Bir Temmuz Hikayesi
Kemikleri sızlayarak doğrulmaya çalıştı yerinden, her yeri
tutulmuş yine. Bu yoksul hayat yaramamış ona, belli. Alışık da değildi böyle
kaba muameleye eskiden, çok eskiden, çok eskiden... buradan bakınca sanki başka
bir dünyada başka bir zaman diliminde; belki yüzyıllar önce belki daha önceydi,
evvel zaman içinde aslında durumu gayet de iyiydi. Çok zaman geçti... ya da
bilemezdi, belki olmamıştır o kadar. Artık bunları anlamak zor, her şey
bulanıklaşmış gözünde. Dünyayı kaybetmiş ve ipin ucunun nerde kaçtığını bir
türlü kestiremeyen insanların o tutuk hali var onda şimdi. Oysa o biliyordu,
onun ipinin ucunun kaçtığı yıl, gün, hatta saat bile belliydi, ve hatırındaydı.
Sadece bunun için artık yapabileceği bir şey yoktu. O gün vardı, ama şimdi
yoktu işte. Birşeyler yapabilirdi, ama yapmamıştı evvel zaman içinde. Neticede
buradaydı.
Üstündeki çaputun elle tutulur yanı olsa silkeleyecekti
tabi, yerden kalkmıştı elbet tozluydu. Ama gece uyuduğu yerdeki tozları sabah
üzerinde taşımak şimdilerde sahip olabileceği tek aidiyet olmuşsa demek,
silkelemiyordu tozları. Toz onun yakın geçmişiydi, hatırlayabileceği ve
birşeyler yapabileceği bir geçmiş. O da bir şey yapıyordu, bir anti-eylem;
adeta zamanında yapmış olması gereken eylemin tersi yönünde; ve tozları
silkelemiyordu. Bu bir varoluş mücadelesiydi ona göre. Şimdilerde sahip
olabileceği yegane varoluş mücadelesi de bundan ibaretti.
Neredeyse eklemlerinin gıcırtısı duyulacak şekilde bir
bacağını hareket ettirdi, ve bir adım attı. Sanki nereye gidecekse. Yaşlı
ayakları onu nereye götürmeyi seçerse oraya belli ki. Artık böyleydi, uzun
zamandır. Nereden hatırlıyorsa şimdi bunları! Neden bugün gözünü açtığından
beri geçmişi düşünüyordu ki! Mimiklerinden belli, bak nasıl asıldı yüzü,
kırışıkları iyice derinleşti sanki öyle değil mi... omuzları zamanında geniş ve
yapılıydı, ama işte o malum evvel zamandan beri sırtında bir ömürlük yanlışın
yükünü taşıyordu. Ondan bu hale gelmişti. Taşıyamamış işte demek ki.
Hiçbir zaman benimseyemediği sokaklarda yürüdü ağır
adımlarla. Attığı her zoraki adımda hafızasının ona acımasını umdu, olmadı.
Acımadı. Her adımda öne geçen ayağına baktı, bir sağ ayağına bir sol ayağına.
Belinden urganla tutturduğu çaput pantalonu güzel bir kanvasa; gerçek rengi
artık anlaşılmayacak kadar eskimiş yırtık botları lacivert bir çift espadrile
dönüştü gözünde. Attığı adımların altındaki sokak eski ülkesinin kaldırımları
oldu; yerdeki sararmış yapraklar kayboldu, hava kaldırım taşlarının gündüz
sıcağını gece boyunca saldığı sıcak bir temmuz akşamına döndü. Yok, kaçışı yoktu
bu acımasız hatıradan. Bir ömür kaçmıştı... kaçamamıştı.
O gece de kaçmamalıydı.
Sokağa çıkmayın dediler, çıkmadı. Çıkmalıydı. Sokağa çıkın
diyenleri dinlemeliydi. Kaldırımları evine doğru kat eden ayakları, aksi
istikamete götürmeliydi onu o gece. Götürmedi.
İzleyen günlerde ülkesini savuran korkunç belirsizlik ve
vahşet Stephen King’in Sis’ini bile gölgede bırakırdı. Ama Sis bir kitaptı,
onun yaşadıkları gerçek. Ya da gerçek olamayacak kadar gerçeküstüydü herşey.
Belki de ancak gerçek olabilecek kadar inanılmazdı. Nasıl diyorlardı... kurgu
olamayacak kadar gerçek. Evet, öyleydi. Okurdu eskiden, yazardı, düşünürdü.
Düşünmesi hiçbir işe yaramamıştı.
İyice soğumaya başlayan havayı farketmiyor bak, ayaklarını
sürüyor sadece. Hızını arttıran rüzgara karşı gelen geçen yakasını yükseltirken
o önü açılan aşınmış paltosunun farkında değil. Yüzü yerde, gördün mü. O
görmüyor. Eski botlarından çok farklı bir manzaraya bakıyor gözleri...
Nereden geldiği belli olmayan karanlık ve vahşi saldırganlar
onbinlerce insanı öldürdü, kalanları ezdi, kalanları susturdu. Televizyonlar,
radyolar, internet sustu; ezanlar sustu, insanlar sustu. Ümitsizliğe atılan
çığlıkların ardından her yer korkunç bir sessizliğe bürünmüşken aylar boyunca
çatıların üstünden uçan jetler şehirleri yaşanmaz hale getirdi. İnsanlar
ailelerinden kalanları toparlayıp gidecek yer aradı. Öldüler, öldüler öldüler.
Ta ki geriye ülke diye bir şey kalmayana kadar.
O gece çıksaydı, o gece ölecekti. Birkaç kişi daha. Ama
ülkesi yaşayacaktı.
Ülkesi öldü, o yaşadı. Yaşamakla lanetlendi, uzun uzun
yaşamakla. Kaybettiği ülkesinin acısı kalbini bir kara deliğe çevirmiş bir
evsiz, bir kimliksiz. Bir hiçkimse.
İyi bak. Bu adam yürümeye devam edecek böyle. Ülkesinin ve
insanlarının başına gelenler unutulduğunda bile. Tarihin akışını değiştirecekti
o gece, o ve onun gibiler. Değiştirmediler. İyi bak.
Gördün mü şu zavallı adamı? Acıyan ya da tiksinen bakışların
sahipleri adamcağızın kim olduğunu ve neden bu hale düştüğünü bilmiyor,
umursamıyor da. Ama sen ve ben, biz biliyoruz değil mi?
Çünkü eğer geçen gece sokağa çıkmamış olsaydın, o adam sen
olacaktın.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder