25 Temmuz 2016 Pazartesi

Sevgili arkadaşlar, yoldaşlar, öğrenciler ve dünya çapında bizim derdimizle dertlenen herkes,

Türkiye, kabul edilemez bir askeri darbe girişimine karşı direnmiştir. Bu zorlu darbe ordudaki fanatik ve radikal bir grubun işidir. Bu grubun kimlerden oluştuğu, sayıları ve amacı şu ana kadar bilinmiyordu. Bu vesileyle kendilerini açık ettiler ve şimdi ülke çapında bulundukları mevkilerden ve ordudan tasfiyeleri için geniş çaplı bir operasyon yürütülüyor. Bu süreçte, darbe girişiminden beri ve ve gelecek günler  bizim için çok zor, çok tartışma var ve olacak da. Bilmenizi isteriz ki, dualarınıza müteşekkiriz ve onlara aşırı bir şekilde ihtiyacımız var. Lütfen duaya devam edin, lütfen bizi yalnız bırakmayın. Sizi sevdiğimizi, size değer verdiğimizi ve bunun karşılıklı olduğunu biliyorsunuz.

Muhtemelen tankların nasıl sivil halkı ezip geçtiğini, vatan hainlerinin nasıl vatansever direnişçileri g3 kurşunlarıyla vurduklarını, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin nasıl havadan bombalandığını, nasıl savaştığımızı, nasıl kazandığımızı görmüşsünüzdür. Lütfen, eğer haberleri takip etmek istiyorsanız, TRT World’ü takip edin.

O geceki travma hala sürüyor, herkes hala şokta. Ama biz darbeden sonra nasıl bir felaket geldiğini bildiğimiz için savaştık. Biz ne yazık ki bu konuda çok tecrübeliyiz. Vatan hainleri sokağa çıkma yasağı ilan ettiler ve hepimiz bunun ne manaya geldiğini biliyorduk. Birkaç dakika sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan sokaklara çıkıp vatanımızı korumamızı söylediğinde her şey önemini yitirdi. Ölme ihtimali ufak bir aksilik, ve hatta vatan için kucaklayacağımız bir müjde oldu gözümüzde. Bu bir savaş durumuydu; Cumhurbaşkanı daha önce hiç yapmadığı bir şey yapıyor, halkı sokaklara çağırıyordu. En zor günlerde bile sokak çağrısı yapmamış, halka sükuneti telkin etmiş ve sokaklarda huzursuzluk olmamasını tavsiye etmişti. Bu ilk sokağa çıkma çağrısına uyabilenler anında sokaklara akın etti, sokağa çıkamayanlar evlerinde Kur’an ve namaza sarıldı. Sokağa çıkamayıp, vatanın çağrısına cevap veremeyenlerin kalpleri paramparça oldu, onlar da kanayan kalpleriyle dua ettiler. Belki bu dualar sokaklarda süren mücadeleye denk bir vatan savunmasıydı. Sokakta da olsalar evlerinde de, herkes için çok zor bir geceydi, ama biz tek yürek olduk. O gece aslında Türkiye’de ayrımcılık olmadığını ve herkesin herkes olduğunu gördük. Kimse Erdoğan taraftarı ya da Erdoğan muhalifi değildi, herkes Türkiye taraftarı, demokrasi taraftarıydı ve bu çok önemliydi. Şimdi herkes birbirine saygılı. Birbirimizin değerini anladığımız için trafik iyi, insanlar iyi, her şey iyi. Vatan hainlerinin küçük “darbe”leriyle bu sonucu hedeflediklerinden pek de emin değiliz.

Şimdi gece nöbetimiz var. Biz Türkiyeliler doğaçlama vardiyalarla geceler boyu gönüllü nöbetler tutuyoruz; aslında bu hainlerin tekrar saldırmasını beklediğimiz için değil, ülkemizi başıboş bırakmadığımız anlaşılsın diye. Bayraklarımızı alıp sokakları koruyoruz, gecemizi şehir meydanlarında geçiriyoruz, mecbur kalınca kaldırımda uyuyoruz, sonra ortalığı temizleyip sabah işe gidiyoruz. Gece nöbeti bittikten ve insanlar evlerinde döndükten sonra bile, biz daima ülkemize ve birbirimize göz kulak olacağız.

15 Temmuz 2016, bizim için bir milattır. Şimdi dünya daha güzel bir yer. Şimdi her yıl idrak edeceğimiz bir Şehitleri Anma Günümüz var. Hatırlayacağımız karanlık bir gecemiz ve bunu müteakip mutlu bir sabahımız var. Yasını tutacağımız ve hatırasına sahip çıkacağımız şehitlerimiz var, yüceltecek kahramanlarımız ve söyleyecek yeni şarkılarımız var. Her zaman yaptığımız, ve inşallah yapacağımız gibi, yine tarih yazdık. Birlik olmanın getirdiği gücü birlikte gördük.
Sevgi ve şükranlarımızla. Selametle kalın.
Dear friends, companions, collegues, students, and anyone worldwide who might be concerned about our wellbeing,

Turkey has survived an unacceptable attemp of military coup. This violent coup was the work of a delusional radical group in the army, the identities and numbers and purposes of whom were so far unknown. Thus they made themselves known, and now there is an ongoing huge operation to swipe them from the army, and any other position they might be holding statewise. This process, the days since the attempted coup and the days still to come are difficult for us, there is and there will be a lot of controversy. We want you to know that we stand thanks to your prayers, and we need them direly. Please keep the duas up, please don’t leave us alone. You know we love you and hold you dear, and vice versa.

You probaly saw how the tanks ran over civilians, how the traitors showered the patriot resistance with g3 bullets, how the Turkish Parliament was air-bombed, how we fought, how we won. Please, if you want to follow the news, follow TRT World (www.trtworld.com). 

The trauma of that night still lingers, everyone is still in shock. But we fought knowing what catastrophe follows a coup. We are, sadly, very experienced about that. The traitors declared a curfew, and we all knew what it meant. When several minutes later President Erdoğan made the call to occupy the streets and protect our “vatan,” our homeland, all else was gone from our minds and the prospect of death became a slight inconvenience, or even a welcome convenience; for we knew this was a call at arms and he never before did that. Even during the most difficult days he always advised the people to stay calm and keep the streets peaceful. So those who could flooded the streets, those who could not took to the Qur’an and salah. Those who had to stay indoors had their hearts torn apart by the scorch of not being able to answer the call of vatan in person, so they prayed from their bleeding hearts. Maybe that was an equally strong defense with the one on the streets. It was a very difficult night for everyone, whether on the streets or indoors, but we stood together. That night we saw that there is actually no division in Turkey, and that everyone is everyone else. No one was pro-Erdoğan or anti-Erdoğan; everyone was pro-Turkey and pro-democracy, and that was what mattered. These days, everyone respects the other. The traffic is nice, people are nice, everything is nice; for we understood our worth for each other. We doubt the tratiors targeted that as the outcome of their little “coup.”   

We have a Night Watch now. We, people of Turkey, take voluntary and uncoordinated turns in keeping our eyes open for traitors; not for the unlikely event of any traitors being left to show up actually, but to express that we are here for our country. We take our flags and patrol the streets, pass our nights at city squares, sleep on the sidewalks if we have to, then clean up the mess go to work in the morning. Even after the Night Watch ends and people go home to sleep, we will always be watching out for our country and for each other.

July 15, 2016 is the day the world as we knew it ended. Now it is a better place. Now we have a Democracy Day to celebrate annually. We have a dark night and a following bright sunrise to remember. We have our martyrs to mourn and honor, we have our heroes to praise and we have new songs to sing. We wrote history, as we always did. As we always will, inshaAllah. What we learned is the strength and importance of sticking together.     


Love and gratitude from us. Maasalaam.


18 Temmuz 2016 Pazartesi

Bir Temmuz Hikayesi

Kemikleri sızlayarak doğrulmaya çalıştı yerinden, her yeri tutulmuş yine. Bu yoksul hayat yaramamış ona, belli. Alışık da değildi böyle kaba muameleye eskiden, çok eskiden, çok eskiden... buradan bakınca sanki başka bir dünyada başka bir zaman diliminde; belki yüzyıllar önce belki daha önceydi, evvel zaman içinde aslında durumu gayet de iyiydi. Çok zaman geçti... ya da bilemezdi, belki olmamıştır o kadar. Artık bunları anlamak zor, her şey bulanıklaşmış gözünde. Dünyayı kaybetmiş ve ipin ucunun nerde kaçtığını bir türlü kestiremeyen insanların o tutuk hali var onda şimdi. Oysa o biliyordu, onun ipinin ucunun kaçtığı yıl, gün, hatta saat bile belliydi, ve hatırındaydı. Sadece bunun için artık yapabileceği bir şey yoktu. O gün vardı, ama şimdi yoktu işte. Birşeyler yapabilirdi, ama yapmamıştı evvel zaman içinde. Neticede buradaydı.

Üstündeki çaputun elle tutulur yanı olsa silkeleyecekti tabi, yerden kalkmıştı elbet tozluydu. Ama gece uyuduğu yerdeki tozları sabah üzerinde taşımak şimdilerde sahip olabileceği tek aidiyet olmuşsa demek, silkelemiyordu tozları. Toz onun yakın geçmişiydi, hatırlayabileceği ve birşeyler yapabileceği bir geçmiş. O da bir şey yapıyordu, bir anti-eylem; adeta zamanında yapmış olması gereken eylemin tersi yönünde; ve tozları silkelemiyordu. Bu bir varoluş mücadelesiydi ona göre. Şimdilerde sahip olabileceği yegane varoluş mücadelesi de bundan ibaretti.

Neredeyse eklemlerinin gıcırtısı duyulacak şekilde bir bacağını hareket ettirdi, ve bir adım attı. Sanki nereye gidecekse. Yaşlı ayakları onu nereye götürmeyi seçerse oraya belli ki. Artık böyleydi, uzun zamandır. Nereden hatırlıyorsa şimdi bunları! Neden bugün gözünü açtığından beri geçmişi düşünüyordu ki! Mimiklerinden belli, bak nasıl asıldı yüzü, kırışıkları iyice derinleşti sanki öyle değil mi... omuzları zamanında geniş ve yapılıydı, ama işte o malum evvel zamandan beri sırtında bir ömürlük yanlışın yükünü taşıyordu. Ondan bu hale gelmişti. Taşıyamamış işte demek ki. 

Hiçbir zaman benimseyemediği sokaklarda yürüdü ağır adımlarla. Attığı her zoraki adımda hafızasının ona acımasını umdu, olmadı. Acımadı. Her adımda öne geçen ayağına baktı, bir sağ ayağına bir sol ayağına. Belinden urganla tutturduğu çaput pantalonu güzel bir kanvasa; gerçek rengi artık anlaşılmayacak kadar eskimiş yırtık botları lacivert bir çift espadrile dönüştü gözünde. Attığı adımların altındaki sokak eski ülkesinin kaldırımları oldu; yerdeki sararmış yapraklar kayboldu, hava kaldırım taşlarının gündüz sıcağını gece boyunca saldığı sıcak bir temmuz akşamına döndü. Yok, kaçışı yoktu bu acımasız hatıradan. Bir ömür kaçmıştı... kaçamamıştı.

O gece de kaçmamalıydı.

Sokağa çıkmayın dediler, çıkmadı. Çıkmalıydı. Sokağa çıkın diyenleri dinlemeliydi. Kaldırımları evine doğru kat eden ayakları, aksi istikamete götürmeliydi onu o gece. Götürmedi.  

İzleyen günlerde ülkesini savuran korkunç belirsizlik ve vahşet Stephen King’in Sis’ini bile gölgede bırakırdı. Ama Sis bir kitaptı, onun yaşadıkları gerçek. Ya da gerçek olamayacak kadar gerçeküstüydü herşey. Belki de ancak gerçek olabilecek kadar inanılmazdı. Nasıl diyorlardı... kurgu olamayacak kadar gerçek. Evet, öyleydi. Okurdu eskiden, yazardı, düşünürdü. Düşünmesi hiçbir işe yaramamıştı.

İyice soğumaya başlayan havayı farketmiyor bak, ayaklarını sürüyor sadece. Hızını arttıran rüzgara karşı gelen geçen yakasını yükseltirken o önü açılan aşınmış paltosunun farkında değil. Yüzü yerde, gördün mü. O görmüyor. Eski botlarından çok farklı bir manzaraya bakıyor gözleri...

