Merhaba,
Yeni gelinlere, eski gelinlere, kendisi
eski gelin olup gelini yeni olanlara, ve iki kadının birden kıymetlisi olup ne
yapacağını şaşıran
kafası karışık beylere...
Ateşe
yaklaşan pervane misali,
dokunanı yakan bir konuyla karşınızdayız
bu ay. Ucu sonu olmayan, çektikçe uzayan, uzadıkça insanı yoran; malum ve meşhur “gelin-kaynana”
münasebeti. Rivayetlerle, önyargılarla örülü bir perdeyi aralayalım hep
beraber...
Herkesin
evlenirken geçtiği bir yol yeni bir
ailenin mensubu olmak. Herkesin kendine göre yaşadığı
uyum seyri, zorlukları, kolaylıkları, bu seyrin ne kadar süreceği.
Yeni insanların isimlerini öğrenmek
gibi; yeni ailenin alışkanlıklarını, konuştukları
dili öğrenmek; yeni bir ülkeye
gitmek gibi. Heyecan verici tarafları da var, ürkütücü tarafları da. Baba
evinde çok normal karşılanan şeylerin,
yeni evde şaşkınlıkla, dahası ayıplanmayla karşılanması, ya da tam
tersi; hatta pişen yemeğe
konan tuz miktarı, yağ çeşidi,
bulaşık makinesinin dizilişine
varıncaya kadar; her şey değişik.
Alışmak gerek, anlamak gerek.
Bu anlama seyri için kendine biraz zaman tanımak gerek, yeni aileye de biraz
zaman tanımak gerek; çünkü yeni gelin de, en az yeni aile kadar değişik
bir unsur, değişikliklerini
kendiyle beraber getiren. Ya kayınvalidenin, eskilerin deyimiyle daha hoşça “hanım
anne”nin pişirdiği
tereyağlı makarna yerine
zeytinyağlısını seviyorsa?
Salataya limon yerine sirke koyuyorsa? Dolmaya kimyon, çorbaya yumurtalı
terbiye sevmiyorsa? Ya yeni hanım anne, “aman banane onu mu düşüneceğim
alışmak zorunda nasıl olsa”
nevinden bir tavır içindeyse?
Gelin-kayınvalide
ilişkisi yıllar yılı bilinir;
tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan misali, gelin mi sorun çıkarır
kayınvalide mi bir türlü cevaplanamaz. Geline de bir dokunsanız kayınvalideye
de, bin ah işitirsiniz. İkisinin
de sayıp dökecek derdi çoktur diğerinden.
Hayatlarını büyük ölçüde paylaşan –mesafeler
olsa da olmasa da- birlikte yaşayan
bu insanların alıp veremediği
nedir? Düşünelim şöyle
bir; gözümüzü birine dikip yeterince uzun bakarsak neticede eksik gedik çıkar;
oturması, kalkması, konuşması,
hatta gülmesi bile batmaya başlar.
Varlığı bile kızmamıza yeter.
Oysa sorun nedir aslında acaba? Bir anne oğlunu
da kızını da yuvasını kursun, mutlu olsun diye evlendirir; peki peri masalı
nerede bitip kabus nerede başlar?
Neden başlar?
Yeni
geldiği evde güleryüz ve anlayışla
muamele gören bir gelin neden terslensin? Yeni gelininden güleryüz ve anlayış gören
bir hanım anne neden o gelinine sert davransın? Mantıken bir sebep yok, eğer
kişiyi motive eden “ben çektim
o da çeksin” nevinden bir anlamsız intikam hissi; ya da “babaannem anneme çektirdi,
o da bana çektirecek” şeklinde bir önyargı
yoksa; ki malesef bu iki his de birçok kadının içinde saklı, ve yeri geldiğinde
kendini gösteriyor. Biricik oğlunu
kendi elleriyle seçtiği kızla evlendiren bir
anne bile hiçbir zaman gelininin oğluna
layık olduğuna kani olamıyor; kendi
oğlullarından sevgi ve bağlılık
bekleyen bir gelin de kendi eşinin
de bir annesi olduğunu ve benzer bir sevgi
ve bağlılığı
hak ettiğini düşünemiyor.
Hep bir diş bileme, her lafın altında
bir iğne arama, iyi taraflarını
görmeye çalışmaktansa hatasını bulup çıkarma
gayreti, kişinin iç huzurunu
engelleyen bir şuuraltı gıcırtısı sürüp
gidiyor. Karşısındaki eşinin
annesiymiş, ya da oğlunun
eşiymiş, ne
gam! Adamcağız arada kalıyormuş, çocuklar
etkileniyormuş, ne yapalım! Sağın
solun da kışkırtmasıyla, seviyeler düşüp
ayar kaçıyor...
Bir
büyüğümüz “asrın hastalığı”
diyor günümüzde bu gelin-kayınvalide arasında yaşanan
sıkıntıların; daha da ötesi, bugünün gelinlerinin “istemezük”çülüğünün
geldiği nokta için. Aslında artık
en haşin kayınvalideler bile ne
yapacağını şaşırdı.
Minnacık çekirdek ailelere meraklı olmamız; bir milim düzen bozulmasına, birkaç
yoruma, nasihate tahammülsüzleşmemiz
sebep mi sonuç mu, ya da her ikisi de mi içinde bulunduğumuz
toplumsal çöküş için? İnsanların
bireyselciliklerinin ucu, saygıyı muhabbeti kaybedip yerine bencilliği
koyduğumuzun ispatı, aile değerlerimizin
yok oluşunun neticesidir genel
olarak gençlerin umursamaz, ters tavrı… “Sabır denen bir şey
vardı eskiden, hatır için sineye çekme, problem çıkarma değil
burnunun ucunu gösteren problemin çözümü olma gayreti, evin içinde huzur ve
muhabbet kaynağı olma uğraşı
vardı kadınların” diyor aynı büyüğümüz
konuşmasına devam ederken. En
temiz aile kızı bile gelin olduğunda
kurt adama dönüşüyor nedense şimdi.
Kendi ailesine gösterdiği güleryüz ve muhabbetin
bir zerresi bile beyinin ailesine layık olamıyor; kayın-aile evin dışında,
sohbetin dışında, gönlün dışında…
uzakta uzakta, uzakta kalsın isteniyor. Hani akıl danışmak,
günlük hayatı paylaşmak falan bir tarafa, önem
arz eden hadiseler bile sonradan haber veriliyor, o da artık icab ettiği için.
Daha hanım annenin ne tür bir tavır içinde olacağı
bile belli olmadan, neme lazım diye kapının önüne atılıveriyor. “Ben kendimi sağlama
alayım da, sonra tepeme çıkmasın, onunla mı uğraşacağım”
diye, “amaan ne işi varmış
benim evimde” diye, ayıptan günahtan sakınmadan, ana hakkı baba hakkı demeden,
kendinin de bir gün anne olabileceğini,
kendi gelininden de benzer bir davranış görürse
nasıl hissedeceğini hesap edemeden,
cahilce bir kendini bir şey
zannedişle, bir kraliçe edasıyla
dünyaya fildişi kulesinin ta en
tepedeki penceresinden bakarcasına bir hal içerisinde; ve sanki hiçkimse bu
halleri görmüyormuş, anlamıyormuş,
herkes yarım akıllıymış da bir kendisi tam akıllıymış
gibi bir bilmişlikte… Şimdi
bunu okurken hiç kimse canlanmadıysa gözünüzde, çok şanslısınız
demek ki, henüz yirmibirinci yüzyıl uğramamış
ailenize!
Peki
bütün bu bir kamyon laf sadece gelinlere mi? Haksızlık olmasın, bir de klasik
kayınvalide portresi çizelim. En iyi ihtimalle yüzüne gülüp arkadan konuşan,
vatan uğruna ölmeye yeminli bir
kamikaze pilotu misali; ne yapılırsa yapılsın memnun olmamaya ant içmiş,
gelinini ya da gelinlerini beşinci
sınıf vatandaş kategorisinde değerlendiren,
oğluna hayat arkadaşı değil
de kendine ve sülalesine hizmetçi almış
gibi muamele eden, gelinin ailesini de en az kendisi kadar az umursayan, hiçleyen,
dışlayan, ezen ezen ezen...
Olmadı mı? Kendisine iyi davranan, hatırlayan hürmetleyen gelinine fenalıkla
mukabele edip, kendisini umursamayıp burun kıvıran gelinine kraliçe hürmeti gösteren...
Başka? Bizzat kendi öz çocukları
ve gelinleri arasında laf taşıyan,
hatta taşıdığı
laflar gerçek olmak zorunluluğu
arz etmeyen, kendi uydurmalarını birer fitne şaheseri
gibi inşa edip kulaklara fısıldayan;
görmediği bilmediği şeylere
şahitlik iddia eden,
hasbelkader olur da yüzleşildiğinde
de mağdur edebiyatı yapan... Daha
yok mu? Elcağızlarıyla hazırladığı
yemeği dantel örtülü
tepsisinde önüne getiren gelinine inat olsun diye tepsiyi odanın öteki ucuna fırlatan;
aynı tepsiyi gelinden gizlice alıp getiren komşuya
mutfaktaki becerileri için övgüler yağdıran...
Hayattaki yegane amacı oğluyla
gelininin kavga ettiğini görüp keyiflenmek,
hatta ayrılmalarını sağlayıp gelininin makus
talihinden haz almak olan... Koca
sülale iki dudağının arasından çıkacaklara
bakan, asan kesen acımasız töreci çatık kaşlı
asık yüzlü eli değnekli dili zehirli... kayınvalideler
yok mu tanıdığınız bildiğiniz?
Aklınıza kimse gelmedi mi bunları okuyunca? Ne şanslısınız
yine, eğer bu mahiyette kimseyi
tanımıyorsanız. Bunlar hayal ürünü değil
zira, gerçekten tanıdığımız bildiğimiz
insanlar, yaşadığımız
hadiselerin gerçek kahramanları, en azından konu komşu
arkadaşlarımızın hayatlarına açılan
pencerelerden gördüklerimiz hep. Keşke
uyduruyor olsaydık, bir hikaye için karakter geliştiriyor
olsaydık, ve bu karakter çok uç, çok harikulade bir kişilik
olacak olsaydı, bu vasıflar da onun olsaydı... ama bunlar hep gerçek kayınvalideler,
ve belki de onlar yüzünden şimdiki
gelinler bu hale geldiler.
Şimdi
kimse ne alınsın, ne kırılsın, neticede biz de muhtelif rollere bürünmüş
durumdayız kendi hayatımızca; gerek gelin gerek görümce gerek elti gerek yenge
gerek eş gerek kayınvalide gerek
anne... bütün bu rollerin, ve ömrümüz vefa ederse gelecekteki farklı
rollerimizin hakkını verebilmek için adalet ve anlayış
bize yol gösterebilir ancak. O yüzden, olur ya, kızmak yerine herkes bir öz eleştiri
yapsın. Gelin olanlar bir gelin olarak, hanım anne olanlar da hem bir hanım
anne olarak; hem de zamanında gelin olmuş
olarak kendini şöyle bir tartsın, değerlendirsin.
Gelin hanımlar acaba kayınvalideleri pek hoşlarına
gitmeyen bir şey yaptığı ya
da söylediği zaman, bunun sebebinin
gerçekte kendi şahıslarından kaynaklanıyor
olabileceğini hiç düşündü
mü? Henüz genç, hayat tecrübesi az, yürümesi gereken yolu çok olan biri olarak,
büyüklerini kızdıracak bir cahillik yapmış
olamazlar mı gerçekten? Günümüzün icab ettirdiği
birsürü okul okumakla hakiki insan olunamıyor çünkü malesef. Keşke üniversitelerden
adam yetişseydi. O zaman hepimiz
haklı hürmetli insanlar olurduk, kimse de kimseyle çatışmazdı.
Peki kayınvalideler, gelinleri kendilerinden uzak durmak istediği
zaman, acaba kendilerinin farkında olmadan uzaklaştırıcı
bir şeyler yapmış
olabileceği ihtimalini hiç düşündü
mü? Bugünün koşullarında yetişen
bu genç hanımın, eski usullere sığmayacağı,
yeni nesillerle beraber yeni usüller icab edeceği, şimdiki
çocuklara da kendilerine hitab edecek şekilde
davranmak gerektiği; aile huzuru için,
belki zor da olsa değişmek
gerekiyor olabileceği akıllarına geldi mi hiç?
Gelinlerinin aslında kötü biri olmadığını,
sadece yeni nesil bir insan olduğunu
hiç ihtimal dahiline kattılar mı? Kendi gelinliklerini düşündüklerinde,
“ya aslında ben de ayıp etmişim
bazen” dedikleri hiç bir hadise yok mu? Çok mu kusursuzlardı gelin olarak kendi
hanım annelerine karşı? Hanım anneleri onların
yanındayken kendini hep rahat mı hissetti, hizmeti hep tamam, karşılaştığı
hep güleryüz müydü; yoksa evine gitse diye gözünün içine mi bakıldı, gidince de
arkasında rahat bir nefes mi alındı?
Herkes
kendi hesabını bir yapsın kendi kendine...
Problem
varsa çözmek için; en iyisi problem olmadan önüne geçmek için iki tarafın da
yapıcı, örtücü, uzlaşmacı olması gerekiyor. İki
tarafın da, bazen olur ya, yere düşüveren
haklarını almak için eğilmek yerine, dik duruşlarını
muhafaza etmeleri, hak temizlemeyi de Allah’a bırakmaları gerekiyor. Eğer gönül
bozulmaz, duruş eğilmezse,
o hak düştüğü
yerde kalmıyor. Kimsenin kimsenin boğazına
yapışması, kimsenin kimseye
savaş ilan etmesi gerekmiyor.
Ve açıkçası, belki hatanın çoğu
gençlerin ama, telafi için işin çoğu büyüklere
düşüyor. Büyükler büyüklük
edip gencin hatasını örterse, haşinleşmek
yerine affedicilikle muamele ederse, genç de neticede anlıyor, kalkanlarını
indirip kapılarını açıyor. Gerçekten bu kızcağız
aptal değil ya, sadece tecrübesiz.
Herkes hata yapa yapa doğruyu
öğreniyor neticede. Büyükler
o tecrübeleri nasıl kazandı ki başka?
Gençlere
düşen de şu çok
önemli hususu anlamaktır ki; kendi aileleri nasıl kendilerine kıymetliyse, eşlerinin
aileleri de eşlerine kıymetli. Hanımlar
beylerinden kendi anne babalarına her türlü saygı sevgi bekliyor, sohbet
muhabbet hürmet bekliyor, gitmek gelmek el öpmek kayırmak bekliyor; ama sıra
kendilerinin aynı hizmetleri göstermesine geldi mi, birden kesenin ağzı
kapanıveriyor. Hatta kardeş hanımlarından
da aynı hürmet bekleniyor kendi anne babalarına, kardeş
kendi hanımıyla kayın-ailesine fazlaca yakınlık gösterse hemen kaşlar çatılıveriyor...
Olur mu böyle adaletsiz iş? İnsanın
kendini başkalarının yerine
koyabilmesi lazım, başkalarının hissiyatını
anlayabilmesi, o hislerle hislenebilmesi lazım. Müslüman denen kişi
kendi için istediğini başkaları
için istemediği sürece müslüman sayılmaz.
O halde, kişi kendi ailesini nerede
tutuyorsa, eşinin ailesini de orada
tutması lazım ki, gerçek bir müslüman olabilsin. Kızını görmeye gelen annesi
nasıl “kızımın evine gidiyorum” diyebilmeliyse, kayınvalidesi de “oğlumun
evine gidiyorum” diye gönül rahatlığıyla
söyleyebilmeli, kendini hoşgelmiş
hissetmeli; aksi takdirde bir terslik var demektir. Gelin hanım zannetmemeli ki
ailesi huzursuz oldukça eşi
huzurlu olabilsin. Kendi evinde mutluluk isteyen akıllı hanım beyinin ailesini
mutlu eder önce, böylece beyinin gözündeki kıymetini kaybetmez, sevgisini gölgelemez.
Kendi anne babası kendi evinde hoş karşılanmayan
bir erkek vicdanen rahat olabilir mi? Hep ruhuna batan bir diken gibi orada
duracaktır bu pürüz, ve giderek büyüyüp bir çıban haline gelecektir kaçınılmaz
bir şekilde. Kim ister ki
kurmaya çalıştığı
mutlu aile yuvasını riske atmayı, arka planda hep bu huzursuzluk melodisinin çalıp
durmasını, hep bir mevzu olmasını? Sonra, kim emin olabilir günün birinde kendi
yaptıklarının kendisine yapılmayacağından?
Kendine nasıl davranılmasını isterdi, bir düşünmesi
lazım herkesin, sonra da öyle davranması lazım başkalarına.
Bir
müminin hata örtücü olması gerekir; aşikar
gördüğü bir yanlışı
bile görmezden gelmesi, ortaya çıkarmaması, ona binaen hareket etmemesi
gerekir. Yabancılara bile böyle bir örtücülükle yaklaşmak
icab ederken, kendi ailesinden birini ölesiye itelemek bize yakışmaz.
Herşeyden önce, karşımızdakinin
gelinimiz ya da kayınvalidemiz değil,
din kardeşimiz olduğunu
hatırlamak durumundayız. Konuşurken
ya da düşünürken, kayınvalide ya
da gelin başlığı
altında değil; din kardeşi, üzmemiz
durumunda üzerimizde hakkı olacak bir kul başlığı
altında düşünebilirsek, probemin büyük
kısmını çözmüş oluruz. Ayrıca, yaptığımız
her şeyin çocuklarımızca
izlenip kopyalandığının, ve istesek de
istemesek de örnek olduğumuzun hep farkında olmak
zorundayız. Kendimiz genç ve çocuklarımız küçükken onlar için, büyüdüğümüz
ve kayınvalide olduğumuz zaman da gelin ve
damadımız için örnek teşkil ediyoruz, ve onların
da ilerideki hareketlerinden dolaylı olarak sorumluyuz. Bu esasları hatırlamak,
davranışlarımızı doğrultmak
adına yol gösterici olacaktır diye düşünüyoruz.
Hasılı,
iş karşılıklı
anlayış ve fedakarlıkta. Kayınvalide
gelinini anlayacak kıymetleyecek, gelin de bu kıymetin değerini
bilecek, hürmetsizlik etmeyecek. Kimse de aradaki beyefendinin kafasını şişirmeyecek
böylece, herkes için mutlu son! O kadar zor değil
bu. Biraz alışılagelmiş
olmakla beraber yanlış yapılandırılmış kalıpların
dışına çıkmalı, birazcık çaba
sarfetmeli, birazcık kucaklayıcı olmalı, affedici olmalı, karşıdakinin
halinden anlamalı, kendini yerine koymalı, fevri değil
selim huylu olmalı, kul hakkını düşünmeli
gözetmeli... Müslüman ahlakını kuşanmalı
yani.
Selametle
ve huzurla kalınız...
............................................................
Hatice Abla Köşesi
Bu ay bir tarif yerine bir önerimiz, ya da
kabul ederseniz bir ödevimiz var size: Kayınvalidenizden/gelininizden/görümcenizden/eltinizden
yeni bir tarif alıp deneyin, ve kendisine de ikram edin. İçinize dışınıza
şifa olsun...
............................................................
Not: Bu ay bol bol karikatür ve muhtelif işlenmiş resimler kullandık, internette sebil tabi her şey gibi, fakat telif hakkı var ise affola.






Hiç yorum yok:
Yorum Gönder