20 Ekim 2016 Perşembe

≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈

Her kişi küçük anlardan, her an bütün bir hayattan ibaret. Bir kişiyi anlatmak için o küçük anlara gereksinim duyuyorum. Ama o anlar kişinin bütün hayatından mütevellit olduğu için, bir tek an ile ilgili yazamıyorum.

Nimet Hanım Fatih Camii’nin hanımlar mahfilinde ortada namaz kılmayı sever. Bu bir an  Nimet Hanım için bir alışkanlık bir gelenek olmuştur çünkü camiinin ihtişamını o noktadan daha güzel temaşa eder, kendini daha merkezde hisseder, cami ile bir ömürlük bağını orada tespit eder, ne kadar uzağa giderse gitsin camideki o nokta ona aittir ve Nimet Hanım geri geldiğinde noktasını camiden talep edecektir.

Nimet Hanım zamanında Balkan göçünü yaşamış bir göçmen kızıdır, çocukken yaşadığı göç onu kök salma ihtiyacına itmiş, yıllar sonra Fatih Camiinde kendine ait bir nokta tutması bu ihtiyaca binaen hasıl olmuştur. Fatih Camii yüzyıllar boyu nice gönüller feth etmiş, nice müdavimine kök salma imkanı sunmuştur. Dolayısıyla Fatih Camii’inde bir yer, Nimet Hanım’ın memleket hasretini, yerli yurtlu olma gereksinimini giderir.

Nimet Hanım bunun farkında değildir. Bir kitap karakteri, bir kurgu değil, gerçek bir kişidir. Ama bir kurguda yer alabilecek denli açık okunur ve tutarlı davranışlar sergilemekte, içindeki küçük göçmen kızını avutmak için İstanbul’un en eski ve en büyük camilerinden birini sahiplenmektedir.

Bu an, Nimet Hanım’ın Fatih Camii’nin hanımlar mahfilinde orta bölümde namaz kılıp Kur’an okuma anı, yazıyla nasıl ifade edilir? Bir ömrü, bir romanlık acı ve ızdırabı ihtiva eden bu an...

Şu hayatta yapayalnız Vesile Hanım’ın yaşlı ve ince sesiyle dua edişi, anlamını bilmese de ağzından dökülen kelimelerle etrafına nakış gibi işlediği Allah’a niyazı... küçük ve kırışık ve beyaz Vesile Hanım’ın nurdan bir kozayla sarılıp Allah’ın avucuna bırakılmış gibi duruşu, duasıyla saydamlaşır ve hafifçe yerden yükselir gibi görünürken yapayalnız olanın aslında kim olduğunu sorgulatışı, Vesile Hanım’ın hayatını anlatmadan nasıl anlatılır?

Bu anlar, üstünkörü geçilemeyecek kadar kıymete haiz, iki satırla geçiştirilemeyecek kadar içi dolu.

Ben bu anları yazmak istiyorum, her baktığım yerde bu anları görüyorum. Tanıdık tanımadık her kişinin yüzünde, mimiklerinde, bir kol sallayışında, adım atışında, bu anlara şahit oluyorum ve bu anları yazmak istiyorum. Ama bu anlar, bütün hayatı yazmadan yazılmıyor. Kişinin yaşadığı her bir an, hayatından oluşuyor... 

≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈

25 Temmuz 2016 Pazartesi

Sevgili arkadaşlar, yoldaşlar, öğrenciler ve dünya çapında bizim derdimizle dertlenen herkes,

Türkiye, kabul edilemez bir askeri darbe girişimine karşı direnmiştir. Bu zorlu darbe ordudaki fanatik ve radikal bir grubun işidir. Bu grubun kimlerden oluştuğu, sayıları ve amacı şu ana kadar bilinmiyordu. Bu vesileyle kendilerini açık ettiler ve şimdi ülke çapında bulundukları mevkilerden ve ordudan tasfiyeleri için geniş çaplı bir operasyon yürütülüyor. Bu süreçte, darbe girişiminden beri ve ve gelecek günler  bizim için çok zor, çok tartışma var ve olacak da. Bilmenizi isteriz ki, dualarınıza müteşekkiriz ve onlara aşırı bir şekilde ihtiyacımız var. Lütfen duaya devam edin, lütfen bizi yalnız bırakmayın. Sizi sevdiğimizi, size değer verdiğimizi ve bunun karşılıklı olduğunu biliyorsunuz.

Muhtemelen tankların nasıl sivil halkı ezip geçtiğini, vatan hainlerinin nasıl vatansever direnişçileri g3 kurşunlarıyla vurduklarını, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin nasıl havadan bombalandığını, nasıl savaştığımızı, nasıl kazandığımızı görmüşsünüzdür. Lütfen, eğer haberleri takip etmek istiyorsanız, TRT World’ü takip edin.

O geceki travma hala sürüyor, herkes hala şokta. Ama biz darbeden sonra nasıl bir felaket geldiğini bildiğimiz için savaştık. Biz ne yazık ki bu konuda çok tecrübeliyiz. Vatan hainleri sokağa çıkma yasağı ilan ettiler ve hepimiz bunun ne manaya geldiğini biliyorduk. Birkaç dakika sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan sokaklara çıkıp vatanımızı korumamızı söylediğinde her şey önemini yitirdi. Ölme ihtimali ufak bir aksilik, ve hatta vatan için kucaklayacağımız bir müjde oldu gözümüzde. Bu bir savaş durumuydu; Cumhurbaşkanı daha önce hiç yapmadığı bir şey yapıyor, halkı sokaklara çağırıyordu. En zor günlerde bile sokak çağrısı yapmamış, halka sükuneti telkin etmiş ve sokaklarda huzursuzluk olmamasını tavsiye etmişti. Bu ilk sokağa çıkma çağrısına uyabilenler anında sokaklara akın etti, sokağa çıkamayanlar evlerinde Kur’an ve namaza sarıldı. Sokağa çıkamayıp, vatanın çağrısına cevap veremeyenlerin kalpleri paramparça oldu, onlar da kanayan kalpleriyle dua ettiler. Belki bu dualar sokaklarda süren mücadeleye denk bir vatan savunmasıydı. Sokakta da olsalar evlerinde de, herkes için çok zor bir geceydi, ama biz tek yürek olduk. O gece aslında Türkiye’de ayrımcılık olmadığını ve herkesin herkes olduğunu gördük. Kimse Erdoğan taraftarı ya da Erdoğan muhalifi değildi, herkes Türkiye taraftarı, demokrasi taraftarıydı ve bu çok önemliydi. Şimdi herkes birbirine saygılı. Birbirimizin değerini anladığımız için trafik iyi, insanlar iyi, her şey iyi. Vatan hainlerinin küçük “darbe”leriyle bu sonucu hedeflediklerinden pek de emin değiliz.

Şimdi gece nöbetimiz var. Biz Türkiyeliler doğaçlama vardiyalarla geceler boyu gönüllü nöbetler tutuyoruz; aslında bu hainlerin tekrar saldırmasını beklediğimiz için değil, ülkemizi başıboş bırakmadığımız anlaşılsın diye. Bayraklarımızı alıp sokakları koruyoruz, gecemizi şehir meydanlarında geçiriyoruz, mecbur kalınca kaldırımda uyuyoruz, sonra ortalığı temizleyip sabah işe gidiyoruz. Gece nöbeti bittikten ve insanlar evlerinde döndükten sonra bile, biz daima ülkemize ve birbirimize göz kulak olacağız.

15 Temmuz 2016, bizim için bir milattır. Şimdi dünya daha güzel bir yer. Şimdi her yıl idrak edeceğimiz bir Şehitleri Anma Günümüz var. Hatırlayacağımız karanlık bir gecemiz ve bunu müteakip mutlu bir sabahımız var. Yasını tutacağımız ve hatırasına sahip çıkacağımız şehitlerimiz var, yüceltecek kahramanlarımız ve söyleyecek yeni şarkılarımız var. Her zaman yaptığımız, ve inşallah yapacağımız gibi, yine tarih yazdık. Birlik olmanın getirdiği gücü birlikte gördük.
Sevgi ve şükranlarımızla. Selametle kalın.
Dear friends, companions, collegues, students, and anyone worldwide who might be concerned about our wellbeing,

Turkey has survived an unacceptable attemp of military coup. This violent coup was the work of a delusional radical group in the army, the identities and numbers and purposes of whom were so far unknown. Thus they made themselves known, and now there is an ongoing huge operation to swipe them from the army, and any other position they might be holding statewise. This process, the days since the attempted coup and the days still to come are difficult for us, there is and there will be a lot of controversy. We want you to know that we stand thanks to your prayers, and we need them direly. Please keep the duas up, please don’t leave us alone. You know we love you and hold you dear, and vice versa.

You probaly saw how the tanks ran over civilians, how the traitors showered the patriot resistance with g3 bullets, how the Turkish Parliament was air-bombed, how we fought, how we won. Please, if you want to follow the news, follow TRT World (www.trtworld.com). 

The trauma of that night still lingers, everyone is still in shock. But we fought knowing what catastrophe follows a coup. We are, sadly, very experienced about that. The traitors declared a curfew, and we all knew what it meant. When several minutes later President Erdoğan made the call to occupy the streets and protect our “vatan,” our homeland, all else was gone from our minds and the prospect of death became a slight inconvenience, or even a welcome convenience; for we knew this was a call at arms and he never before did that. Even during the most difficult days he always advised the people to stay calm and keep the streets peaceful. So those who could flooded the streets, those who could not took to the Qur’an and salah. Those who had to stay indoors had their hearts torn apart by the scorch of not being able to answer the call of vatan in person, so they prayed from their bleeding hearts. Maybe that was an equally strong defense with the one on the streets. It was a very difficult night for everyone, whether on the streets or indoors, but we stood together. That night we saw that there is actually no division in Turkey, and that everyone is everyone else. No one was pro-Erdoğan or anti-Erdoğan; everyone was pro-Turkey and pro-democracy, and that was what mattered. These days, everyone respects the other. The traffic is nice, people are nice, everything is nice; for we understood our worth for each other. We doubt the tratiors targeted that as the outcome of their little “coup.”   

We have a Night Watch now. We, people of Turkey, take voluntary and uncoordinated turns in keeping our eyes open for traitors; not for the unlikely event of any traitors being left to show up actually, but to express that we are here for our country. We take our flags and patrol the streets, pass our nights at city squares, sleep on the sidewalks if we have to, then clean up the mess go to work in the morning. Even after the Night Watch ends and people go home to sleep, we will always be watching out for our country and for each other.

July 15, 2016 is the day the world as we knew it ended. Now it is a better place. Now we have a Democracy Day to celebrate annually. We have a dark night and a following bright sunrise to remember. We have our martyrs to mourn and honor, we have our heroes to praise and we have new songs to sing. We wrote history, as we always did. As we always will, inshaAllah. What we learned is the strength and importance of sticking together.     


Love and gratitude from us. Maasalaam.


18 Temmuz 2016 Pazartesi

Bir Temmuz Hikayesi

Kemikleri sızlayarak doğrulmaya çalıştı yerinden, her yeri tutulmuş yine. Bu yoksul hayat yaramamış ona, belli. Alışık da değildi böyle kaba muameleye eskiden, çok eskiden, çok eskiden... buradan bakınca sanki başka bir dünyada başka bir zaman diliminde; belki yüzyıllar önce belki daha önceydi, evvel zaman içinde aslında durumu gayet de iyiydi. Çok zaman geçti... ya da bilemezdi, belki olmamıştır o kadar. Artık bunları anlamak zor, her şey bulanıklaşmış gözünde. Dünyayı kaybetmiş ve ipin ucunun nerde kaçtığını bir türlü kestiremeyen insanların o tutuk hali var onda şimdi. Oysa o biliyordu, onun ipinin ucunun kaçtığı yıl, gün, hatta saat bile belliydi, ve hatırındaydı. Sadece bunun için artık yapabileceği bir şey yoktu. O gün vardı, ama şimdi yoktu işte. Birşeyler yapabilirdi, ama yapmamıştı evvel zaman içinde. Neticede buradaydı.

Üstündeki çaputun elle tutulur yanı olsa silkeleyecekti tabi, yerden kalkmıştı elbet tozluydu. Ama gece uyuduğu yerdeki tozları sabah üzerinde taşımak şimdilerde sahip olabileceği tek aidiyet olmuşsa demek, silkelemiyordu tozları. Toz onun yakın geçmişiydi, hatırlayabileceği ve birşeyler yapabileceği bir geçmiş. O da bir şey yapıyordu, bir anti-eylem; adeta zamanında yapmış olması gereken eylemin tersi yönünde; ve tozları silkelemiyordu. Bu bir varoluş mücadelesiydi ona göre. Şimdilerde sahip olabileceği yegane varoluş mücadelesi de bundan ibaretti.

Neredeyse eklemlerinin gıcırtısı duyulacak şekilde bir bacağını hareket ettirdi, ve bir adım attı. Sanki nereye gidecekse. Yaşlı ayakları onu nereye götürmeyi seçerse oraya belli ki. Artık böyleydi, uzun zamandır. Nereden hatırlıyorsa şimdi bunları! Neden bugün gözünü açtığından beri geçmişi düşünüyordu ki! Mimiklerinden belli, bak nasıl asıldı yüzü, kırışıkları iyice derinleşti sanki öyle değil mi... omuzları zamanında geniş ve yapılıydı, ama işte o malum evvel zamandan beri sırtında bir ömürlük yanlışın yükünü taşıyordu. Ondan bu hale gelmişti. Taşıyamamış işte demek ki. 

Hiçbir zaman benimseyemediği sokaklarda yürüdü ağır adımlarla. Attığı her zoraki adımda hafızasının ona acımasını umdu, olmadı. Acımadı. Her adımda öne geçen ayağına baktı, bir sağ ayağına bir sol ayağına. Belinden urganla tutturduğu çaput pantalonu güzel bir kanvasa; gerçek rengi artık anlaşılmayacak kadar eskimiş yırtık botları lacivert bir çift espadrile dönüştü gözünde. Attığı adımların altındaki sokak eski ülkesinin kaldırımları oldu; yerdeki sararmış yapraklar kayboldu, hava kaldırım taşlarının gündüz sıcağını gece boyunca saldığı sıcak bir temmuz akşamına döndü. Yok, kaçışı yoktu bu acımasız hatıradan. Bir ömür kaçmıştı... kaçamamıştı.

O gece de kaçmamalıydı.

Sokağa çıkmayın dediler, çıkmadı. Çıkmalıydı. Sokağa çıkın diyenleri dinlemeliydi. Kaldırımları evine doğru kat eden ayakları, aksi istikamete götürmeliydi onu o gece. Götürmedi.  

İzleyen günlerde ülkesini savuran korkunç belirsizlik ve vahşet Stephen King’in Sis’ini bile gölgede bırakırdı. Ama Sis bir kitaptı, onun yaşadıkları gerçek. Ya da gerçek olamayacak kadar gerçeküstüydü herşey. Belki de ancak gerçek olabilecek kadar inanılmazdı. Nasıl diyorlardı... kurgu olamayacak kadar gerçek. Evet, öyleydi. Okurdu eskiden, yazardı, düşünürdü. Düşünmesi hiçbir işe yaramamıştı.

İyice soğumaya başlayan havayı farketmiyor bak, ayaklarını sürüyor sadece. Hızını arttıran rüzgara karşı gelen geçen yakasını yükseltirken o önü açılan aşınmış paltosunun farkında değil. Yüzü yerde, gördün mü. O görmüyor. Eski botlarından çok farklı bir manzaraya bakıyor gözleri...

Nereden geldiği belli olmayan karanlık ve vahşi saldırganlar onbinlerce insanı öldürdü, kalanları ezdi, kalanları susturdu. Televizyonlar, radyolar, internet sustu; ezanlar sustu, insanlar sustu. Ümitsizliğe atılan çığlıkların ardından her yer korkunç bir sessizliğe bürünmüşken aylar boyunca çatıların üstünden uçan jetler şehirleri yaşanmaz hale getirdi. İnsanlar ailelerinden kalanları toparlayıp gidecek yer aradı. Öldüler, öldüler öldüler. Ta ki geriye ülke diye bir şey kalmayana kadar.

O gece çıksaydı, o gece ölecekti. Birkaç kişi daha. Ama ülkesi yaşayacaktı.

Ülkesi öldü, o yaşadı. Yaşamakla lanetlendi, uzun uzun yaşamakla. Kaybettiği ülkesinin acısı kalbini bir kara deliğe çevirmiş bir evsiz, bir kimliksiz. Bir hiçkimse.  

İyi bak. Bu adam yürümeye devam edecek böyle. Ülkesinin ve insanlarının başına gelenler unutulduğunda bile. Tarihin akışını değiştirecekti o gece, o ve onun gibiler. Değiştirmediler. İyi bak.

Gördün mü şu zavallı adamı? Acıyan ya da tiksinen bakışların sahipleri adamcağızın kim olduğunu ve neden bu hale düştüğünü bilmiyor, umursamıyor da. Ama sen ve ben, biz biliyoruz değil mi?

Çünkü eğer geçen gece sokağa çıkmamış olsaydın, o adam sen olacaktın.  




3 Temmuz 2016 Pazar

Elindekini paylaştıkça sevinçlerin çoğalıp, acıların azalacağına inananlar ancak bu gamlı dünyanın kahrını çekilebilir kılar. Bencilliğin kör kuyusunda debelenen mutsuzlara inat, bir garibana can yoldaşı, biçareye umut olmanın huzuru okunur bu nurlu yüzlerde. Şükür ki hala iyilikleri mayalayıp, başkalarına her dem bayramı yaşatmaya talip olanlar var bu güzel topraklarda.

Oruç, sabır, şükür ve ihsan ile geçirilen Ramazan ayının nihayetinde umutları tazeleyen üç günlük bayrama kavuşulur. Memleketlere ve yöreye özgü adetlerle renklilik gösterse de en büyük ortak payda olan bayram namazı coşkuyla kılınır. Annesinin şefkatli telkinleriyle uyanıp hazırlanan erkek çocuklar, mahmur bir şekilde babalarıyla beraber caminin yolunu tutarlar. İlk bayramlaşma kılınan namazın bitiminde, cemaatin kendi arasında olur. Camiden dönen erkekler, evin gelinleri kızları tarafından kapıda karşılanıp özenle kurulmuş sofraya buyur edilir. Sevinçle oturulup şükürle kalkılan bu masada tüm akrabaya ve hatta nasibi olan herkese yer vardır. Yapılan yemek duasının ardından çocukların sabırsızlıkla beklediği o an gelir ve ailenin en büyüğü baş köşeye oturunca bayramlaşma başlar. Taze kahve kokusu her yeri sararken, büyüklerin hayır duasının yanı sıra şekerleri sol cebe, harçlıkları sağ cebe dolduran küçükler soluğu sokakta alır. İçinde bulunduğu anın keyfiyle etrafta koşuşturan minikler, bayramın en seyirlik manzarası oluverir.
     
Gelen giden eş dost, hediyeler, tatlılar, şerbetler, ikramlar derken bitiveren bu üç gün boyunca aslında muhabbet tazelenir, kırık dökük duygular varsa tamir edilir. Cömertçe paylaşılan ilgi ve alaka, gölgede unutulup da üşümüş ruhları çepeçevre sarıp bir nebze ısıtır. Yüreklerinden taşan sevda ile her gönüle bayram olabilmeyi en büyük zevk edinenler ise, El-Vedud 'un müjdesine mazhar olurlar.

Kırıkların tamir olduğu, üzüntülerin sevince döndüğü, maddi manevi bereket ile ikramlı, ihsanlı, hayırlı bayramlar inşAllah...


Selametle kalınız.

24 Haziran 2016 Cuma

Kimi telaşlı kimi sakin kimi yorgun adımlar vakti saati yaklaştıkça saflara inci gibi dizer teravihi cemaatle kılmaya niyetli sahiplerini. Bir adım bir adım daha, birkaç adım daha, azası olduğu bedene uygun bir yer bulur ve durur. Kulaklar müezzinin içli sesini bekler, eller telefonu sessize alır, gözler nihai dinlenme noktası olarak halının deseninde karar kılmadan önce etrafı şöyle bir kolaçan eder. Teravih uzayıp gidecek de hiç bitmeyecek gibi, safta kendine rahat bir pozisyon alan beden yükünü ikiye katlanan bacaklara teslim edince, zihin cemaate gelirkenki yer bulma endişesini unutur.

Namaz başlar, etraf sessizleşir, imamın usta kıraatiyle nazlı nazlı salınan ayetler yeni bir atmosfer tabakası gibi yeryüzünü kaplar, bedenleri ruhları sarıp sarmalar. Bir rekat, iki rekat, sekiz mi oldu altı mı... derken bir bakarsın salavatlar yükseliyor, teravih bitivermiş. Güzeldi, dinliyordum, ne çabuk bitti. Halbuki o kadar uğraştım safta yer bulacağım konuşlanacağım diye. Müezzin bir de arkasından “elveda”lara başlamasın mı... Ramazana mı elveda? Olamaz! Daha yeni başlamıştı... ne ara geçti... bir yıl bekledim, daha idrak edemedim bile gelişini, daha hatim bitirmem lazım daha gönlüm aydınlanmadı daha doğru düzgün kaza namazı bile kılmadım! Ne ara geçti...  

Bir ayet vardı imamın sonlara doğru okuduğu, “ikra’ kitabek” diyordu; “oku kitabını.” Yazma süresi dolmuş, günlerin sonu gelmiş, sıra hesap tesliminde.  

Şimdi şu anda, bitmemecesine sürüp giden yılların boyunca yazdığın hikayen elinde, oku. Baş karakter, yardımcı karakterler, olay örgüsü, mizansenler, diyaloglar, monologlar, heyecan, macera, entrika, ihtiras! Müthiş bir anlatım, çok gerçekçi, yeni bir akım başlatabilir! Son birkaç milyon yılın en iyi romanı!

Senin yazdığın otobiyografin, sansürsüz.

Kitabını oku. Kendine yabancılaş, bir kurgu okur gibi, bir hayali karakterin başından geçenleri okur gibi, kitabını oku, bakalım beğenecek misin. Bazı bölümlerde kızacak mısın, sevinecek misin, söylenecek misin, bağıracak mısın, ağlayacak mısın...

Neticesinde kitabındaki baş karakterle ilgili bir fikrin olacak, kitapta yazanlara göre sırada ne olması gerektiğini biliyor olacaksın. Yani kendi hükmünü vermiş olacaksın. Mutlu bir son mu yoksa hazin mi, biliyorsun. Yazarlar yazmaz, karakterler davranışlarıyla hikayenin sonunu hazırlar. Bunu biliyorsun.

Senin baş karakter olduğun hikaye nasıl bitecek?

Bitiveren teravih, bitiveren Ramazan, bitiveren bir yaz daha, bitiveren bir ömür boyunca sen hikayen için nasıl bir son hazırlıyorsun?

---------------


“Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter!” İsra-14

20 Haziran 2016 Pazartesi

Sahuru, iftarı, mukabelesi, teravihi ile bambaşka bir iklimle çıkagelir Ramazan ve mevcut günlük akışı daha güzeliyle yeni baştan düzenler. Bol ibadet, açlık ve susuzluğa tahammül, iç disiplin derken bedeni ve nefsi bir hayli zorlayan bu otuz günün sonunda, ancak sebat edenler neşeyle bayrama kavuşurlar.
     
Zaman zaman dünyaya ve içindekilere meyil hayli artar, hırs kabarır. Öyle ki kişi farketmeden peşinde koştuklarının esiri olmaya başlar. İşte tam burada devreye giren oruç, tefekkür eşliğinde gönüllü fren yaptırarak bozulan dengeyi tekrar sağlar. Böylelikle büyük bir iştahla yemek-içmek, ölçüsüzce konuşmak, boş şeylere kulak kabartmak için tükettiği vakit ve enerjiden tasarruf eden mümin, iyiliğe ve hayra yönelerek kazançlı çıkar.
     
Ramazan geldi mi birer birer yanar evlerin ışıkları sahur vaktinde. Mutfakta hazırlığını tamamlayan anneler, ''sakın beni unutmayın'' tembihleriyle uyuyakalan yavrularını öperek kaldırırlar. Hafif ama gün boyu kifayet edecek şekilde besleyici beş on lokmadan sonra imsakla beraber niyet edilir, abdest alınır, erkekler sessizce caminin yolunu tutarlar sabah namazını eda etmek üzere. Gündüz işini, aşını ayarlayan hanımlar, tayin edilmiş bir saatte, kapısı herkese açık komşu evde toplanıp mukabele okurlar. İftar açtırmanın sevabını bilenler mütevazi sofralarının başında eş dost ile akşam ezanını beklerler. Fakat en çok da hayır duası kıymetli olan kalbi kırıklar, garip ve kimsesizler davet edilir. Davete gelemeyecek kadar yaşlı yada hastalar için yemek ve erzak gönderilir. Bazen de evin ahalisi pişirdiklerini alır, sevindirmek istediği eve gider ve hep birlikte dualarla iftar edilir. Teravih sadece Ramazan ayına mahsus çok faziletli nafile ibadettir ki, tüm mahalleliyi camide bir araya getirir. Şayet sıcaklara denk gelmişse, teravih sonrası her akşam cemaatten birinin ısmarladığı gazoz yada dondurmalarını alıp neşeyle koşturan çocukları seyretmek ise ayrı bir zevktir.
     
Bu muhterem aya kavuşanların hayır ve hasenatta yarışmaları, dargınlıkları bitirmeleri, sadece midelerine değil dillerine, ellerine ve gözlerine de oruç tutturarak Reyyan kapısından Cennete girmeleri nasip olur inşallah.

21 Mayıs 2016 Cumartesi

Her namaz taze bir soluktur, insanı yoran bu hız ve haz dünyasında. Günde beş kez sunulmuş bir fırsattır bunca hayhuyun arasından sıyrılıp, kendini bulabilsin ve hayatın anlamını yakalayabilsin diye. Vaktin zekatı, nimetin şükrü, kalbin cilası olup hakikate açılan bir penceredir ki; karanlıkların aydınlanabilmesi için erdemin ve tefekkürün ışıkları süzülür içeri.

İbadetlerin şahı olan namaz, ademoğlunda kir pas bırakmaz. Abdestle yıkanmış azalar, pak bir libas, pırıl pırıl bir seccade ve huzura durmaya hazır halis niyetle her daim tertemiz kılar insanı. Tadili erkana uygun ve huşuyla eda edilen her namaz, boş arzulardan arındırıp manevi alemde irtifa kazandırır. Günü boşa değil beşe ayırır, en verimli şekilde tanzim eder, öncelikleri fayda esasına göre sıralar. İradeyi kuvvetlendirir, bedeni disipline eder, zihni berraklaştırır. İki namaz arası işlediği küçük günahları affolunan mümin, dosdoğru kılmak şartıyla kurtuluşa erer.
   
Sahabenin büyüklerinden Hz. Ömer'e ''Namaz kılan ihtiyarı severim ama namaz kılan gence aşığım'' dedirtecek kadar sevimli. Makbuliyeti ise iyiliğe sevkedip kötülükten men etmesine bağlı. Öyle kuvvetli bir vecibe ki Müslüman ondan vazgeçemez, terkedemez, erteleyemez. En sıkıntılı hallerde, darda, zorda, yolda, savaşta, hasta yatağında dahi Rabbiyle irtibatını kesemez.
   
Büyüklerimiz ''namaz, insanı yolda komaz'' diye tarif ederler ki kabirde kandil, sıratta yoldaş, mahşerde nur olur. Madem alnındaki secde izinden tanınacaksa mümin, nefes alıp verdikçe evvel vaktinde farzlarını yerine getirmeli, nafilelerle kendi derecesini yükseltmeye bakmalı. Önce namaz diyebilmeli ve namazı önceleyen evlatlar yetiştirebilmeli.

Bu gece inşAllah Berat Gecesi’ni idrak ederken bu hususları aklımızda bulunduralım, namazımızı biraz daha yakından tanıyalım, dostluk kuralım inşAllah.

Selametle kalınız. 

1 Nisan 2016 Cuma

Ne yapacağını bilsen de bazen bilmiyorsun aslında. “Bilmek” yapılması gereken işi eyleme dökebilmek demek olmuyor. 

İnsan esas mücadeleyi kendisine karşı veriyor. İçinde güçlü kuvvetli, mangal yürekli babayiğit bir nefis yaşatıyor, onu besliyor büyütüyor, ona “ben” diyor, ve nihai düşmanını böylelikle kendisi meydana getirmiş oluyor. Bir noktada, bu içindeki babayiğitin aslında gerçekleri, doğruları temsil etmediğini fark ediyor; ve ona karşı koyabilmek için bir savunma sistemi geliştirmemiş olduğunu görüyor. Bu durumda işte ne yapılması gerektiğini bilmek bir işe yaramıyor, zira yapılması gereken işi yapacak mekanizmalar nâmevcut. 

Her zaman içinden bir Seyit Onbaşı çıkaramıyorsun, her zaman doğru olanı yapmak konusunda tutarlı olamıyorsun, her zaman içindeki düşmanı yenemiyorsun. Öyle bir an geliyor ki bu dünyevî ihtiraslar karşısında ahlakî değerleri korumak uğruna verilen bir savaş olmaktan çıkıp, bir varoluş mücadelesine dönüşüyor. Çünkü muharebelerin neticeleri artık karakterinde çentikler açıyor. Kazanılan bir muharebe seni eskisinden çok daha ileriye götürürken, kaybedilen muharebe eskisinden çok daha ağır kayıplar verdiriyor. Biraz geç oluyor ama, bunun bir hayat-memat meselesi olduğunu anlıyorsun nihayet. 

Önceleri tekil amaçlar olarak gördüğün affetmek, hoşgörmek, merhamet göstermek, empati kurmak gibi muharebelerin esasında büyük ve topyekün bir savaşın ufak parçaları olduğunu görüyorsun. Hiç bitmeyen, sürekli tekrarlanan bir savaş. Kendine karşı bir savaş. 

Bu savaşta içindeki düşmana teçhizat ve mühimmat sağlayan kişiler birden gözünde birincil hedefler olmaktan düşüp figüranlara dönüşüyor. Zira sen bu odakları hedef haline getirmiş, destekledikleri iç düşmanı fark etmemiştin. Oysa hepsini tek tek sniperlara vurdursan da, esas düşman ayakta kalacaktı, ve başka yardımcıları çıkacaktı. 

Yüzü olmayan, sesi olmayan, kimliği olmayan figüranlar. 

Daha geriden bir haberci yetişiyor nefes nefese; sana kendi içlerinden bir ses getiriyor: sen de bir figüran olabilirsin bir başka savaşta. 

Bu bilgiyle cephelerin artıyor; hem kendi savaşını savaşmalı, hem figüran olmamalısın asla. 

Büyük bir kahramanlığa soyunuyorsun. Ama güçlü olmak bunu gerektirir zaten...

21 Mart 2016 Pazartesi

   Bir selam ile ıssız çöllere can suyu yürür de nice yıllar sürecek ahbaplıklar kurulur. Aradaki buzları sessiz sedasız eritmeye de kapalı kapıları usulünce açıvermeye de yeter. Dar zamanlarda Hızır gibi yetişip müşgilleri çözmeye de. Benim elimden, dilimden, ticaretimden ve niyetimden dahi kimseye en ufak bir zarar ziyan ilişmez anlamına gelen sağlam bir mühürdür. Anlamı idrak edilmiş selam, müminlerin birbiri üzerindeki haklarından biri olup, bunu gözetmeyen Efendimiz (s.a.v.) tarafından cimri addedilmiştir. Bunun da bir adabı vardır ki, riayet edene ne mutlu. Binitli yayaya, yaya oturana, az olan çok olana yani topluluğa "Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun" diyerek selamın en güzelini verir. Kalbi ferahlayan muhatap mukabelede bulununca muhabbet artar, güven tazelenir, amaç hasıl olur.

   Selam; emniyet vadisinden esen huzur ve selamet rayihalarıdır ki insanlığa şifadır. Öyle itibarlıdır ki birine selam gönderildi mi başüstünde taşınır ve emanet yerine ulaştırılır. Önce selam sonra kelam düsturunca hareket etmek usuldendir ki dostluklar ziyadeleşir, yollar genişler, işler kolaylaşır. Selam vermeyen adamdan sayılmazken; selamı sabahı kesen kimseyle etraflıca konuşulur, sebebi öğrenilir ve iş tatlıya bağlanır. Vefasızlığın kol gezdiği bu zamanda şahsiyetli bir selam bin hatır yapar.
    
    Dünyanın keşmekeşliği ve fitnesinden bunalan mümin Ya Selam'ın emniyetine iltica eder. Yaşadığı sürece insan kardeşleriyle güven ve barışı tesis ve temin etmenin tohumlarını arar durur. Bunu dert edinenlerden samimi bir selam ile başlayanlar iki cihanda kazananlardan olacaktır inşallah. Bu kuvvetli sünneti yaşayan ve yayanlardan olmak temennisiyle.
       
   Amin. 

28 Ocak 2016 Perşembe

Dua, en koyu yalnızlığında şefkatli seccadene sığınıp yakarışların; kapıların birer birer yüzüne kapandığında yegane güvenebildiğin o en kudretli kapıyı edebiyle çalışındır. Sağdan soldan medet beklemeyip, kimselere şikayetlenmeyip ancak Rabbine halini arzetmendir. İstiğfarla başlanır, salavatla bezenir, hamdeleyle taçlanır ve gözyaşıyla sunulur.

Gönüllere inşirah veren, katı kalpleri yumuşatan, kötülüğe kalkan olandır. Oruçlunun kurumuş dudaklarında, misafirin memnuniyetinde, ana babanın sevincinde, mazlumun ahında, hastanın iniltisinde saklıdır. Seher vakti, ezan bitimi, namaz sonu, cuma günü daha bir makbuldür. Yaşantınızın her anına sızar, dilinizi tatlandırır, muhatabınızı size ısındırır. Yolcunuzu selametle uğurlar, sevimli yavrunuza zihin açıklığı dilersiniz. Bir bardak soğuk sudan sonra ''su gibi aziz ol'' diyerek teşekkür eder, göz aydınlığı hanımınızı Allah'a emanet edersiniz.
     
İnsanın en önemli anlarını kıymetlendirir sevdiklerinin içten duaları. Hayat arkadaşınızla kıyılan nikahınızda, yeni bir can dünyaya getirdiğinizde, nihayet başınızı sokacak bir çatınız olduğunda dostların temennileri en değerli hediyedir. Paylaşılan sofralar Halil İbrahim bereketinde olsun diye yemek duası, çatlamış topraklar suya kansın diye yağmur duası, sabah tezgah açılırken esnafın yüzü gülsün diye pazar duası toplu aminlerin birbirine karıştığı zamanlardır. Akıllı müslüman evvela kendini dünyaya getiren ana babasından, emek veren hocasından, ilim irfan ehlinden hayır dua almasını bilendir. Yuva kuracaklar, askere gidecekler, gurbete çıkacaklar, iş kuracaklar sevip saydığı büyüklerinin hem gönlünü hem duasını alırlar.
     

Hayıflanmak yerine şayet biraz dikkatle bakmayı bilirsen görürsün ki; sen unutmuş olsan da kabul edilmiş dualarının neticesidir çoğu yaşadıkların. Belki seneler evvel kalbinin en rikkatli anında dilinden dökülüverenler aslında şimdinin gerçekleridir. O halde ey muhterem kardeşim, duanda ne heddini aş ne de eksiklik yap. Ve sen unutsan da senin münacaatını asla geri çevirmeyecek El-Mucib olan Rabbine yönel ve hamd et.