!
Selametle kalınız.
***************************************
Hatice Abla Köşesi
Eğer komşuluk adabını öğrenebileceğimiz bir
makam varsa, o Hatice Abla’dır. O kadar hatırlı, o kadar ince. Bütün mahalleye
yeter yetişir bir Hatice Abla. Kendisi de hasta, beyi de hasta, ailesi
kalabalık, işi başından aşkın olmasına rağmen nasıl herkese yetişir, hayret!
Elinden dilinden bal damlar, gözlerinden ışık fışkırır, nasihati eşkiyayı adam
eder. Çaktırmadan kimin ne derdi var ne lazım öğrenir, kapısına yollayıverir.
Bir kase aşure gönderse onu süsler püsler, kurdeleler tüller, aşureyi alan kişi
kendini sultan sanır. Konuşması lakırdı değil nasihattir, ona bir kahve içimlik
uğradığınızda bir heybe dolusu inciyle dönersiniz, önünüzde perdeler açılır,
dünyaya bakışınız değişir. İşte Hatice Abla gibi komşu olmak lazım, “iyi ki
tanımışım” denen kişi olmak için biraz da kendinden fedakarlık lazım zahir. Bu
ayki tarif, kendimizi iyileştirme, başkalarının yerine koyabilme, hoşgörebilme
tarifi. Kızmak yerine tatlı dille uyarmak, geçişiren gülümsemeyi, bir selamı
çok görmemek gibi; en azından. Bir gülümsemenin o gülümsemeyi gören insanların
başkalarına yardımcı olma dürtüsünü en az %10’luk bir oranda arttırdığı
bilimsel olarak tespit edilmiş olduğuna göre, Hatice Abla’nın da işi gücü gülümsemek
olduğuna göre, dersimizi alıp gülümseme egzersizlerine başlama zamanı demek ki!

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder