16 Ekim 2012 Salı


Merhabalar Yeniden,

Evlerin, gönüllerin sultanlarına, toplumun mimarlarına, çocukların annelerine, “bey” lerin “hanım”larına...



“Hanım” kelimesinin kökenine ilişkin bir kıssa anlatılagelir, ta eski Türkler'den kalma. Han, tahtına oturur, eşini yanına oturtur, huzura gelenlere “ben sizin Hanınızım, bu yanımda oturan da benim Hanım” dermiş. Hanım kelimesi oradan intikal etmiş, derler. Türk toplumunda hanımların baş tacı oluşu böylelikle çok eskilere dayanır, İslam kültürüyle harmanlanınca daha da artan bu değer, “hanım”ın kıymetini göklere çıkarır. Gel gör ki şimdi zaman değişti, değerler alt-üst oldu, hanımın yeri neresi, kimseler bilmiyor artık.

Yaz tatiliyle beraber verdiğimiz uzunca aradan sonra, ilk güncellememizi zamane hanımlarına ayıralım diye karar vermiştik blog arkadaşlarımızla, çok şükür nasip oldu. Yoğun programlı, bol koşturmacalı, randevu defterli zamane anneleri olduğumuz için, sokaklara dökülmüş kadınlarımızın hallerini hem anlayıp, hem eleştirmek -belki de özeleştirmek- en normal sayılabilecek işlerden bizim için. Bir çok işi bir arada yapmanın ne kadar yorucu olduğunu, ne kadar zihinsel ve bedensel enerji tükettiğini; okuldan gelen çocuğunu sakince, güleryüzle karşılayabilmenin bile bazen bir meziyete dönüştüğü günlük programı aksatmadan, her işi tıkırında götürmenin bir kadından götürdüklerini bizzat yaşayarak biliyoruz. Iş hayatında değiliz, çalışmıyoruz, ona rağmen anca yetişiyoruz. Ya çalışan kadın ne yapsın? Biz şu halde bile, “bir evde oturabilsem, kafa dinlesem, koşturmadan yetişmeden işimi yapsam” diye hayaller kurarken, hem dışarda sabahtan akşama çalışıp hem de evindeki işine ve çocuklarına yetişmeye çalışan kadıncağız ne yapsın?

Aslında kendi kendimize yaptığımız bir şey bu; kendi üstümüze aldığımız bir yük. Sanki gelişmişlik, modernlik icabı böyle kan ter içinde kalmak zorundaymış gibi kadın. Hani, birtakım karmaşık fikirsizlik yumakları neticesinde “geri kalmışlık” damgası yiyen eski usullerimiz, dinimizin gerekleri var ya, onlara azıcık baksak, başımıza bu işleri açmayacağız, sakin sakin gül gibi yaşayıp gideceğiz, bir elimiz yağda, bir elimiz balda.

Islam'da kadının eve hapsedildiği, özgürlüğünün kısıtlandığı, ekonomik açıdan bağımlı olduğundan falan bahsedip durur ya bilmeden konuşanlar; aksine. İslam'da kadın çalışabilir, kazanabilir, kazandıklarının tasarrufu kendisine aittir, ayrıca eşi ona bakmakla yükümlüdür, ev işi bile yapmak zorunda değildir, eğer kadının canı iş yapmak istemiyorsa eşi ev işleri için hizmetçi tutmakla yükümlüdür; eğer kadın kendi çocuğunu emzirmek istemiyorsa eşi süt anne için finansman sağlamakla yükümlüdür; eğer kadın dul kalırsa ya da kendine bakacak bir eşi yoksa, babası abisi dayısı amcası, ya da en yakın akrabası olan erkek kimse, ona bakmakla yükümlüdür. Kadın çok zengin, erkek fakir olsa bile, erkek yine de kadına bakmak zorundadır. Tabi ki bu kurallar, kadınların korunması için var; erkeklerin hayatını zehir etmek için değil. Zaten İslam ahlakı ile ahlaklanan bir kadın bu kuralların suyunu çıkarıp kendini rezil etmez. Fakat demek istediğimiz o ki, kadın İslam'da şımartılıyor, “sen sultan ol, keyfine bak” deniyor. Bunu derken maksat “senin aklın ermez, otur oturduğun yerde” değil, “kafan gönlün rahat olsun ki gelecek nesilleri sağlam yetiştir, sen toplumun mimarı, sahibisin, kıymetlisin” demektir. Zaten dinimizde kadın eğitimli olur, eğitimli bir kafa da ev rutininden bunalır, dinimiz evin bitmek tükenmek bilmeyen öğütücü iş temposuna mahkum etmez kadını. Islam'da kadın hırpalanmaz, el üstünde tutulur.

Hepimiz biliyoruz, gidip acımasız çalışma koşullarında kafa ve beden çürütüp aldığı maaşı da bakıcı ya da yuvalara veren kadınları. Bunda hiç bir mantık var mı? Ev ekonomisine katkı, günümüzdeki geçim zorlukları, mecburiyetler var, tabi ki, hiçbirimiz Ay'da yaşamıyoruz bunların farkındayız. Dediğimiz gibi kadın çalışabilir, bir mahzur yoktur, fakat çalışma koşulları kadın bünyesine göre tanzim edilmelidir. Aşırı stresli, aşırı yorucu, çok uzun çalışma saatleri olan, fiziksel güç gerektiren işlerde değil de, titiz çalışma isteyen, incelik, dikkat isteyen, daha hafif çalışma saatleri olan, fiziken daha az yorucu, kadının aynı zamanda bir ev kadını ve anne olduğunu ve esas enerji ve mesaisini çocuklarına ayırması gerektiğini unutmayan çalışma koşullarında çalışması gerekir. Iş dünyasında kadın erkek eşitliği denen şey ancak emeğin karşılığını eşit almak konusunda söz konusu olmalıdır, her işi hem kadınların hem erkeklerin aynı koşullarda yapması demek değildir. Kadının erkeklerinki gibi ağır koşullarda çalışmaması gerektiğini söylemek de kesinlikle ayrımcı bir söylem değil, aksine kadın haklarını gözeten bir söylemdir.

Daha derin bir planda düşünürsek görürüz ki bugüne kadar erkek egemen toplumda kadının kenara itildiği, hayattan koparıldığı, eve hapsedildiği düşüncesi hakimdi. Şimdiyse yıllardır uygulanan kadını güya modernlik adı altında sokağa atmak, kadını bir görsel “şey” haline getirmek, örtülü kadının bile görünürde örtülü olmakla beraber, davranış olarak zihniyet olarak edep olarak örtüsüzleştirmek, açmak, saçmak planları meyvelerini verdi, ve kadın tuhaf, cinsler arası bir insana dönüştü. Örtülü örtüsüz farkı yok; erkeklerle olan diyaloglar ölçüsüz, sokaklardaki hareketler ölçüsüz, edep minimum seviyede, kendi hakkını savunmak “çemkirmek” şekline dönüşmüş, doğru tesettür hala ona tutunmaya çalışan birkaç kişinin elinden de kayıp gidiyor sanki yavaş yavaş. Yani ki, dışarıdaki değil, içerideki tesettür kalktı, davranışlardaki tesettür kayboldu. Kadını erkeklerin zorlu çalışma koşullarında çırpınmak zorunda bırakan, bu parçalayıcı çarkların içine atan zihniyetle, tesettürlü kadına çaktırmadan tesettürünü kaybettiren zihniyet aynıdır. Maksat da aynıdır; hangi inanca mensup olduğu çok önemli değil; kadını bozup toplumu bozmak. Zaten kadını bozunca toplumun sağlam kalması imkansız hale gelir. Toplumun sağlığı için kadının sağlıklı olması gerekir. Bunun için kadınların hem evde hem de dışarıdaki koşullarının insanileştirilmesi, edebileştirilmesi gerekir.

Çalışma hayatındaki kadınların koşullarının iyileştirilmesi için katedilmesi gereken çok uzun bir yol var. O bir yana. Gerek gönüllü işler olsun, gerek evin ihtiyaçları, çocukların okul-doktor-kurs-sosyal faaliyet-gezme-alışverişleri olsun, gerek sosyal ilişkiler çerçevesinde aile ziyaretleri, arayıp sormalar, davete icabet etmeler ya da davet etmeler olsun; bir yapılacak işler çokgeninde köşe kapmaca oynayan, çalışmayan ama başını kaşıyacak vakti kalmayan günümüz ahtapot annelerinin hali de bir yana... Sabah gerine gerine kalkıp, süslenip püslenip, hizmetçisine talimatları verip kendini dışarı atan, o vitrin senin bu kafe benim gezen, yegane vazifesi keyfine bakmak olan “modern” kadın ise başka bir yana. O kadından çok fazla bahsetmek de istemiyoruz, zaten nerde, neden, nasıl hata yaptığı malum. Zengin, hırslı, kıskanma duygusu olmayan, yanındaki kadının elinde yüzünde anneliğinin, evinin izlerini görmek istemeyen “modern” erkekus türünün talebi neticesinde arza sunulmuş bir kadın modeli. Evle hizmetçiler, çocuklarla dadılar ilgilenebilir. Kadın kocasının kolunda bir barbi olarak görünmek için mevcuttur... Bu varoluş şekli de elbet bir gün yanlışlığını ispat edecektir.

Kur'an-ı Kerim'de kadının nasıl olması gerektiğine dair bir çok kıssalar, Cennet Kadınları tabir edilen validelerimizin hayatlarından kesitler vardır ki, hepimize örnek olması gerekir. Hazreti Hacer'in İbrahim (a.s.) kendisini küçük bebeğiyle çölün ortasında bıraktığında sorduğu bir soru vardır ki, ders olarak okutulmaktadır: Valide Hacer “bunu sana Allah mı emretti?” demiştir, kocası onu minik bir bebekle çölde bırakıp gitmek üzereyken. İbrahim (a.s.) yol boyunca, oraya varıncaya dek sessiz kalmış, durumu nasıl açıklayabileceğini bilememişken, Hacer Validemiz bir Peygamber olan kocasını bu dehşetli durumdan kurtarırcasına, kendisi bir ölümcül bir belirsizliğin ortasına atılırken bile eşinin işini kolaylaştıran inanılmaz bir anlayışla sormuştur bu soruyu. Allah istiyorsa Peygamber yapmak zorundadır, ve Eş de buna razı olacaktır. Hz. İbrahim eşinin basiretini gördükten sonra dönüp gidebilmiş, Allah'ın emrine uyabilmiştir. Neticesi Zemzem, Mekke, Kabe, Hacc'dır; Hz. İbrahim'e ve ailesine binlerce yıldır her namazda salat-u selam getiren milyonlarca Müslümandır; ve Hacer bu kadar milyon Müslümana anne olmuştur.

Yıllar sonra Hz. İbrahim oğlu Hz. İsmail'i Mekke'de ziyarete geldiğinde evine uğramış, oğlu evde yokken hanımıyla sohbet etmiş, hanımı maddi sıkıntılardan, ev hallerinden, darlıktan şikayet edip durunca da, oğluna “kapının eşiğini değiştir” diye bir not bırakmıştır. Durumu anlayan Hz. İsmail, babası gibi bir peygamberdir, ve peygamberler dahil her erkeğin “sağlam eşik” olacak bir eşe ihtiyacı vardır. Hz. İsmail babasının sözünü tutmuş, o hanımından ayrılıp başka bir hanımla evlenmiş, ve bu hanım o mübarek babanın onayını almıştır.

Bu örneklerden anlaşılan, gerçek bir kadının nasıl üstün yaratılışta olduğu, nasıl her şeyin temeli olduğu, nasıl paha biçilmez bir öneme haiz olduğu... geri dönelim şimdi, bugüne. Arkadaşımız dökmüş içini, çalışan çalışmayan kadın ne yapıyor, anlatıvermiş bir çırpıda. Aynen aktarıyoruz, kıyaslayalım şu bahsettiğimiz örneklerle, kendimizle:


“Eşimizi, çocuğumuzu uğurladık mı hemen dışarı atmalıyız kendimizi. Vitrinlere şöyle bir bakmalı, ihtiyaç olmasa da yeni bir etek almalı, kalabalıkları yara yara ilerlemeliyiz. Yeni açılan mağazaları keşfetmeli, gezmekten yorulmalıyız. Eyvah, çocukların dönüş saati! Nefes nefese de olsa yetiştik ya eve, çok şükür. Çocuklar bilgisayar oynarken, alelacele yetiştiririz yemeği nasılsa. Olmadı, dışarıdan getirtiriz. Her gün yemek pişirmek zor iş zaten. Fazla pişirip, yaşlı ve hasta komşuya bir tabak vermek annelerimizin meziyetiydi. Biz 'modern hanımlar' onu unutalı çok oldu.
    Hızlı yaşa, hayata karış sloganlarıyla istikametini şaşıran hanımlar sevdikleriyle dertleşmeye, çocuklarına masal anlatmaya, komşusuyla kahve içmeye, eşine çay uzatırken gülümsemeye pek hevesli olmuyor.
    Bu koşturmacayı, bu meşguliyetlerimizi durup gözden geçirsek belki de gereksizleri süzmeyi başarabileceğiz. Kendimizi de sevdiklerimizi de hafifleteceğiz. Böylece ellerimizle yaptığımız cevizli kek ve sıkma portakal suyundan oluşan mütebessim sofraya çocuklarımızın arkadaşlarını da davet edeceğiz. Havasız alış veriş merkezlerindeki buluşmalarımıza da veda edeceğiz.
    Evlerimiz, cennetimiz, sığındığımız liman bizim...”

   Çok da fazla bir şey söylemeye gerek kalmadı artık değil mi... Selametle kalınız.

------------------

      Hatice Abla Köşesi
      
         Kurumuş peyniriniz mi var,hemen çatalla ezin.Biraz biber salçası,varsa dövülmüş ceviz,zeytinyağı,bir kaç diş sarmısakla iyice karıştırın.Bir tutam kimyon ilavesiyle nefis bir kahvaltılık size...Afiyet olsun...



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder