Merhaba,
Nerede olması, nerede durması
gerektiğini bilenlere; bir nefescik de olsa düşünebilenlere; haramı görünce
'bünyem kaldırmaz 'deyip geri çekilenlere; özgürlükle soytarılığı
karıştırmayanlara; uçurumlardan korunmak için sınırlara riayet edenlere...
Kasapta at eti, sucukta domuz, jelibonda jelatin, kolada alkol...
var mı arttıran? Yoğurtta jelatin, peynirde domuz katkısı, ekmekte kıldan elde
edilen maddeler, tavukta akla gelmeyecek ilaçlar, sebze meyvede hormon, balda
şeker, kaşarda kimbilir ne... koruyucular, lezzet arttırıcılar, o katkı
maddesi, bu kanserojen madde. Yediklerimizin hangi biri sağlam acaba, ya da
sağlam bir şey kaldı mı, herkesin aklındaki soru. Bu sorunun yanı sıra, son
günlerde akıllarda beliren başka bir soru: büyük bir rahatlıkla domuz servisi
yapan lokantalar, bu lokantaların hızla artan sayısı, her yerde olmaları, ve
oralarda yiyen içen her türlü kesimden insan nereden çıktı? Bununla birlikte
akıllarda, ya da vicdanlarda sızlayan “imaj” meselesi.
Giderek yükselen kızgın sesler, bir kez görüldükten sonra bir
daha unutulmayan tuhaf görüntülere tepki içeriyor. Menüsünde domuz içeren
yemeklerini minik, gülümseyen bir domuzcuk resmiyle belirten gayet açık sözlü
bir işletmede gönül rahatlığıyla oturup yemek yiyen her kesimden insan görüntüsünün
zihinlerde normalleşmemesi gerekiyor. Alkol servisi yapan lokantalarda yemek
şöyle dursun, içki satan yerlerden alışveriş yapmama gayreti içinde olan şuur
sahibi insanların üzerinden bin yıl geçmedi henüz, hala yaşıyor bu insanlar, ve
bu davranış bir efsane değil. O halde şimdiki vaziyet nerden icab ediyor? Yakın
zamana kadar alkol kullanmayan insanların gidebileceği doğru düzgün bir mekan
dahi yoktu, bir değişiklik yapmak isteyen kebapçılara giderdi olsa olsa. Şimdi
her türlü tercih için her türlü imkan mevcut. Elli metre ötede alkol ve domuz
servis etmeyen işletme dururken, neden şekli şemali belli insanlarımız bu son
derece önem arz eden hassasiyeti unutuyor? Şekil şemal bir yana dursun, son
derece sağlıksız ve zaten her müslümana haram olan iki çok önemli unsurun bu
kadar yaygın olması çok mu makbul bir iş de, kimse ses çıkarmıyor? Çok mu
kafamız karıştı da esasları unuttuk?
Kimlik ve kişiliğimizle dalga geçen, yeme-içme hatta konuşma
adabından yana nasipsiz, bereketsiz, sağlıksız ortamlara niye gider olduk sahi?
Sokaklara taşmış masa-sandalyeler, ulu orta konuşma ve görüntüler, ne idiği
belirsiz şeyleri gürültü-patırtı içinde yemeye çalışanlar... Mekanın, servisin,
müziğin bir kalitesi; servis edilen yemeklerin de sağlıklı ve helal olması gerekmiyor
mu artık? İçki sofrasına oturmakla içkili mekanda oturmak arasında bir fark var
mı? Domuz servis edilen yerde domuzsuz yemekler de aynı mutfakta aynı
malzemeyle pişmiyor mu? Girerken taşıdığımız değerleri kapısından çıkarken
kaybediyorsak eğer işimiz olmamalı o mekanlarla bizim.
Dünyanın üç büyük mutfağından biri bizim topraklarımızdan nam
salmış tüm dünyaya. Bizse bunu takdir etmekten aciz; önümüze ne koysalar öğütür
hale geldik. Damak tadımıza, yöresel lezzetlerimize, sağlığımıza, usullerimize
kastetseler de müdavimi olup destekliyor bazılarımız. Bivefa değiliz biz! Adına
da lezzetine de aşina olmadığımız mekanlarla işimiz olmaz bizim. İsmi gibi ak
pak olan, ayrılırken 'Allah bereket versin' diye duayla uğurlanan müesseselerin
müşterisiyiz...
Öyle ya sofralarımız hem ruhlarımızı doyurmalı hem
midelerimizi. Besmeleyle başlanmalı, muhabbetle yenmeli, şükürle bitmeli.
Yediklerimizin nimet olduğunu unutturuyor; sevdiklerimizle beraberliğimizin
zevkini yaşatmıyorsa listemizden çıkmalı bu adresler. Havası, cakası içinse
eğer bir an için durup nedenini sormalıyız kendimize. İçine itildiğimiz
şaşkınlığı, telaşı, koşuşturmayı bir kenara bırakıp bizlere unutturulan
soruları sormalı ve cevaplarını bulmalıyız sabırla.
Sanki yeni bulunmuş bir hak gibi oldu “özgürlük” bugünlerde,
herkesin diline doladığı, türlü çeşit durumlarda “ben özgür bir insanım” deyip
de sığınıverdiği liman oldu. Herkese göre farklı özgürlük; bir mahkuma sorsanız
parmaklıklar ardındaki dünya, öğrenciye göre sınavlar sonrası hayat, çalışanlar
için mesai bitimi, ev hanımı için çocukların okul saati. Ya daha başka
hassasiyetleri olanlar için, bizler için neyi ifade ediyor özgürlük? Her yerde
her şekilde olmak mı? “Trend”lere uymak, hava atmak, yeterince paramız olduğunu
kanıtlamak için hiçbir tarafımıza yakışmayan yerlerde görünmek, oturmak
özgürlüğün bir ifadesi olabilir mi? Bir yerlerde bir yanlışlık, bir kopukluk
olmalı. Ya “özgür” ne demek onu bilmemekten, ya sonradan görmelikten, ya
muhtelif komplekslerden, ya da belki en kötüsü duyarsızlık, boşvermişlikten,
hiçbir derinlik ihtiva etmemekten, düşünmemekten, umursamamaktan.
Sizlere gerçek bir özgürlük destanı anlatalım mı?
Şeyh Şamil, imam olduktan sonra 1834'ten 1859'a kadar, her
yönüyle üstün Rus ordusuna karşı Kafkasya'da mücadele vermiş büyük bir
kahramandır. Rusların 10 bin kişilik ordularına karşılık Şeyh Şamil, 3 bin
kişiyle karşı koyuyor ve aylar süren kanlı savaşlar yapıyordu. Ruslar
geçtikleri yerlerde ormanları yakıp yıkıyor, bir tek canlı bırakmıyorlardı. Şeyh
Şamil ve askerleri, 6 Eylül 1859'da Gunip'te, Rusların 70 bin kişilik askerine
karşı bir kaç bin askeriyle kahramanca savaşmış ve bir kaç yüz kişi kalıncaya
kadar direndikten sonra teslim olmuşlardır. İmam Şamil, aile efradı ve 40 kadar
mücadele arkadaşı Petersburg'a Çar'ın sarayına götürülür. Rus Çarı 2.Aleksandır
tarafından, sarayın kapısında hayrete düşülecek derecede nazik karşılanır. Çar,
babası Nikola'ya ve ihtişamlı ordularına tam yirmi beş yıl Kafkasya'yı zindan
eden, zamanın bu en büyük kahramanını karşısında görür görmez, yüzünden ve
sakalından hayranlıkla öpmekten kendisini alıkoyamaz. Şeyh Şamil'e, Çar'ın
sarayında bir gün ziyafet verilir. Aylardır, belki de yıllardır midesine doğru
dürüst yemek girmeyen Şeyh Şamil ve yanındakilerin iştahla yediği yemeği
seyreden Çar, bir ara İmam Şamil'e, ''Bu gidişle beni de yiyeceksiniz deyince''
Şeyh Şamil, ''Endişe etmeyin, bizim dinimizde domuz eti yemek haramdır'' der.
Peki sen kimsin, hangisisin? Zira ya yaşadığına inanır insan, ya
inandığı gibi yaşar. Vesselam.
Hatice Abla Köşesi
Gripler bitmek bilmiyor. Bu ay öğrenip hemen deneyip çok da
faydasını gördüğümüz “atom” çayını paylaşıyoruz sizlerle: birkaç parça taze
zencefil ve dilimli yarım limonu kaynatalım, ılınınca bal ekleyip içelim.
Mümkünse limon dilimleriyle zencefili de çiğnemek daha da faydalı. Şifa olsun.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder