18 Temmuz 2016 Pazartesi

Bir Temmuz Hikayesi

Kemikleri sızlayarak doğrulmaya çalıştı yerinden, her yeri tutulmuş yine. Bu yoksul hayat yaramamış ona, belli. Alışık da değildi böyle kaba muameleye eskiden, çok eskiden, çok eskiden... buradan bakınca sanki başka bir dünyada başka bir zaman diliminde; belki yüzyıllar önce belki daha önceydi, evvel zaman içinde aslında durumu gayet de iyiydi. Çok zaman geçti... ya da bilemezdi, belki olmamıştır o kadar. Artık bunları anlamak zor, her şey bulanıklaşmış gözünde. Dünyayı kaybetmiş ve ipin ucunun nerde kaçtığını bir türlü kestiremeyen insanların o tutuk hali var onda şimdi. Oysa o biliyordu, onun ipinin ucunun kaçtığı yıl, gün, hatta saat bile belliydi, ve hatırındaydı. Sadece bunun için artık yapabileceği bir şey yoktu. O gün vardı, ama şimdi yoktu işte. Birşeyler yapabilirdi, ama yapmamıştı evvel zaman içinde. Neticede buradaydı.

Üstündeki çaputun elle tutulur yanı olsa silkeleyecekti tabi, yerden kalkmıştı elbet tozluydu. Ama gece uyuduğu yerdeki tozları sabah üzerinde taşımak şimdilerde sahip olabileceği tek aidiyet olmuşsa demek, silkelemiyordu tozları. Toz onun yakın geçmişiydi, hatırlayabileceği ve birşeyler yapabileceği bir geçmiş. O da bir şey yapıyordu, bir anti-eylem; adeta zamanında yapmış olması gereken eylemin tersi yönünde; ve tozları silkelemiyordu. Bu bir varoluş mücadelesiydi ona göre. Şimdilerde sahip olabileceği yegane varoluş mücadelesi de bundan ibaretti.

Neredeyse eklemlerinin gıcırtısı duyulacak şekilde bir bacağını hareket ettirdi, ve bir adım attı. Sanki nereye gidecekse. Yaşlı ayakları onu nereye götürmeyi seçerse oraya belli ki. Artık böyleydi, uzun zamandır. Nereden hatırlıyorsa şimdi bunları! Neden bugün gözünü açtığından beri geçmişi düşünüyordu ki! Mimiklerinden belli, bak nasıl asıldı yüzü, kırışıkları iyice derinleşti sanki öyle değil mi... omuzları zamanında geniş ve yapılıydı, ama işte o malum evvel zamandan beri sırtında bir ömürlük yanlışın yükünü taşıyordu. Ondan bu hale gelmişti. Taşıyamamış işte demek ki. 

Hiçbir zaman benimseyemediği sokaklarda yürüdü ağır adımlarla. Attığı her zoraki adımda hafızasının ona acımasını umdu, olmadı. Acımadı. Her adımda öne geçen ayağına baktı, bir sağ ayağına bir sol ayağına. Belinden urganla tutturduğu çaput pantalonu güzel bir kanvasa; gerçek rengi artık anlaşılmayacak kadar eskimiş yırtık botları lacivert bir çift espadrile dönüştü gözünde. Attığı adımların altındaki sokak eski ülkesinin kaldırımları oldu; yerdeki sararmış yapraklar kayboldu, hava kaldırım taşlarının gündüz sıcağını gece boyunca saldığı sıcak bir temmuz akşamına döndü. Yok, kaçışı yoktu bu acımasız hatıradan. Bir ömür kaçmıştı... kaçamamıştı.

O gece de kaçmamalıydı.

Sokağa çıkmayın dediler, çıkmadı. Çıkmalıydı. Sokağa çıkın diyenleri dinlemeliydi. Kaldırımları evine doğru kat eden ayakları, aksi istikamete götürmeliydi onu o gece. Götürmedi.  

İzleyen günlerde ülkesini savuran korkunç belirsizlik ve vahşet Stephen King’in Sis’ini bile gölgede bırakırdı. Ama Sis bir kitaptı, onun yaşadıkları gerçek. Ya da gerçek olamayacak kadar gerçeküstüydü herşey. Belki de ancak gerçek olabilecek kadar inanılmazdı. Nasıl diyorlardı... kurgu olamayacak kadar gerçek. Evet, öyleydi. Okurdu eskiden, yazardı, düşünürdü. Düşünmesi hiçbir işe yaramamıştı.

İyice soğumaya başlayan havayı farketmiyor bak, ayaklarını sürüyor sadece. Hızını arttıran rüzgara karşı gelen geçen yakasını yükseltirken o önü açılan aşınmış paltosunun farkında değil. Yüzü yerde, gördün mü. O görmüyor. Eski botlarından çok farklı bir manzaraya bakıyor gözleri...

Nereden geldiği belli olmayan karanlık ve vahşi saldırganlar onbinlerce insanı öldürdü, kalanları ezdi, kalanları susturdu. Televizyonlar, radyolar, internet sustu; ezanlar sustu, insanlar sustu. Ümitsizliğe atılan çığlıkların ardından her yer korkunç bir sessizliğe bürünmüşken aylar boyunca çatıların üstünden uçan jetler şehirleri yaşanmaz hale getirdi. İnsanlar ailelerinden kalanları toparlayıp gidecek yer aradı. Öldüler, öldüler öldüler. Ta ki geriye ülke diye bir şey kalmayana kadar.

O gece çıksaydı, o gece ölecekti. Birkaç kişi daha. Ama ülkesi yaşayacaktı.

Ülkesi öldü, o yaşadı. Yaşamakla lanetlendi, uzun uzun yaşamakla. Kaybettiği ülkesinin acısı kalbini bir kara deliğe çevirmiş bir evsiz, bir kimliksiz. Bir hiçkimse.  

İyi bak. Bu adam yürümeye devam edecek böyle. Ülkesinin ve insanlarının başına gelenler unutulduğunda bile. Tarihin akışını değiştirecekti o gece, o ve onun gibiler. Değiştirmediler. İyi bak.

Gördün mü şu zavallı adamı? Acıyan ya da tiksinen bakışların sahipleri adamcağızın kim olduğunu ve neden bu hale düştüğünü bilmiyor, umursamıyor da. Ama sen ve ben, biz biliyoruz değil mi?

Çünkü eğer geçen gece sokağa çıkmamış olsaydın, o adam sen olacaktın.  




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder