27 Mart 2015 Cuma

"Gönülden kopan bir söz insanı üç kış ısıtmaya yeter." (Çin atasözü)

     
      Merhaba,

      İncitmekten çekinenlere... 

    Küçük bir hikayeyle başlıyoruz bugün, konumuz "kaçanlar" ya da "kaçırdıklarımız." Belki de her şey doğru açıdan bakmakla ilgili, doğru şeyi görmekle ilgili... ya da en azından doğru şeyi görmeyi ümit etmek, gözlerini doğru şeyi aramak için kullanmak... 

   Alıntıladığımız hikaye ile yazının geri kalanındakiler farklı kişiler tarafından yazıldı, sunuldu. Geçen ayki gibi, farklı ağızlardan konuştuk, ya da farklı çiçeklerden bal aldık. Önemli olan nokta, başka başka kişilerin aynı dertler etrafında dönmesi değil mi? Eğer herkes benzer şeylerden muzdarip ise, şartları değiştirmek gerekmez mi? Siz neden muzdaripsiniz? Okuyacağınız satırlardaki duyguları paylaşıyor musunuz? Soru soralım, kendimize, başkalarına... Konuşalım, düşünelim, arayalım, bulalım. 

     Buyurun, herkes kendi aklıyla düşünsün kendi görmek istediklerini...  




       
≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈

Dostuma ve Dostluğuna
       
       Çölde yolculuk eden iki arkadaş hakkında bir hikaye anlatılır.

Yolculuğun bir aşamasında iki arkadaş tartışırlar biri ötekine bir tokat atar. Tokadı yiyenin canı çok yanar ama tek kelime etmez ve kum üzerine şu sözleri yazar:

‘BUGÜN EN İYİ ARKADAŞIM BANA BİR TOKAT ATTI.’

Yıkanabilecekleri bir vahaya rastlayana dek yürümeyi sürdürürler. Tokadı yiyen yıkanırken bir batağa saplanır, boğulmak üzereyken arkadaşı tarafından kurtarılır. Boğulmak üzere olan arkadaş tam kurtulduktan sonra bir kaya parçası üzerine şu sözleri kazır:

‘BUGÜN EN İYİ ARKADAŞIM BENİM HAYATIMI KURTARDI.’

Tokadı vuran ve sonra arkadaşının hayatını kurtaran kişi ona şöyle der; “Senin canını yaktığımda bunu kum üzerine yazdın ama şimdi kayaya kazıyorsun. NEDEN?”

Öbür arkadaş ona şöyle cevap verir: “Biri bizi incittiğinde bunu kum üzerine yazmalıyız ki bağışlama rüzgarı estiğinde onu silebilsin. Ama biri bize İYİ bir şey yaparsa onu kayaya kazımalı ki onu hiçbir rüzgar yok etmesin.” 


≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈    

     Bir yarış başladı, daha çok tüketmek icin daha çoğuna sahip olmak üzerine. Hızlandıkça hayat hoyratlaştı herkes. Hızla giden bir araçta nasıl seçilebilir ki yol kenarındaki menekşe. İnceliklerimizi unuttuk, o hızla.
  
   Oğlum bir gün bana: “Anne, uzun süredir konuşurken gözlerime bakmıyorsun.” dediğinde afallamıştım. Bu hayhuyun arasında nasıl da farkedememiştim. Kursları, ödevleri, ütülü gömlekleri, temiz nevresimleri, ayakkabasının derdine düşmüşken ben, on yaşındaki evladım ilgi açlığı çekiyormuş demek. En derin yerimden vurmuştu bu sitem beni. Günlerce düşünüp durmuştum nasılını, niçinini. Bu şehir, bu telaş yutmuş muydu beni de? Demek eşyaya ve düzene itina gösterirken, asıl olanı ıskalamıştım.


    Bu çark nasıl acımasızdı ve nasıl da tüketiyordu bizleri, içimizdeki güzellikleri. Nicedir ilgi, sevgi, latife çekilmişti aramızdan. Sanki darılıp ıssız yerlere kaçmışlardı. Gücendiren bizdik onları. Can kulağıyla dinlemeyip, gönül gözüyle bakamayan zavallı insancıkların gözleri vitrinlerde ve kulakları mesaj sinyallerinde takılı kalmıştı. Bir duvarın mı yada bir insanın mı yanından geçtiğimizi bilemez olmuştuk. “Lütfen, rica ederim, buyrun,” tedavülden kalkmıştı çoktan çünkü duyunca şaşırıyor olmuştuk. Bir karganın cevizi kırmak için defalarca ağaçtan bırakışını, bir kedinin güneşte mutlu yatışını, bir balarısının çiçekteki zerafetini izleyecek sabrımız kalmamıştı.


     Çıkın sokağa ve kulak kabartın etrafa. Duyduğunuz kelimeleri listeleyin, çıkarın, bölün hatta çarpın. “Satın almalıyım, mutlaka yemeliyim, giymeliyim,” ya da “kafam attı, gıcık oldum, çok ezik” türünden laflar neredeyse vird olmuş dilimize. Küpte ne varsa dışına o sızarmış ya... Kaldırımda yürürken karşıdan gelene yol vermek, garsona siz diye hitap etmek, kasiyere teşekkür etmek nadirattan sayılıyor artık. Ambulansa yol vermeyen zorbaları konu bile etmeyelim lütfen.


    Kadıköy-Eminönü vapurunda tenha bir köşede iki genç kız,  yanlarına otururken müsaade istememe şaşırmışlardı da hangi noktalara geldiğimizi epey düşünmüştüm dalgaları seyderken. Biraz yavaşlamalıydık, tüm yaratılmışları sevgiyle kucaklayabilmek ve paylarına düşen ihtimamı gösterebilmek için sadeleşmeliydik.  Sönmeye yüz tutmuş aşk ile şevki harlandırmalıydık. Sıcacık sohbetlerle birbirimizi ısıtmalı ve muhabbet türküleri mırıldanmalıydık...

≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈

    Bir hikayeyle başladık, bir alıntıyla bitirelim. Dünyanın hızına "DUR!" demek isteyen bir başka gönülden gelsin...

"Daha net görebilseydim, daha yavaş olsaydım... 

Her şey bu kadar hızlı geçip gitmiyor olsaydı sanki hızlı tren penceresinden bakarmış gibi, bütün kareler saniyeler içinde kaybolup gitmeseydi, hüküm sürseydi görüntüler... kıymetli anlamlı olsaydı herşey her an.

Ben, bu yığılmayı bu hızı hoş karşılamıyorum. Kafam karışıyor. Dünyanın böyle değersiz böyle geçici böyle yalan olduğunu görmek çok güvensizleştirici. Bir şey yaşıyor ve unutuyorsun bir an sonra. Tüketiyorsun hayatı.

Kurduğum cümlelerle o hızla akan görüntülerden bazılarını yakalayıp sabitlemeye çalışıyorum, yaptığım bu. Görmeye çalışıyorum. “DUR!” Sana bakacağım. Seni göreceğim. 

Fırtına var dışarıda, kar tipi... aklım kaldırımlarda. Yürüsem. Şimdi bomboştur yollar bu saatte bir köpek bile yoktur bu havada. Adımlarımı yere bastıkça bastıkça şehrimin bana gülümsediğini hissetsem. Var olduğumu hatırlasam. Her adımda büyük mesafelerin küçük adımlarla katedildiğini yeniden anlasam tecrübe etsem. Attığım her adımda güçlensem. Aldığım nefesin işe yaradığını görsem. Duysam."


   Selametle....

≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈
    

   İzlemeli: "Her Çocuk Özeldir"



17 Mart 2015 Salı

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla... Asra yemin olsun ki, insan mutlaka ziyandadır. Ancak iman edenler, salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye eden ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır. 
(Asr Suresi) 

≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈


Sultan

Seçkin
Bir kimse değilim
İsmimin baş harfleri acz tutuyor
Bağışlanmamı dilerim

Sana zorsa bırak yanayım
Kolaysa esirgeme

Hayat bir boş rüyaymış
Geçen ibadetler özürlü
Eski günahlar dipdiri
Seçkin bir kimse değilim
İsmimin baş harflerinde kimliğim
Bağışlanmamı dilerim

Sana zorsa yanmaya razıyım
Kolaysa affı esirgeme

Hayat boş geçti
Geri kalan korkulu
Her adımın dolu olsa 
İşe yaramaz katında
Biliyorum
Bağışlanmamı diliyorum


A. Cahit Zarifoğlu



 ≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈

Hiç tükenmeyeceğini sandığımız zaman hazinesinin dibi göründüğündedir pişmanlık.

Kendine yakıştıramadığın işler yaptığındadır.

Bir anlık öfkene yenik düştüğünde...

Nefsinin kahkahalarını işittiğinde...

Ya da başaramadığında, güçsüz kaldığında, zannettiğin kadar kavi olamadığında...

İçindeki ses senin duymak istemediğin şeyler söylediğinde, dahası sen onun haklı olduğunu bildiğinde.

Senin içindedir, ta içinde.

Başkası ise pişmanlığının öznesi, onun gözlerinde değil fakat aynaya baktığında kendi gözlerinde gördüğündedir; dönüştüğün kişide, yeni kimliğinde.

Artık sırtında taşımak zorunda olduğun yükün, senin cezan, hatanın neticesi.

Pişmanlık...

Ve bir adım ötesi; pişmanlığının idrak edilmemesi. Kabul görmemesi. Önemsenmemesi. Kendi ellerinle kazdın bu kuyuyu kendine, çıkmak için kimseden yardım isteyemeyeceğini bilmelisin. Kendi hatanın cezasını, pişmanlığınla çekmelisin.

Kırdığın kalpler Allaha bağlı direk, kesintisiz bir hat ile. Seninki de bağlı, ama kendi affını dilemeden önce o kırıkları onarman gerek artık. Hattını zayıflattın...

Affedilmek için önce affetmek gerekir. Lakin kullar, kendi nefsaniyetleri içinde, Yaratıcıları kadar affedici olamazlar. Nasıl affedileceksin?

Kendini nasıl affedeceksin?

Ya hangisi daha kötü: Pişmanlık duymanı gerektirecek bir şey yapmak mı, pişmanlık duymak mı, yoksa pişmanlık duyman gerekirken bunun farkında olmamak mı? Af dilemen gerekirken kendini pir-i pak sanmak mı? Yaptığın hatadan mı, hatayı fark etmeyişinden mi daha çok müteessir olmalısın?

Suçu hep kendine mi aramalısın? Kendine kabahat bulmak mı daha acımasızca, yoksa kabahatini görmemek mi?

Sorular... sorular... cevaplar değişir. Hissedilen şey değişmez. O içindeki ağır hüzün seninledir artık. 

İşte böyle, pişmanlık... alnına çalınan bir leke, yüzünde bir yara izi, kırık bir kol, kesik bir bacak, ya da ağarmış saçlar ve zayıf kemikler... ihtiyarlık misali, pişmanlık her yerini sarıp seni ele geçirdi, geri gelmeyecek artık gidenler. Ellerinle itelediklerin... göz göre göre, bile bile harcadığın, tükettiğin zamanın gibi.

≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈

Zamanın bolluğu seni yanıltmıştır, peki ya darlığı? Sıkışmışlık, her şeye yetişememek ve zamana karşı yarış da bir o kadar tehlikelidir esasen. Telaş ve koşuşturma arasında boğulurken, nefes alman zorlaşacak ve belki de sonunu hesab edemediğin adımlar atacaksın. Hayatının en önemli kararlarındaki hatalarına sebeb, kendini köşeye sıkışmış hissetmen olacak. Baskı altındaki sen doğru oturup eğri konuşacak, belki de sadece üç beş dakika sonrası kendine yakıştıramadığın sözler sarfedeceksin. Bu çağın hastalığı endişe ve kaygıların arttıkça normal davranabilme özelliğini yitirebilirsin. Hele de sana emanet olarak verilmiş evladının ''Anne, lütfen biraz sakin olur musun?'' ikazıyla karşılaştığında afallama sırası sendedir. Ya da sekiz yaşındaki afacan karşına geçip ''Anne, beş yaşındayken halıya bal döküp şekil çizdiğimde neden o kadar kızgın görünüyordun?'' cümlesi vicdan azabı eşliğinde buruk bir gülümsemeye yol açar.

Gece başını yastığa koyduğunda ''ne olurdu şu tarla yüzünden halamla kötü olmasaydım; eşimi annesinden sebeb darıltmasaydım; gürültü yüzünden üst komşumu sıkıştırmasaydım; bugün müşteriye defolu mal satmasaydım...'' gibisinden uzayan keşkelerle boğuşmak ne kadar yorucu. Hayat hikayelerini ibret nazarıyla dinlersen şayet, ademoğlu ya diken batası dilinden ya kör olası inadından ya da incir çekirdeğini doldurmayan şeylerden sebeb hayıflanır, kahırlanır da velakin fayda etmez artık. Üstad Necip Fazıl'ın muhteşem ifadesiyle; ''Sonunda eyvah diyeceğin şeye başında eyvallah deme. Pişman ol fakat pişman ölme....''

Yapıp ettiklerinin yanında bir de elinde imkan varken yapamadıklarına dövünürsün. Yaralı bir gönlü avutamadınsa, bir kalp sızısını dindiremedinse, bir garibin önünden öylece geçip gittinse, haksızlığa karşı sustunsa, kötülüğe geçit verdinse, insanlığın selameti için çırpınmadınsa ve hiç olmazsa dua etmedinse otur ve kendine ağla. Ağla ki belki affolunursun.

≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈

Ey Can,
Ruhun ve bedenin kimi zaman dünyanın hayhuyundan yorgun düşer de dengen bozulursa acele etme. Evvela senden yaşça ve yolca büyüklerinin limanına sığın; onlarla istişare et ve bu güzel insanlara danış. Özüne ve sözüne güvendiğin dostlarınla dertleş, halleş. Sevdiklerinde gözünü gönlünü dinlendir. Bismillah de ve yola düş. Şayet dirilerin nefesi seni selamete çıkarmamışsa yolunu bir kabristana düşür de toprağın bağrından gelen sesleri dinle. Bak İmam Gazali sana sesleniyor; ''Mezardakilerin pişman oldukları şeyler için, dünyadakiler birbirini kırıp geçiriyor.''