14 Aralık 2012 Cuma


Merhaba,

Güneşe bakıp zamanı, yıldızlara bakıp yönünü tayin edebilen, rüzgarın nefesini, dalların sesini, bülbülün şakımasını dinleyen; kedinin mırmırına, kelebeğin rengine hayran olan, toprağın, börtü böceğin dilinden anlayan erdemli, bilge, güzel insanların; şairlerin, sanatçıların, yazarların, ilim ve tefekkür adamlarının neşvü nema bulmasına imkan sağlayan mekanlar, evler ve şehirler kuranlara…

Bu ayki konumuzu “şehir ve mimari” olarak belirledik; biraz üstünde durunca baktık ki aslında çok geniş bir konu, en azından iki aya bölmeye karar verdik. Özetleyici bir cümle ile: “eski kentlerin neden daha insani, daha huzur verici olduğu; şimdiki yapılaşmanın geldiği rahatsız edici durum, ve temiz bir ahlak ile temiz bir ortamda yaşamak isteyen küçük ve sıradan insanlar olarak bu durumun bize hissettirdikleri” diyebiliriz. Teknik ve sanatsal yönleriyle bizi çok aşan bir konu olabilir, ama biz büyük şehir mağdurları olarak bu vaziyetten direk etkilenen bir kesimdeniz ve içimizde biriken, söylenmeyi bekleyen cümleler var. Önce eski, sonra yeni inşallah. Başlayalım, Bismillah...



İnsan yüzlü şehirler, insan kokan evler... Tavanları kalem işli, dolapları oymalı, kapısı tokmaklı, sofası sedirli evler. Safranbolu, Beypazarı, Cumalıkızık, Odunpazarı en meşhurları. Geçmişte kalan bu şaheserleri birer müze gibi gezeriz ancak diyorsanız yanılıyorsunuz. Çok şükür ki az da olsa aramızda halen gerçek mimarlar var ve bu güzellikleri şimdiye aktarma gayretindeler. Belki de biz talep etmeyi bilmiyoruz yada dayatılanı çarçabuk  kabulleniyoruz. “İdeal” diye pazarlanan kibrit kutularını, zerafete, estetiğe tercih ediyoruz. Kendisi nefes alırken içinde oturan insanın ruhuna da nefes aldıran bir Safranbolu evinde kaldıysanız mesela, bilirsiniz; girdiniz mi çıkmak istemezsiniz, o küçük pencerelerden gördüğünüz dünya ne kadar başka bir dünyadır, evin içindeki hayat ne kadar başka bir hayattır. Tadı damağınızda kalır. Gece evin kendisiyle birlikte uyuduğunuz uyku, sizi başka biri olduğunuz bir sabaha uyandırır…

Ecdadımız  köylerde çınarların, kavakların arasında beyaz badanalı kerpiç evleriyle; şehirlerde rengarenk çiçekli türlü türlü meyve ağaçlı bahçeler arasında ahşap cumbalı evleriyle bir cennet inşa etmişler. Ruhu, aklı, gönlü, gözleri hatta mideleri besleyen tüm güzellik ve unsurları bir arada toplamayı, tutmayı başaran bu dünya tasavvuru; elbette canlı, neşeli, emin, sağlam ve aklı selim sahibi insanlardan oluşan bir medeniyet kurmuş. Dağa taşa saygılı, yamaca eğime uyumlu, yöre malzemeleriyle tasarruflu, sahibinin ihtiyacını karşılayarak mantıklı, birkaç katlı olmasıyla mütevazi, hayat ve avlusuyla havadar, aynileşmeyerek de her birinin ruhu ve kişiliği olan bu güzelim evler, taşıdığı meziyetleri elbet içinde yaşayanlara da bir ayna misali yansıtır. Ve inşa ettiğimiz şey ev değil aslında hayatımızdır, ilişkilerimizdir.

Bahçeden topladıklarıyla salçasını, tarhanasını, reçelini imece usulu hazırlayan annesinden yardımlaşmayı; sabah namazıyla güne başlayan dedesinden çalışkanlığı, çardak altında kahvesini içerek dinlenen babasından alın terini; komşunun güneşini-gölgesini-manzarasını hesaplayarak evini inşa eden amcasından kul hakkını; çiçekle-böcekle, dağ-taşla konuşan ninesinden tüm yaratılmışlara saygıyı görerek büyüyen çocuklar... yazın sıcağında dereye girerek serinleyen, kağıttan  gemilerini yarıştıran, kumdan kalelerine bakıp gözleri parlayan, dutu-kirazı-eriği dalından toplayan, geceleri yıldızları seyrederek uyuyan, ebe-sobe derken kurt gibi acıkan ve evde ne piştiyse hiç itiraz etmeden yiyen sağlıklı çocuklar... sokakta, mahallede herkesin çocuklara göz kulak olduğunu bildiği için huzur içinde işini gücünü yetiştiren anneler... torunlarını bir söğüdün altından izlerken fasulye ayıklayan  nineler...

Ayşe’nin kınası, Osman’ın sünneti, Hasan’ın düğünü, Zehra Teyze’nin mevlidi için tüm mahalleli seferber olur... Dulu, yetimi, darda kalanı sarıp sarmalanır. Yazın bahçelerde ayranla, limonatayla başlayan şen şakrak sohbetler, kışın soba-şömine başında buharı tüten kestanelerle uzar gider... Misafirlerin ağırlanması, şerbetlerin ikramı, kazanların kaynaması, eğlencelerin bir kaç güne yayılması evlerin - bahçelerin genişliği hem de mahallelinin gönlünün ferahlığıyla mümkündür. İşte paylaşarak acısını azaltan, sevinçlerini de çoğaltan  mahalle kardadır. Mahalleye kimin girdiği-çıktığı, taşınanı, ev alanı, kiralayanı muhtarla birlikte tüm büyükler tarafından dikkatlice takip edilir. Hırlısı-hırsızı, yamuk yapanı derhal derdest edilir, asla göz açtırılmaz. Asayiş berkemal...

Birbirini tanıyan, bilen, hayatı diğerleri için kolaylaştıran; yaratılışının gereğini/gerçeğini unutmayan; toprağa yakın, toprak gibi yaşayan insanlar için hayat da bir zorluklar silsilesi olmaktan çıkmış, başa gelenler gönül huzurunun hava yastığı tarafından yumuşatılmıştır. Depresyon icad edilmemiş, can sıkıntısı günlük hayata sızacak boşluk bulamamış, zihinler açık, gönüller ferahtır. Aşağı çevrilen bakışlar toprağı, yukarı çevrilenler gökyüzünü görebilmekte; kulakları sürekli tırmalayan motor sesleri namevcut olup kuş sesleri kesintisiz duyulabilmekte; derin bir nefes alındığında akciğerler oksijenle dolmakta, burun ahşap-yeşillik-sabun-çiçek kokularıyla mest olmaktadır...

Eski şehirlerdeki düzen, toplumun içinde yeri olan, mevcudiyeti tanınmış bir bireyin kurduğu bir düzendir. Rahmetli Bilge Mimar Turgut Cansever bunu uzun uzun anlatır kitaplarında, söyleşilerinde. Bir kent merkezi, ya da mahalle merkezi devlet tarafından inşa edilir, gerisini halk kendi kaidesine göre tanzim eder; binaların nasıl olması gerektiğini, kullanılacak malzemeyi, iklimsel ve coğrafi şartlara göre mimarlar ve inşaatı yapan kalfalar belirler, yeni inşa edilen her bina bölgenin genel mimarisine uygun, kimseyi ezmeyen üzmeyen, doğal ve insani duruma zıt gitmeyen şekilde inşa edilir. Çevreye ve o çevrenin içindeki diğer tüm canlılara, o hayat halkasını paylaşan herkese ve her şeye saygı belirleyiciliği olan esas unsurdur. Yaratılmışlar alemindeki yerini bildi mi insan, işgalcilik, bencillik, benmerkezcilik yapmaktan kaçınır. Öyle olunca, ihtiyacı için icab eden kadar yer kaplar, orayı da diğer yaratılmışlarla paylaşır. İçinde bulunduğu dünyayla barış halinde, itiş kakışsız, onurlu bir varoluş halinde, olması gerektiği gibi yaşar. Böyle oluşturulmuş bir mahallede yaşayan bir insanın ruhen çıkmazlara düşmesi, kaybolması, yalnızlaşması, yabancılaşması söz konusu olamaz. Bu tür bir ortamda büyüyen çocuk kendisine ve dünyaya dair sağlam bir mevcudiyet bilinciyle büyür. O zaman kapıları kilitlemeye de gerek kalmaz, “dışarısı” ile ilgili herhangibir endişe duymaya da. Tüm bunların, şimdi bize hayal gelen bu hayatın mümkün ve sürdürülebilir olduğunu; dahası, doğru yaşayış şekli olduğunu ecdadımız yüzlerce yıl boyunca kanıtlamıştır.
  