Nereden geldiği belli olmayan karanlık ve vahşi saldırganlar onbinlerce insanı öldürdü, kalanları ezdi, kalanları susturdu. Televizyonlar, radyolar, internet sustu; ezanlar sustu, insanlar sustu. Ümitsizliğe atılan çığlıkların ardından her yer korkunç bir sessizliğe bürünmüşken aylar boyunca çatıların üstünden uçan jetler şehirleri yaşanmaz hale getirdi. İnsanlar ailelerinden kalanları toparlayıp gidecek yer aradı. Öldüler, öldüler öldüler. Ta ki geriye ülke diye bir şey kalmayana kadar.

O gece çıksaydı, o gece ölecekti. Birkaç kişi daha. Ama ülkesi yaşayacaktı.

Ülkesi öldü, o yaşadı. Yaşamakla lanetlendi, uzun uzun yaşamakla. Kaybettiği ülkesinin acısı kalbini bir kara deliğe çevirmiş bir evsiz, bir kimliksiz. Bir hiçkimse.  

İyi bak. Bu adam yürümeye devam edecek böyle. Ülkesinin ve insanlarının başına gelenler unutulduğunda bile. Tarihin akışını değiştirecekti o gece, o ve onun gibiler. Değiştirmediler. İyi bak.

Gördün mü şu zavallı adamı? Acıyan ya da tiksinen bakışların sahipleri adamcağızın kim olduğunu ve neden bu hale düştüğünü bilmiyor, umursamıyor da. Ama sen ve ben, biz biliyoruz değil mi?

Çünkü eğer geçen gece sokağa çıkmamış olsaydın, o adam sen olacaktın.  




3 Temmuz 2016 Pazar

Elindekini paylaştıkça sevinçlerin çoğalıp, acıların azalacağına inananlar ancak bu gamlı dünyanın kahrını çekilebilir kılar. Bencilliğin kör kuyusunda debelenen mutsuzlara inat, bir garibana can yoldaşı, biçareye umut olmanın huzuru okunur bu nurlu yüzlerde. Şükür ki hala iyilikleri mayalayıp, başkalarına her dem bayramı yaşatmaya talip olanlar var bu güzel topraklarda.

Oruç, sabır, şükür ve ihsan ile geçirilen Ramazan ayının nihayetinde umutları tazeleyen üç günlük bayrama kavuşulur. Memleketlere ve yöreye özgü adetlerle renklilik gösterse de en büyük ortak payda olan bayram namazı coşkuyla kılınır. Annesinin şefkatli telkinleriyle uyanıp hazırlanan erkek çocuklar, mahmur bir şekilde babalarıyla beraber caminin yolunu tutarlar. İlk bayramlaşma kılınan namazın bitiminde, cemaatin kendi arasında olur. Camiden dönen erkekler, evin gelinleri kızları tarafından kapıda karşılanıp özenle kurulmuş sofraya buyur edilir. Sevinçle oturulup şükürle kalkılan bu masada tüm akrabaya ve hatta nasibi olan herkese yer vardır. Yapılan yemek duasının ardından çocukların sabırsızlıkla beklediği o an gelir ve ailenin en büyüğü baş köşeye oturunca bayramlaşma başlar. Taze kahve kokusu her yeri sararken, büyüklerin hayır duasının yanı sıra şekerleri sol cebe, harçlıkları sağ cebe dolduran küçükler soluğu sokakta alır. İçinde bulunduğu anın keyfiyle etrafta koşuşturan minikler, bayramın en seyirlik manzarası oluverir.
     
Gelen giden eş dost, hediyeler, tatlılar, şerbetler, ikramlar derken bitiveren bu üç gün boyunca aslında muhabbet tazelenir, kırık dökük duygular varsa tamir edilir. Cömertçe paylaşılan ilgi ve alaka, gölgede unutulup da üşümüş ruhları çepeçevre sarıp bir nebze ısıtır. Yüreklerinden taşan sevda ile her gönüle bayram olabilmeyi en büyük zevk edinenler ise, El-Vedud 'un müjdesine mazhar olurlar.

Kırıkların tamir olduğu, üzüntülerin sevince döndüğü, maddi manevi bereket ile ikramlı, ihsanlı, hayırlı bayramlar inşAllah...


Selametle kalınız.