Ağzımızdan çıkan kelimeler görünseydi,
kağıdın üzerindeki gibi, ya da ekrandaki... o zaman minik siyah harfciklerin
dudaklarımızdan çıkar çıkmaz yerlere saçıldığını görebilirdik. Kaldırımlarda,
sokaklarda, evlerde, arabalarda ayaklarımızı koyacak yer bulamazdık harf
kalabalığından. Süpür süpür bitmezdi. Sonra, dağlar kadar harfi atacak yer
bulamazdık. Harf yığınları olurdu her yerde. Hayat durur, insanlar hiçbir şey
yapamaz olurdu, harf denizlerinde yüzmek zorunda kalırdık. Sokaklara çıkamaz
olurduk. Küresel kriz başgösterir, acil kriz masaları oluşturulur, çözüm için
uzman ekipler kafa çalıştırmaya başlardı. Kimse kimseyle konuşamaz hale gelir,
insanlar iletişim kurabilmek için başka yollar arardı. Konuşmalar, şarkılar, bağırışlar,
konserler, mitingler, haberler, radyolar, televizyonlar susunca kuşların ve ağaçların,
rüzgârın ve dalgaların, nefeslerin ve adımların seslerini duymaya başlardık.
Kendi seslerimizden başka sesler olduğunu fark edince dinler, dinledikçe de düşünürdük.
Neticede iki seçeneğimiz olduğunu
görürdük; susmak ve dinlemek. Her yeri kaplayan dinlenmemiş kelime dağlarını
temizlemenin tek yolu, susmak ve dinlemek olurdu. Kulaklarımızı elektrikli süpürgeler
gibi kullanıp söylenmiş bütün cümleleri dinleyerek her yeri temizler, kendi ağzımızdan
çıkmamış, başkalarının kurduğu cümlelerin de anlamlı olduğunu hayretler içinde
fark ederdik. Bu inanılmaz keşif bizi daha çok dinlemeye sevk eder, dinledikçe
de daha çok susar, kendi sessizliğimizi diğerlerinin seslerini duymak için bir
araç olarak kullanırdık. Böylelikle giderek gereksiz sesler azalır, bu kadar
harf kalabalığı seyrelir, sadece kıymetli olanlar duyulur olurdu.
O zaman konuştuğumuzda sanki
sessize alınmış televizyon ekranındaki karakterler gibi sadece ağzımızı oynatıyormuş
gibi hissetmezdik. Duyulduğumuzu ve dinlendiğimizi bilirdik. Bu bilgi, bizi söylenmeye
değer cümleler kurmaya yönlendirirdi. Sessizliğimiz de sesimiz de kıymetli
olur, hayatımıza ve başka hayatlara anlam katardı. Düşüncelerimiz, kelime olup şekil
almaktan memnun olurdu.
Sonra, dışarıdaki sesleri duymamıza
engel olan kafamızın içindeki gürültü azalır, görüşümüzü engelleyen harf yığınları
olmayınca da etrafımızı daha net görebilirdik. Zaman yavaşlar, hayat belirsizliğinden
kurtulur, ve duyduklarımızı, gördüklerimizi gerçekten algılamaya başlardık.
Bu algı, aslında çöp evlerde yaşadığımızı
acımasızca yüzümüze çarpardı. Biriktirdiklerimizin içinde boğulduğumuzu,
dinlemeyi ve söylemeyi bilmeyişimizin hayatımızı çarpıttığını ve gözlerimize
bir idraksizlik perdesi çektiğini bir hayret nidası eşliğinde fark eder, bu
nidanın sonuna koyduğumuz ünlemler hoyrat birer kılıç gibi kendimizi bağladığımız
ipleri kesiverirdi.
Özgür olurduk işte. Fena mı
olurdu...
Çok güzel bir yazı emeğinize sağlık....
YanıtlaSil