Ecdadımızdan, eski şehirlerden, eski mahallelerden bahsetmişken... yazılarımızda da, yaşayışımızda da sık sık geçmişe vurgu yapıyoruz, ama bu nostaljik bir durum olarak düşünülmemeli. Geçmişimizde gördüğümüz manzara, şimdimizde gördüğümüz manzaradan daha insani, daha güzel değil mi? Biz bir çevre duyarlılığı içinde, doğaya yakın, ruhen geniş yaşamak istediğimiz, şimdiki bu sıkışıklıktan bunaldığımız için sürekli nereden geldiğimizi düşünüyor, irdeliyoruz. Yazlıkta sessiz ve tenha günler geçirdikten sonra şehire alışamamak gibi; sıkışık trafikte bunaldığımız bir anda çocukların bahçede toprakla çakılla oynarken nasıl mutlu olduklarını hatırlamak ve gülümsemek gibi... o hissettiğimiz ferahlık hatıralarda kalmasın istiyoruz. Köyde büyükleri olan, şehir dışında kaçacak bir yeri olan, en azından Pazar günü pikniğe giden herkes bilir bahçeye salınan çocukların saatlerce en basit bir dal parçasıyla, kenarda duran bir traktörle, bir el arabasıyla, ağaçlardan mahsül toplamaya yarayan sırt küfesiyle bıkmadan usanmadan nasıl oynadıklarını; ipad laptop falan filan akıllarının ucundan geçmeden, toza topağa bulana bulana nasıl mutlu olduklarını, şakaklarından akan ter damlalarının yüzlerindeki tozun içinde açtığı minik kanalları, o kanalların çocuğun kahkahalarıyla hafifçe eğilip bükülmesini, ağaçların altında çınlayan çocuk seslerinin kuş seslerine karışmaşını, gözlerini kapatıp dünyanın o en güzel senfonisini dinlemenin verdiği rahatlığı... öndeki minibüsün egsoz dumanı alır gözlerini açınca. Korna sesleri, asık suratlar, arka koltukta sıkılmış çocuklar, yolun iki yanında binalar, binalar, binalar.... Ama bu bir dahaki ayın konusu inşallah.

Selametle kalınız...

*************************************

Hatice Abla Köşesi

Kış aylarındayız, her iki cümleden biri “bu öksürük de bir türlü geçmedi” oluyor haliyle. Hatice Ablamızın kendisi de rahatsız bu ara, Allah şifalar versin. Biz de geçenlerde bir öksürük çayı öğrendik, denedik iyi de geliyor gerçekten. Çok basit: bir tutam ısırgan, bir tutam ezilmiş meyan kökü, termosa koyup üzerine kaynar su döküyor ve bekletiyorsunuz; beş-on dakika yeter. Bardağa süzüp, içine biraz da bal koyabilirsiniz tercihe bağlı olarak. Öksürüğü ciddi şekilde rahatlatıyor, ısırganın kokusu biraz nahoş olmakla beraber, çayın tadı güzel, bizim ufaklıklar da içebildiğine göre herkes içer! Şifa Allah’tan. 

14 Kasım 2012 Çarşamba


Merhaba,

Yeni gelinlere, eski gelinlere, kendisi eski gelin olup gelini yeni olanlara, ve iki kadının birden kıymetlisi olup ne yapacağını şaşıran kafası karışık beylere...

Ateşe yaklaşan pervane misali, dokunanı yakan bir konuyla karşınızdayız bu ay. Ucu sonu olmayan, çektikçe uzayan, uzadıkça insanı yoran; malum ve meşhur “gelin-kaynana” münasebeti. Rivayetlerle, önyargılarla örülü bir perdeyi aralayalım hep beraber...

Herkesin evlenirken geçtiği bir yol yeni bir ailenin mensubu olmak. Herkesin kendine göre yaşadığı uyum seyri, zorlukları, kolaylıkları, bu seyrin ne kadar süreceği. Yeni insanların isimlerini öğrenmek gibi; yeni ailenin alışkanlıklarını, konuştukları dili öğrenmek; yeni bir ülkeye gitmek gibi. Heyecan verici tarafları da var, ürkütücü tarafları da. Baba evinde çok normal karşılanan şeylerin, yeni evde şaşkınlıkla, dahası ayıplanmayla karşılanması, ya da tam tersi; hatta pişen yemeğe konan tuz miktarı, yağ çeşidi, bulaşık makinesinin dizilişine varıncaya kadar; her şey değişik. Alışmak gerek, anlamak gerek. Bu anlama seyri için kendine biraz zaman tanımak gerek, yeni aileye de biraz zaman tanımak gerek; çünkü yeni gelin de, en az yeni aile kadar değişik bir unsur, değişikliklerini kendiyle beraber getiren. Ya kayınvalidenin, eskilerin deyimiyle daha hoşça “hanım anne”nin pişirdiği tereyağlı makarna yerine zeytinyağlısını seviyorsa? Salataya limon yerine sirke koyuyorsa? Dolmaya kimyon, çorbaya yumurtalı terbiye sevmiyorsa? Ya yeni hanım anne, “aman banane onu mu düşüneceğim alışmak zorunda nasıl olsa” nevinden bir tavır içindeyse?

Gelin-kayınvalide ilişkisi yıllar yılı bilinir; tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan misali, gelin mi sorun çıkarır kayınvalide mi bir türlü cevaplanamaz. Geline de bir dokunsanız kayınvalideye de, bin ah işitirsiniz. İkisinin de sayıp dökecek derdi çoktur diğerinden. Hayatlarını büyük ölçüde paylaşan –mesafeler olsa da olmasa da- birlikte yaşayan bu insanların alıp veremediği nedir? Düşünelim şöyle bir; gözümüzü birine dikip yeterince uzun bakarsak neticede eksik gedik çıkar; oturması, kalkması, konuşması, hatta gülmesi bile batmaya başlar. Varlığı bile kızmamıza yeter. Oysa sorun nedir aslında acaba? Bir anne oğlunu da kızını da yuvasını kursun, mutlu olsun diye evlendirir; peki peri masalı nerede bitip kabus nerede başlar? Neden başlar?


Yeni geldiği evde güleryüz ve anlayışla muamele gören bir gelin neden terslensin? Yeni gelininden güleryüz ve anlayış gören bir hanım anne neden o gelinine sert davransın? Mantıken bir sebep yok, eğer kişiyi motive eden “ben çektim o da çeksin” nevinden bir anlamsız intikam hissi; ya da “babaannem anneme çektirdi, o da bana çektirecek” şeklinde bir önyargı yoksa; ki malesef bu iki his de birçok kadının içinde saklı, ve yeri geldiğinde kendini gösteriyor. Biricik oğlunu kendi elleriyle seçtiği kızla evlendiren bir anne bile hiçbir zaman gelininin oğluna layık olduğuna kani olamıyor; kendi oğlullarından sevgi ve bağlılık bekleyen bir gelin de kendi eşinin de bir annesi olduğunu ve benzer bir sevgi ve bağlılığı hak ettiğini düşünemiyor. Hep bir diş bileme, her lafın altında bir iğne arama, iyi taraflarını görmeye çalışmaktansa hatasını bulup çıkarma gayreti, kişinin iç huzurunu engelleyen bir şuuraltı gıcırtısı sürüp gidiyor. Karşısındaki eşinin annesiymiş, ya da oğlunun eşiymiş, ne gam! Adamcağız arada kalıyormuş, çocuklar etkileniyormuş, ne yapalım! Sağın solun da kışkırtmasıyla, seviyeler düşüp ayar kaçıyor...

Bir büyüğümüz “asrın hastalığı” diyor günümüzde bu gelin-kayınvalide arasında yaşanan sıkıntıların; daha da ötesi, bugünün gelinlerinin “istemezük”çülüğünün geldiği nokta için. Aslında artık en haşin kayınvalideler bile ne yapacağını şaşırdı. Minnacık çekirdek ailelere meraklı olmamız; bir milim düzen bozulmasına, birkaç yoruma, nasihate tahammülsüzleşmemiz sebep mi sonuç mu, ya da her ikisi de mi içinde bulunduğumuz toplumsal çöküş için? İnsanların bireyselciliklerinin ucu, saygıyı muhabbeti kaybedip yerine bencilliği koyduğumuzun ispatı, aile değerlerimizin yok oluşunun neticesidir genel olarak gençlerin umursamaz, ters tavrı… “Sabır denen bir şey vardı eskiden, hatır için sineye çekme, problem çıkarma değil burnunun ucunu gösteren problemin çözümü olma gayreti, evin içinde huzur ve muhabbet kaynağı olma uğraşı vardı kadınların” diyor aynı büyüğümüz konuşmasına devam ederken. En temiz aile kızı bile gelin olduğunda kurt adama dönüşüyor nedense şimdi. Kendi ailesine gösterdiği güleryüz ve muhabbetin bir zerresi bile beyinin ailesine layık olamıyor; kayın-aile evin dışında, sohbetin dışında, gönlün dışında… uzakta uzakta, uzakta kalsın isteniyor. Hani akıl danışmak, günlük hayatı paylaşmak falan bir tarafa, önem arz eden hadiseler bile sonradan haber veriliyor, o da artık icab ettiği için. Daha hanım annenin ne tür bir tavır içinde olacağı bile belli olmadan, neme lazım diye kapının önüne atılıveriyor. “Ben kendimi sağlama alayım da, sonra tepeme çıkmasın, onunla mı uğraşacağım” diye, “amaan ne işi varmış benim evimde” diye, ayıptan günahtan sakınmadan, ana hakkı baba hakkı demeden, kendinin de bir gün anne olabileceğini, kendi gelininden de benzer bir davranış görürse nasıl hissedeceğini hesap edemeden, cahilce bir kendini bir şey zannedişle, bir kraliçe edasıyla dünyaya fildişi kulesinin ta en tepedeki penceresinden bakarcasına bir hal içerisinde; ve sanki hiçkimse bu halleri görmüyormuş, anlamıyormuş, herkes yarım akıllıymış da bir kendisi tam akıllıymış gibi bir bilmişlikte… Şimdi bunu okurken hiç kimse canlanmadıysa gözünüzde, çok şanslısınız demek ki, henüz yirmibirinci yüzyıl uğramamış ailenize!

Peki bütün bu bir kamyon laf sadece gelinlere mi? Haksızlık olmasın, bir de klasik kayınvalide portresi çizelim. En iyi ihtimalle yüzüne gülüp arkadan konuşan, vatan uğruna ölmeye yeminli bir kamikaze pilotu misali; ne yapılırsa yapılsın memnun olmamaya ant içmiş, gelinini ya da gelinlerini beşinci sınıf vatandaş kategorisinde değerlendiren, oğluna hayat arkadaşı değil de kendine ve sülalesine hizmetçi almış gibi muamele eden, gelinin ailesini de en az kendisi kadar az umursayan, hiçleyen, dışlayan, ezen ezen ezen... Olmadı mı? Kendisine iyi davranan, hatırlayan hürmetleyen gelinine fenalıkla mukabele edip, kendisini umursamayıp burun kıvıran gelinine kraliçe hürmeti gösteren... Başka? Bizzat kendi öz çocukları ve gelinleri arasında laf taşıyan, hatta taşıdığı laflar gerçek olmak zorunluluğu arz etmeyen, kendi uydurmalarını birer fitne şaheseri gibi inşa edip kulaklara fısıldayan; görmediği bilmediği şeylere şahitlik iddia eden, hasbelkader olur da yüzleşildiğinde de mağdur edebiyatı yapan... Daha yok mu? Elcağızlarıyla hazırladığı yemeği dantel örtülü tepsisinde önüne getiren gelinine inat olsun diye tepsiyi odanın öteki ucuna fırlatan; aynı tepsiyi gelinden gizlice alıp getiren komşuya mutfaktaki becerileri için övgüler yağdıran... Hayattaki yegane amacı oğluyla gelininin kavga ettiğini görüp keyiflenmek, hatta ayrılmalarını sağlayıp gelininin makus talihinden haz almak olan...  Koca sülale iki dudağının arasından çıkacaklara bakan, asan kesen acımasız töreci çatık kaşlı asık yüzlü eli değnekli dili zehirli... kayınvalideler yok mu tanıdığınız bildiğiniz? Aklınıza kimse gelmedi mi bunları okuyunca? Ne şanslısınız yine, eğer bu mahiyette kimseyi tanımıyorsanız. Bunlar hayal ürünü değil zira, gerçekten tanıdığımız bildiğimiz insanlar, yaşadığımız hadiselerin gerçek kahramanları, en azından konu komşu arkadaşlarımızın hayatlarına açılan pencerelerden gördüklerimiz hep. Keşke uyduruyor olsaydık, bir hikaye için karakter geliştiriyor olsaydık, ve bu karakter çok uç, çok harikulade bir kişilik olacak olsaydı, bu vasıflar da onun olsaydı... ama bunlar hep gerçek kayınvalideler, ve belki de onlar yüzünden şimdiki gelinler bu hale geldiler.


Şimdi kimse ne alınsın, ne kırılsın, neticede biz de muhtelif rollere bürünmüş durumdayız kendi hayatımızca; gerek gelin gerek görümce gerek elti gerek yenge gerek eş gerek kayınvalide gerek anne... bütün bu rollerin, ve ömrümüz vefa ederse gelecekteki farklı rollerimizin hakkını verebilmek için adalet ve anlayış bize yol gösterebilir ancak. O yüzden, olur ya, kızmak yerine herkes bir öz eleştiri yapsın. Gelin olanlar bir gelin olarak, hanım anne olanlar da hem bir hanım anne olarak; hem de zamanında gelin olmuş olarak kendini şöyle bir tartsın, değerlendirsin. Gelin hanımlar acaba kayınvalideleri pek hoşlarına gitmeyen bir şey yaptığı ya da söylediği zaman, bunun sebebinin gerçekte kendi şahıslarından kaynaklanıyor olabileceğini hiç düşündü mü? Henüz genç, hayat tecrübesi az, yürümesi gereken yolu çok olan biri olarak, büyüklerini kızdıracak bir cahillik yapmış olamazlar mı gerçekten? Günümüzün icab ettirdiği birsürü okul okumakla hakiki insan olunamıyor çünkü malesef. Keşke üniversitelerden adam yetişseydi. O zaman hepimiz haklı hürmetli insanlar olurduk, kimse de kimseyle çatışmazdı. 



Peki kayınvalideler, gelinleri kendilerinden uzak durmak istediği zaman, acaba kendilerinin farkında olmadan uzaklaştırıcı bir şeyler yapmış olabileceği ihtimalini hiç düşündü mü? Bugünün koşullarında yetişen bu genç hanımın, eski usullere sığmayacağı, yeni nesillerle beraber yeni usüller icab edeceği, şimdiki çocuklara da kendilerine hitab edecek şekilde davranmak gerektiği; aile huzuru için, belki zor da olsa değişmek gerekiyor olabileceği akıllarına geldi mi hiç? Gelinlerinin aslında kötü biri olmadığını, sadece yeni nesil bir insan olduğunu hiç ihtimal dahiline kattılar mı? Kendi gelinliklerini düşündüklerinde, “ya aslında ben de ayıp etmişim bazen” dedikleri hiç bir hadise yok mu? Çok mu kusursuzlardı gelin olarak kendi hanım annelerine karşı? Hanım anneleri onların yanındayken kendini hep rahat mı hissetti, hizmeti hep tamam, karşılaşğı hep güleryüz müydü; yoksa evine gitse diye gözünün içine mi bakıldı, gidince de arkasında rahat bir nefes mi alındı?

Herkes kendi hesabını bir yapsın kendi kendine...  

Problem varsa çözmek için; en iyisi problem olmadan önüne geçmek için iki tarafın da yapıcı, örtücü, uzlaşmacı olması gerekiyor. İki tarafın da, bazen olur ya, yere düşüveren haklarını almak için eğilmek yerine, dik duruşlarını muhafaza etmeleri, hak temizlemeyi de Allah’a bırakmaları gerekiyor. Eğer gönül bozulmaz, duruş eğilmezse, o hak düşğü yerde kalmıyor. Kimsenin kimsenin boğazına yapışması, kimsenin kimseye savaş ilan etmesi gerekmiyor. Ve açıkçası, belki hatanın çoğu gençlerin ama, telafi için işin çoğu büyüklere düşüyor. Büyükler büyüklük edip gencin hatasını örterse, haşinleşmek yerine affedicilikle muamele ederse, genç de neticede anlıyor, kalkanlarını indirip kapılarını açıyor. Gerçekten bu kızcağız aptal değil ya, sadece tecrübesiz. Herkes hata yapa yapa doğruyu öğreniyor neticede. Büyükler o tecrübeleri nasıl kazandı ki başka?

