Merhaba,
Büyük apartmanlarda oturup hala komşuluk yapabilenlere,
mahalledeki ya da sitedeki hangi çocuğun kimin olduğunu bilenlere, kadir kıymet
bilenlere, hak hukuk bilenlere, usul kaide bilenlere, güleryüz göstermeyi
bilenlere, görebilenlere, duyabilenlere...
Eskiden... ne kadar acıklı bir kelime. Eskidendi, artık yok.
Geri gelemez, son bir kez görülemez, bir daha koklanamaz, bir kez daha bakılamaz...
gidenler gitmiş, geride kalanlar özlemiyle kalakalmıştır artık.
Şimdi bizim pamuk ipliğine bağlı evliliklerimiz, ve onların nişanesi
olan kocaman yüzüklerimiz var; sanki ters orantılıymış gibi ilişkinin sağlamlığı
ile yüzüğün ebatı. Güzelleşmek için kullandığımız kozmetiklerimiz, estetik
ameliyatlarımız var, ama bunların neden işe yaramadığına dair bir fikrimiz yok.
Seksen yaşında bile onsekizlik gibi görünmeye uğraşıyor, o nisbette
giyiniyoruz. Saçlarımızı boyuyor, botoks yaptırıyoruz. Göğe değen, her katında
bahçeler olan, bir bloğu bir mahalle nisbetinde, ama kimsenin birbirini tanımadığı,
birbirinin dilini konuşmadığı Babil Kulesi namzeti dev binalarda oturuyoruz. Çünkü
ölümsüz olmak istiyoruz. Çünkü unuttuk gerçek hayatı, bu oyun parkında hep
kalacağız sanıyoruz; yaptığımız kumdan kaleler hiç yıkılmayacak, gece hiç
olmayacak, hiç eve gitmek zorunda kalmayağız... kumsalda oynayan altı bezli bir
çocuktan daha ileri görüşlü olamıyoruz hasılı. Eskiden gelip, dünyayı bizim için
güzelleştirip gidenlerin ardından, utanç verici bir nesil olarak gururla boy gösteriyoruz.
“Yaptığınız her şeyi yıktık! Yerine legodan şehirler kurduk! Sizin zamanınız geçti!
Şimdi biz burdayız! Hep burda kalacağız!” diye bas bas bağırıyoruz. Bütün dünya
tarihine rezil ve rüsva oluyoruz...
Karşı taraf parlıyor. Beşiktaş, Dolmabahçe, Maslak, Etiler,
Ortaköy, Taksim... plazalar geceyi gündüze çeviriyor. Sanki İstanbul’un
tepeleri boyunca sandık sandık elmaslar saçılmış, büyülü bir buğu içinde ışıldayıp
duruyor. İstanbul yabancısı kuzen plazaların aydınlattığı bulutların Ay ışığından
parladığını sandı da gülesim geldi; Ay ışığı kendini özellikle arayanlara saklıyor
artık. Kendisi bir yıldız olma gayretindeki şehre bol keseden ışık dağıtmıyor.
Bir gelişmişlik abidesi gibi dikilip duran, kendini bir şey zanneden gökdelenlere
bakarken; ağaçları, bacasından ince dumanı tüten aile evlerini, Ay’ın ışıldattığı
yüzleri göremediğimi; gece hayvanlarının seslerini duyamadığımı; kafamın bir
motor uğultusuyla uyuştuğunu, gözlerim bir ışık banyosuyla mecburen yıkanırken
gerçek gözümün kupkuru kalıp acı çektiğini farkediyorum. Her dönüp bakışımda “eskiden”ki
halini görmek istiyorum şehrin. Yaprak hışırtılarını duymak, Boğaz’ı gerçek ışıltılarla
parlatan koskocaman yakamozları görmek, yosunu, tuzu, ve yeşilliği koklamak için
beyhude bir çırpınış içerisindeyim. Her seferinde hayal kırıklığı yaşıyorum.
Mazot kokluyor, bina görüyorum, yakamozun içinden tanker geçiyor, uzakta bir
acil durum aracı sirenlerini öttüre öttüre bir yerlere yetişiyor. Huzursuz şehir
oldu burası. Ben şimdiki bu şehrin bir parçasıyım. Ve şehrimi üzdüğüm için
vicdanım sızım sızım sızlıyor.
Süleymaniye’ye bakıyorum gözlerimi ve ruhumu dinlendirmek için.
Orası inşa edilmiş değil, topraktan kendi kendine bitmiş gibi. O kadar doğal
duruyor ki, sanki üzerinde durduğu tepenin bir parçası. Işıkları açıkken de,
kapalıyken de, Süleymaniye bir zaman makinesi sanki, kendine değen bakışları şehrin
güzel, insanların gerçek olduğu bir zamana götürüyor. Ağaçlar, hayvanlar,
insanlar, Ay, yakamoz yerli yerine oturuyor. Ruhum göz kırpıyor, acıtan görüntüler
silikleşiyor... Süleymaniye geceyi güzelleştiriyor... artık gökdelenlere bakmak
zorunda değilim.
Eskiden diyorum, bakışlarımı kendi hayatlarımıza çevirerek, pencere
kenarıdaki eski koltuğunda tesbih çeken babaannelerimiz sokaktan gelip geçen
mahalleliyi izler, arada birinin selamını alır, geçerken uğrayan komşuyla
sohbet ederdi. Şimdi pencere kenarına koyduğumuz koltuktan anca diğer
apartmanların duvarları görünüyor. Oturma odamızın penceresinden baktığımız şehre,
ruh penceremizden de bakabilmek; gerçek şeyler görebilmek kaydıyla ancak yaşadığımız
şehir sevgili şehre dönüşüyor oysa.
Artık biz arılar gibi dip dibe, kalabalık koloniyi yerleştirebilmek
amacıyla inanılmaz bir mimari işlevsellikle inşa edilmiş peteklere benzeyen
evlerde oturuyoruz. İnsanca münasebetleri feda ettik kalabalıklarla başa çıkabilmek
için, sanki kalabalıklar insanlardan oluşmuyormuş gibi, sanki onların da
oksijene, kendi alanlarına, doğaya, köklerine ihtiyacı yokmuş gibi. Hatta bu işlevsellikten
de öte, para hırsıyla ilgili bir şey daha çok. Daha çok para ve daha çok para için
doğal güzellikerimizi, kaç bin yılda ince ince işlenmiş kültürümüzü modern çağın
çelik ve beton pençelerine kurban etmek bu. Validebağ Korusu’nun önünden geçiyoruz
geçenlerde; bir baktım dozerler, ağaçlar devrilmiş, çamurlu yollar açılmış,
koruda inşaat yapılıyor!! Evet korunun ucunda, bir köşesinde, ama biz eskiden
oraya yürüyüşe giderdik! Aklım gitti, başladım sayıp sövmeye. Beş yaşındaki oğlum
“anne ayıp oldu biraz” deyip kendime getirmese eve varıncaya kadar söyleneceğim.
“Ama oğlum hak ettiler” diyorum, “ağaçları kesmişler yerine yine bina
yapacaklar!” Diyor ki: “acaba anlamıyorlar mı, ağaçlar olmayınca biz nefes
alamayıp öleceğiz, o zaman binalarda kim oturacak?” Beş yaşında bir sabinin aklı
kesiyor da, kocaman adamların aklı kesmiyor mu? En azından gelecek nesilden ümit
var diye avunuyorum. Tahrip etmediğimiz bir metrekare yeşillik ya da birkaç yıllık
tarih kalırsa, belki onu muhafaza ederler...
Şimdi insanlar, diğer insanlardan korkuyor. Çünkü yabancılar
tehlikeli, kimin ne olduğu belli değil. Çünkü bireyselcilik, benmerkezcilik
hakim. Rönesans yanılgısının biz bilsek de bilmesek de dünyanın ruhuna yapıştırdığı
bu virüsler tüm insanlığı alt üst etti. Oralardan geri dönüş çabaları var,
sanatta, edebiyatta, mimaride de, ama verilen zarar verildi. Hayatlarımızdaki dönüşümde
bunu çok rahat görebiliriz; hep söylüyoruz ya ısrarla, şimdi sitelerimiz var,
duvarlarımız, güvenliğimiz, kendi parkımız, kendi alanımız. Sokaktan uzak. İnsanlardan
tecrit. “UZAK DUR!” hayatın her alanında. Şuuraltımızda artık yerleşmiş bir
sabit. Kişisel sınırlar dinimizin koyuduğu temel haklardan, hatta kurallardan.
Ama herkesin birbirinin kişisel sınırına saygı duymasıyla kaim aynı zamanda,
birlikte ama yapışık değil, boğucu değil. Tıpkı rahmetli bilge mimar Turgut
Cansever’in uzun uzun anlattığı eski evler gibi. İşte biz bireyselliği en makul
şeklinde yaşıyorduk zaten, inancımız kültürümüz bunu gerektiriyordu. O yüzden dışarıdan
ithal ettiğimiz bu muammayı nereye sığdıracağımızı da bilemedik, böyle kafamız
karıştı, sağımızı solumuzu şaşırdık. Mutlu olamıyoruz şimdi, eksik oluyoruz.
Biz ormandaki ağaç gibi yaşıyorduk Nazım’ın dediği gibi, şimdi kaldırımlardaki
ağaççıklar gibi olduk, gövdemizin etrafında bir çit, en yakın diğer ağaç dallarımızın
ulaşamayacağı bir mesafede, bütün gün toza dumana bulanmaktan yapraklarımızın
rengi solmuş, minicik toprağımıza izmarit ve gazoz kutusu atılmış...
Ormanda olmak için artık paralar verip tatillere gidiyoruz, çünkü
orada kendimizi iyi hissediyoruz. Toprağı hissetme ihtiyacımız var. Şehrin tekdüzeliğinden
kaçma ihtiyacımız var. Başka şeyler görmek, bir değişiklik yapmak için başlayan
bu yolculuklar uzak yerlerdeki başka insanların bizden daha tatlı daha doğal
hayatlar yaşadığına şahit olma, onlara imrenme, kendi halimize üzülmeyle
neticeleniyor. Sonra şehre dönüyoruz. Ama kendi şehrimize dönmeden önce, başka şehirler
de görüyoruz yolda. Kuzenim dedi ki geçen gün: “artık ülkeyi dolaşmanın anlamı
kalmadı, her yer aynı. Nereye gitsen aynı binalar, kat kat kat apartmanlar, aynı
marketler, aynı şekil. Hiç bir şehrin görecek değişik bir şeyi kalmadı.” Ne
kadar acıklı bir cümleymiş bu, aklımdan çıkmıyor. Evet dağ başına gittiğimizde
güzel şeyler görüyoruz hala, ama şehirler hep aynı, birbirinin fotokopisi gibi.
Coğrafi şartlara duyarsızlık bu. Cansever diyor ki eğer İzmir’de yaptığınız
okulun aynısını Erzurum’da yaparsanız sonuç hezimet olur, çünkü coğrafi şartlar
iklimsel şartlar farklı. O yüzden her şehrin kendi şekli vardı. Şimdi hepsi aynı
oldu. Biz nasıl böyle sığ, böyle basit insanlar olduk inanamıyorum...
Yeniliğe açık olmak, eskide kalmamak lazım. Nostaljik olmamak
lazım yani. Ama yeni olan her şey güzeldir iyidir diye bir kaide yok. Eğer bir
fabrika binası yapıyorsanız, inşaat pratiklerinden yararlanır, en işlevsel en
ucuz en sağlam nasıl inşa ediliyorsa öyle yaparsınız, çevre duyarlılığı için
gereken filtreleme sistemlerini de kurarsınız, olur. Ama şehrin bir
mahallesinde bir ev yapıyorsanız, o zaman bunun için çaba harcamanız, bin türlü
değişkene uygun hareket etmeniz gerekir. Gecekondu mahallelerini yıkıp çok katlı
kibrit kutuları dikmek işlevsel çözüm olabilir, ama siz şehrin yüzüne bir çizik
atıyorsanız bari düzgün atın. Bir dairenin içinde bile minimalist düzen, her şeyin
cetvelle çizilmiş gibi düpdüzgün durması bir süre sonra insanı rahatsız eder. İnsan
ruhu biraz kıvrım, biraz dağınıklık, biraz değişiklik ister. Çizgi çizgi
sokakların arasındaki kutu kutu evler neticede boğacak bu insanı. Kıvrılarak dönen,
bir ucundan bakınca diğer ucu görünmeyen sokak insana heyecan verir. Evet
siteler de böyle inşa edilebilir, kaldı ki çok daha karmaşık, içinde çeşit çeşit
mahalleleri, meydanları, çarşıları, caddeleri olan kocaman projeler de var.
Bunlar belki ruhen daha yakın insana, şekil olarak. Ama içinde yaşayanlar komşuluk
yapabilecek mi? Yoksa o sitenin gerçek hayatın bir taklidi olduğunu, duvarların
dışında koca bir şehrin dönüp durduğunu unutacak mı? Tecrit tecrit tecrit.
Sokaklara, kaldırımlara dokunamadan, şehri teneffüs edemeden yaşadığımız,
çocuklarımızı güvenlik sıkıntılarından sokağa salamadığımız bu düzene çok üzülüyoruz.
Rahat etmek için siteye kaçmak istemiyoruz; şehrimizin yeniden rahat ettiğimiz
yer olmasını istiyoruz. Bu da bütün bireylerin ahlaken düzgün, ve birbirine
tahammüllü yetişmesiyle olabilir, yeniden evrensel değerlere sahip çıkmamızla
olabilir. Bu noktada yine başa dönüyoruz; çocuklarımızı bu şekilde yetiştirmek
bizim elimizde. Bizim hüsranlarımızı onların yaşamaması için, kendi dünyalarını
olması gerektiği şekilde inşa etmeleri için bizler çabalamak durumundayız.
Selametle kalınız.
****************************
Hatice Abla Köşesi
Hava soğuk, kirli, kuru. Evlerimizde kalorifer peteklerinin
kenarlarına su haznesi asmayı unutmayalım. Kuruyan havadan kaynaklanan gıcık ve
öksürükleri önlemede işe yarayan bir usul. İsterseniz “bir milyoncu”larda bu su
haznelerinden bulabilir, ya da küçük plastik bir kapta suyu peteğin üzerine
koyabilirsiniz.




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder