10 Nisan 2015 Cuma

Ağzımızdan çıkan kelimeler görünseydi, kağıdın üzerindeki gibi, ya da ekrandaki... o zaman minik siyah harfciklerin dudaklarımızdan çıkar çıkmaz yerlere saçıldığını görebilirdik. Kaldırımlarda, sokaklarda, evlerde, arabalarda ayaklarımızı koyacak yer bulamazdık harf kalabalığından. Süpür süpür bitmezdi. Sonra, dağlar kadar harfi atacak yer bulamazdık. Harf yığınları olurdu her yerde. Hayat durur, insanlar hiçbir şey yapamaz olurdu, harf denizlerinde yüzmek zorunda kalırdık. Sokaklara çıkamaz olurduk. Küresel kriz başgösterir, acil kriz masaları oluşturulur, çözüm için uzman ekipler kafa çalıştırmaya başlardı. Kimse kimseyle konuşamaz hale gelir, insanlar iletişim kurabilmek için başka yollar arardı. Konuşmalar, şarkılar, bağırışlar, konserler, mitingler, haberler, radyolar, televizyonlar susunca kuşların ve ağaçların, rüzgârın ve dalgaların, nefeslerin ve adımların seslerini duymaya başlardık. Kendi seslerimizden başka sesler olduğunu fark edince dinler, dinledikçe de düşünürdük.

Neticede iki seçeneğimiz olduğunu görürdük; susmak ve dinlemek. Her yeri kaplayan dinlenmemiş kelime dağlarını temizlemenin tek yolu, susmak ve dinlemek olurdu. Kulaklarımızı elektrikli süpürgeler gibi kullanıp söylenmiş bütün cümleleri dinleyerek her yeri temizler, kendi ağzımızdan çıkmamış, başkalarının kurduğu cümlelerin de anlamlı olduğunu hayretler içinde fark ederdik. Bu inanılmaz keşif bizi daha çok dinlemeye sevk eder, dinledikçe de daha çok susar, kendi sessizliğimizi diğerlerinin seslerini duymak için bir araç olarak kullanırdık. Böylelikle giderek gereksiz sesler azalır, bu kadar harf kalabalığı seyrelir, sadece kıymetli olanlar duyulur olurdu.

O zaman konuştuğumuzda sanki sessize alınmış televizyon ekranındaki karakterler gibi sadece ağzımızı oynatıyormuş gibi hissetmezdik. Duyulduğumuzu ve dinlendiğimizi bilirdik. Bu bilgi, bizi söylenmeye değer cümleler kurmaya yönlendirirdi. Sessizliğimiz de sesimiz de kıymetli olur, hayatımıza ve başka hayatlara anlam katardı. Düşüncelerimiz, kelime olup şekil almaktan memnun olurdu.

Sonra, dışarıdaki sesleri duymamıza engel olan kafamızın içindeki gürültü azalır, görüşümüzü engelleyen harf yığınları olmayınca da etrafımızı daha net görebilirdik. Zaman yavaşlar, hayat belirsizliğinden kurtulur, ve duyduklarımızı, gördüklerimizi gerçekten algılamaya başlardık.

Bu algı, aslında çöp evlerde yaşadığımızı acımasızca yüzümüze çarpardı. Biriktirdiklerimizin içinde boğulduğumuzu, dinlemeyi ve söylemeyi bilmeyişimizin hayatımızı çarpıttığını ve gözlerimize bir idraksizlik perdesi çektiğini bir hayret nidası eşliğinde fark eder, bu nidanın sonuna koyduğumuz ünlemler hoyrat birer kılıç gibi kendimizi bağladığımız ipleri kesiverirdi.     


Özgür olurduk işte. Fena mı olurdu...

1 yorum: