Merhaba,
Güneşe bakıp zamanı, yıldızlara bakıp yönünü tayin edebilen, rüzgarın
nefesini, dalların sesini, bülbülün şakımasını dinleyen; kedinin mırmırına,
kelebeğin rengine hayran olan, toprağın, börtü böceğin dilinden anlayan
erdemli, bilge, güzel insanların; şairlerin, sanatçıların, yazarların, ilim ve
tefekkür adamlarının neşvü nema bulmasına imkan sağlayan mekanlar, evler
ve şehirler kuranlara…
Bu ayki konumuzu “şehir ve mimari” olarak belirledik; biraz üstünde
durunca baktık ki aslında çok geniş bir konu, en azından iki aya bölmeye karar
verdik. Özetleyici bir cümle ile: “eski kentlerin neden daha insani, daha huzur
verici olduğu; şimdiki yapılaşmanın geldiği rahatsız edici durum, ve temiz bir
ahlak ile temiz bir ortamda yaşamak isteyen küçük ve sıradan insanlar olarak bu
durumun bize hissettirdikleri” diyebiliriz. Teknik ve sanatsal yönleriyle bizi
çok aşan bir konu olabilir, ama biz büyük şehir mağdurları olarak bu vaziyetten
direk etkilenen bir kesimdeniz ve içimizde biriken, söylenmeyi bekleyen
cümleler var. Önce eski, sonra yeni inşallah. Başlayalım, Bismillah...
İnsan yüzlü şehirler, insan kokan evler... Tavanları kalem işli,
dolapları oymalı, kapısı tokmaklı, sofası sedirli evler. Safranbolu, Beypazarı,
Cumalıkızık, Odunpazarı en meşhurları. Geçmişte kalan bu şaheserleri
birer müze gibi gezeriz ancak diyorsanız yanılıyorsunuz. Çok şükür ki az
da olsa aramızda halen gerçek mimarlar var ve bu güzellikleri şimdiye
aktarma gayretindeler. Belki de biz talep etmeyi bilmiyoruz yada dayatılanı
çarçabuk kabulleniyoruz. “İdeal” diye pazarlanan kibrit kutularını,
zerafete, estetiğe tercih ediyoruz. Kendisi nefes alırken içinde oturan insanın
ruhuna da nefes aldıran bir Safranbolu evinde kaldıysanız mesela, bilirsiniz;
girdiniz mi çıkmak istemezsiniz, o küçük pencerelerden gördüğünüz dünya ne
kadar başka bir dünyadır, evin içindeki hayat ne kadar başka bir hayattır. Tadı
damağınızda kalır. Gece evin kendisiyle birlikte uyuduğunuz uyku, sizi başka
biri olduğunuz bir sabaha uyandırır…
Ecdadımız köylerde çınarların, kavakların arasında beyaz
badanalı kerpiç evleriyle; şehirlerde rengarenk çiçekli türlü türlü meyve
ağaçlı bahçeler arasında ahşap cumbalı evleriyle bir cennet inşa etmişler.
Ruhu, aklı, gönlü, gözleri hatta mideleri besleyen tüm güzellik ve unsurları
bir arada toplamayı, tutmayı başaran bu dünya tasavvuru; elbette canlı, neşeli,
emin, sağlam ve aklı selim sahibi insanlardan oluşan bir medeniyet kurmuş. Dağa
taşa saygılı, yamaca eğime uyumlu, yöre malzemeleriyle tasarruflu, sahibinin
ihtiyacını karşılayarak mantıklı, birkaç katlı olmasıyla mütevazi, hayat ve
avlusuyla havadar, aynileşmeyerek de her birinin ruhu ve kişiliği olan bu
güzelim evler, taşıdığı meziyetleri elbet içinde yaşayanlara da bir ayna misali
yansıtır. Ve inşa ettiğimiz şey ev değil aslında hayatımızdır,
ilişkilerimizdir.
Bahçeden topladıklarıyla salçasını, tarhanasını, reçelini imece
usulu hazırlayan annesinden yardımlaşmayı; sabah namazıyla güne başlayan
dedesinden çalışkanlığı, çardak altında kahvesini içerek dinlenen babasından
alın terini; komşunun güneşini-gölgesini-manzarasını hesaplayarak evini inşa
eden amcasından kul hakkını; çiçekle-böcekle, dağ-taşla konuşan ninesinden tüm
yaratılmışlara saygıyı görerek büyüyen çocuklar... yazın sıcağında dereye
girerek serinleyen, kağıttan gemilerini yarıştıran, kumdan kalelerine
bakıp gözleri parlayan, dutu-kirazı-eriği dalından toplayan, geceleri
yıldızları seyrederek uyuyan, ebe-sobe derken kurt gibi acıkan ve evde ne
piştiyse hiç itiraz etmeden yiyen sağlıklı çocuklar... sokakta, mahallede
herkesin çocuklara göz kulak olduğunu bildiği için huzur içinde işini
gücünü yetiştiren anneler... torunlarını bir söğüdün altından izlerken fasulye
ayıklayan nineler...
Ayşe’nin kınası, Osman’ın sünneti, Hasan’ın düğünü, Zehra
Teyze’nin mevlidi için tüm mahalleli seferber olur... Dulu, yetimi, darda
kalanı sarıp sarmalanır. Yazın bahçelerde ayranla, limonatayla başlayan şen
şakrak sohbetler, kışın soba-şömine başında buharı tüten kestanelerle uzar gider...
Misafirlerin ağırlanması, şerbetlerin ikramı, kazanların kaynaması, eğlencelerin
bir kaç güne yayılması evlerin - bahçelerin genişliği hem
de mahallelinin gönlünün ferahlığıyla mümkündür. İşte paylaşarak
acısını azaltan, sevinçlerini de çoğaltan mahalle kardadır.
Mahalleye kimin girdiği-çıktığı, taşınanı, ev alanı, kiralayanı muhtarla
birlikte tüm büyükler tarafından dikkatlice takip edilir. Hırlısı-hırsızı,
yamuk yapanı derhal derdest edilir, asla göz açtırılmaz. Asayiş berkemal...
Birbirini tanıyan, bilen, hayatı diğerleri için kolaylaştıran;
yaratılışının gereğini/gerçeğini unutmayan; toprağa yakın, toprak gibi yaşayan
insanlar için hayat da bir zorluklar silsilesi olmaktan çıkmış, başa gelenler
gönül huzurunun hava yastığı tarafından yumuşatılmıştır. Depresyon icad
edilmemiş, can sıkıntısı günlük hayata sızacak boşluk bulamamış, zihinler açık,
gönüller ferahtır. Aşağı çevrilen bakışlar toprağı, yukarı çevrilenler
gökyüzünü görebilmekte; kulakları sürekli tırmalayan motor sesleri namevcut
olup kuş sesleri kesintisiz duyulabilmekte; derin bir nefes alındığında
akciğerler oksijenle dolmakta, burun ahşap-yeşillik-sabun-çiçek kokularıyla
mest olmaktadır...
Eski şehirlerdeki düzen, toplumun içinde yeri olan, mevcudiyeti
tanınmış bir bireyin kurduğu bir düzendir. Rahmetli Bilge Mimar Turgut Cansever
bunu uzun uzun anlatır kitaplarında, söyleşilerinde. Bir kent merkezi, ya da
mahalle merkezi devlet tarafından inşa edilir, gerisini halk kendi kaidesine
göre tanzim eder; binaların nasıl olması gerektiğini, kullanılacak malzemeyi,
iklimsel ve coğrafi şartlara göre mimarlar ve inşaatı yapan kalfalar belirler,
yeni inşa edilen her bina bölgenin genel mimarisine uygun, kimseyi ezmeyen
üzmeyen, doğal ve insani duruma zıt gitmeyen şekilde inşa edilir. Çevreye ve o
çevrenin içindeki diğer tüm canlılara, o hayat halkasını paylaşan herkese ve
her şeye saygı belirleyiciliği olan esas unsurdur. Yaratılmışlar alemindeki
yerini bildi mi insan, işgalcilik, bencillik, benmerkezcilik yapmaktan kaçınır.
Öyle olunca, ihtiyacı için icab eden kadar yer kaplar, orayı da diğer
yaratılmışlarla paylaşır. İçinde bulunduğu dünyayla barış halinde, itiş
kakışsız, onurlu bir varoluş halinde, olması gerektiği gibi yaşar. Böyle
oluşturulmuş bir mahallede yaşayan bir insanın ruhen çıkmazlara düşmesi,
kaybolması, yalnızlaşması, yabancılaşması söz konusu olamaz. Bu tür bir ortamda
büyüyen çocuk kendisine ve dünyaya dair sağlam bir mevcudiyet bilinciyle büyür.
O zaman kapıları kilitlemeye de gerek kalmaz, “dışarısı” ile ilgili herhangibir
endişe duymaya da. Tüm bunların, şimdi bize hayal gelen bu hayatın mümkün ve
sürdürülebilir olduğunu; dahası, doğru yaşayış şekli olduğunu ecdadımız
yüzlerce yıl boyunca kanıtlamıştır.
Ecdadımızdan, eski şehirlerden, eski mahallelerden
bahsetmişken... yazılarımızda da, yaşayışımızda da sık sık geçmişe vurgu
yapıyoruz, ama bu nostaljik bir durum olarak düşünülmemeli. Geçmişimizde
gördüğümüz manzara, şimdimizde gördüğümüz manzaradan daha insani, daha güzel
değil mi? Biz bir çevre duyarlılığı içinde, doğaya yakın, ruhen geniş yaşamak
istediğimiz, şimdiki bu sıkışıklıktan bunaldığımız için sürekli nereden
geldiğimizi düşünüyor, irdeliyoruz. Yazlıkta sessiz ve tenha günler geçirdikten
sonra şehire alışamamak gibi; sıkışık trafikte bunaldığımız bir anda çocukların
bahçede toprakla çakılla oynarken nasıl mutlu olduklarını hatırlamak ve
gülümsemek gibi... o hissettiğimiz ferahlık hatıralarda kalmasın istiyoruz.
Köyde büyükleri olan, şehir dışında kaçacak bir yeri olan, en azından Pazar
günü pikniğe giden herkes bilir bahçeye salınan çocukların saatlerce en basit
bir dal parçasıyla, kenarda duran bir traktörle, bir el arabasıyla, ağaçlardan
mahsül toplamaya yarayan sırt küfesiyle bıkmadan usanmadan nasıl oynadıklarını;
ipad laptop falan filan akıllarının ucundan geçmeden, toza topağa bulana bulana
nasıl mutlu olduklarını, şakaklarından akan ter damlalarının yüzlerindeki tozun
içinde açtığı minik kanalları, o kanalların çocuğun kahkahalarıyla hafifçe
eğilip bükülmesini, ağaçların altında çınlayan çocuk seslerinin kuş seslerine
karışmaşını, gözlerini kapatıp dünyanın o en güzel senfonisini dinlemenin
verdiği rahatlığı... öndeki minibüsün egsoz dumanı alır gözlerini açınca. Korna
sesleri, asık suratlar, arka koltukta sıkılmış çocuklar, yolun iki yanında
binalar, binalar, binalar.... Ama bu bir dahaki ayın konusu inşallah.
Selametle kalınız...
*************************************
Hatice Abla Köşesi
Kış aylarındayız, her iki cümleden biri “bu öksürük de bir türlü
geçmedi” oluyor haliyle. Hatice Ablamızın kendisi de rahatsız bu ara, Allah
şifalar versin. Biz de geçenlerde bir öksürük çayı öğrendik, denedik iyi de
geliyor gerçekten. Çok basit: bir tutam ısırgan, bir tutam ezilmiş meyan kökü,
termosa koyup üzerine kaynar su döküyor ve bekletiyorsunuz; beş-on dakika
yeter. Bardağa süzüp, içine biraz da bal koyabilirsiniz tercihe bağlı olarak.
Öksürüğü ciddi şekilde rahatlatıyor, ısırganın kokusu biraz nahoş olmakla
beraber, çayın tadı güzel, bizim ufaklıklar da içebildiğine göre herkes içer!
Şifa Allah’tan.