Gençlere düşen de şu çok önemli hususu anlamaktır ki; kendi aileleri nasıl kendilerine kıymetliyse, eşlerinin aileleri de eşlerine kıymetli. Hanımlar beylerinden kendi anne babalarına her türlü saygı sevgi bekliyor, sohbet muhabbet hürmet bekliyor, gitmek gelmek el öpmek kayırmak bekliyor; ama sıra kendilerinin aynı hizmetleri göstermesine geldi mi, birden kesenin ağzı kapanıveriyor. Hatta kardeş hanımlarından da aynı hürmet bekleniyor kendi anne babalarına, kardeş kendi hanımıyla kayın-ailesine fazlaca yakınlık gösterse hemen kaşlar çatılıveriyor... Olur mu böyle adaletsiz iş? İnsanın kendini başkalarının yerine koyabilmesi lazım, başkalarının hissiyatını anlayabilmesi, o hislerle hislenebilmesi lazım. Müslüman denen kişi kendi için istediğini başkaları için istemediği sürece müslüman sayılmaz. O halde, kişi kendi ailesini nerede tutuyorsa, eşinin ailesini de orada tutması lazım ki, gerçek bir müslüman olabilsin. Kızını görmeye gelen annesi nasıl “kızımın evine gidiyorum” diyebilmeliyse, kayınvalidesi de “oğlumun evine gidiyorum” diye gönül rahatlığıyla söyleyebilmeli, kendini hoşgelmiş hissetmeli; aksi takdirde bir terslik var demektir. Gelin hanım zannetmemeli ki ailesi huzursuz oldukça eşi huzurlu olabilsin. Kendi evinde mutluluk isteyen akıllı hanım beyinin ailesini mutlu eder önce, böylece beyinin gözündeki kıymetini kaybetmez, sevgisini gölgelemez. Kendi anne babası kendi evinde hoş karşılanmayan bir erkek vicdanen rahat olabilir mi? Hep ruhuna batan bir diken gibi orada duracaktır bu pürüz, ve giderek büyüyüp bir çıban haline gelecektir kaçınılmaz bir şekilde. Kim ister ki kurmaya çalışğı mutlu aile yuvasını riske atmayı, arka planda hep bu huzursuzluk melodisinin çalıp durmasını, hep bir mevzu olmasını? Sonra, kim emin olabilir günün birinde kendi yaptıklarının kendisine yapılmayacağından? Kendine nasıl davranılmasını isterdi, bir düşünmesi lazım herkesin, sonra da öyle davranması lazım başkalarına.

Bir müminin hata örtücü olması gerekir; aşikar gördüğü bir yanlışı bile görmezden gelmesi, ortaya çıkarmaması, ona binaen hareket etmemesi gerekir. Yabancılara bile böyle bir örtücülükle yaklaşmak icab ederken, kendi ailesinden birini ölesiye itelemek bize yakışmaz. Herşeyden önce, karşımızdakinin gelinimiz ya da kayınvalidemiz değil, din kardeşimiz olduğunu hatırlamak durumundayız. Konuşurken ya da düşünürken, kayınvalide ya da gelin başğı altında değil; din kardeşi, üzmemiz durumunda üzerimizde hakkı olacak bir kul başğı altında düşünebilirsek, probemin büyük kısmını çözmüş oluruz. Ayrıca, yaptığımız her şeyin çocuklarımızca izlenip kopyalandığının, ve istesek de istemesek de örnek olduğumuzun hep farkında olmak zorundayız. Kendimiz genç ve çocuklarımız küçükken onlar için, büyüdüğümüz ve kayınvalide olduğumuz zaman da gelin ve damadımız için örnek teşkil ediyoruz, ve onların da ilerideki hareketlerinden dolaylı olarak sorumluyuz. Bu esasları hatırlamak, davranışlarımızı doğrultmak adına yol gösterici olacaktır diye düşünüyoruz.  

Hasılı, iş karşılıklı anlayış ve fedakarlıkta. Kayınvalide gelinini anlayacak kıymetleyecek, gelin de bu kıymetin değerini bilecek, hürmetsizlik etmeyecek. Kimse de aradaki beyefendinin kafasını şişirmeyecek böylece, herkes için mutlu son! O kadar zor değil bu. Biraz alışılagelmiş olmakla beraber yanlış yapılandırılmış kalıpların dışına çıkmalı, birazcık çaba sarfetmeli, birazcık kucaklayıcı olmalı, affedici olmalı, karşıdakinin halinden anlamalı, kendini yerine koymalı, fevri değil selim huylu olmalı, kul hakkını düşünmeli gözetmeli... Müslüman ahlakını kuşanmalı yani.

Selametle ve huzurla kalınız...

............................................................ 

Hatice Abla Köşesi


Bu ay bir tarif yerine bir önerimiz, ya da kabul ederseniz bir ödevimiz var size: Kayınvalidenizden/gelininizden/görümcenizden/eltinizden yeni bir tarif alıp deneyin, ve kendisine de ikram edin. İçinize dışınıza şifa olsun...

............................................................
Not: Bu ay bol bol karikatür ve muhtelif işlenmiş resimler kullandık, internette sebil tabi her şey gibi, fakat telif hakkı var ise affola. 

16 Ekim 2012 Salı


Merhabalar Yeniden,

Evlerin, gönüllerin sultanlarına, toplumun mimarlarına, çocukların annelerine, “bey” lerin “hanım”larına...



“Hanım” kelimesinin kökenine ilişkin bir kıssa anlatılagelir, ta eski Türkler'den kalma. Han, tahtına oturur, eşini yanına oturtur, huzura gelenlere “ben sizin Hanınızım, bu yanımda oturan da benim Hanım” dermiş. Hanım kelimesi oradan intikal etmiş, derler. Türk toplumunda hanımların baş tacı oluşu böylelikle çok eskilere dayanır, İslam kültürüyle harmanlanınca daha da artan bu değer, “hanım”ın kıymetini göklere çıkarır. Gel gör ki şimdi zaman değişti, değerler alt-üst oldu, hanımın yeri neresi, kimseler bilmiyor artık.

Yaz tatiliyle beraber verdiğimiz uzunca aradan sonra, ilk güncellememizi zamane hanımlarına ayıralım diye karar vermiştik blog arkadaşlarımızla, çok şükür nasip oldu. Yoğun programlı, bol koşturmacalı, randevu defterli zamane anneleri olduğumuz için, sokaklara dökülmüş kadınlarımızın hallerini hem anlayıp, hem eleştirmek -belki de özeleştirmek- en normal sayılabilecek işlerden bizim için. Bir çok işi bir arada yapmanın ne kadar yorucu olduğunu, ne kadar zihinsel ve bedensel enerji tükettiğini; okuldan gelen çocuğunu sakince, güleryüzle karşılayabilmenin bile bazen bir meziyete dönüştüğü günlük programı aksatmadan, her işi tıkırında götürmenin bir kadından götürdüklerini bizzat yaşayarak biliyoruz. Iş hayatında değiliz, çalışmıyoruz, ona rağmen anca yetişiyoruz. Ya çalışan kadın ne yapsın? Biz şu halde bile, “bir evde oturabilsem, kafa dinlesem, koşturmadan yetişmeden işimi yapsam” diye hayaller kurarken, hem dışarda sabahtan akşama çalışıp hem de evindeki işine ve çocuklarına yetişmeye çalışan kadıncağız ne yapsın?

Aslında kendi kendimize yaptığımız bir şey bu; kendi üstümüze aldığımız bir yük. Sanki gelişmişlik, modernlik icabı böyle kan ter içinde kalmak zorundaymış gibi kadın. Hani, birtakım karmaşık fikirsizlik yumakları neticesinde “geri kalmışlık” damgası yiyen eski usullerimiz, dinimizin gerekleri var ya, onlara azıcık baksak, başımıza bu işleri açmayacağız, sakin sakin gül gibi yaşayıp gideceğiz, bir elimiz yağda, bir elimiz balda.

Islam'da kadının eve hapsedildiği, özgürlüğünün kısıtlandığı, ekonomik açıdan bağımlı olduğundan falan bahsedip durur ya bilmeden konuşanlar; aksine. İslam'da kadın çalışabilir, kazanabilir, kazandıklarının tasarrufu kendisine aittir, ayrıca eşi ona bakmakla yükümlüdür, ev işi bile yapmak zorunda değildir, eğer kadının canı iş yapmak istemiyorsa eşi ev işleri için hizmetçi tutmakla yükümlüdür; eğer kadın kendi çocuğunu emzirmek istemiyorsa eşi süt anne için finansman sağlamakla yükümlüdür; eğer kadın dul kalırsa ya da kendine bakacak bir eşi yoksa, babası abisi dayısı amcası, ya da en yakın akrabası olan erkek kimse, ona bakmakla yükümlüdür. Kadın çok zengin, erkek fakir olsa bile, erkek yine de kadına bakmak zorundadır. Tabi ki bu kurallar, kadınların korunması için var; erkeklerin hayatını zehir etmek için değil. Zaten İslam ahlakı ile ahlaklanan bir kadın bu kuralların suyunu çıkarıp kendini rezil etmez. Fakat demek istediğimiz o ki, kadın İslam'da şımartılıyor, “sen sultan ol, keyfine bak” deniyor. Bunu derken maksat “senin aklın ermez, otur oturduğun yerde” değil, “kafan gönlün rahat olsun ki gelecek nesilleri sağlam yetiştir, sen toplumun mimarı, sahibisin, kıymetlisin” demektir. Zaten dinimizde kadın eğitimli olur, eğitimli bir kafa da ev rutininden bunalır, dinimiz evin bitmek tükenmek bilmeyen öğütücü iş temposuna mahkum etmez kadını. Islam'da kadın hırpalanmaz, el üstünde tutulur.

Hepimiz biliyoruz, gidip acımasız çalışma koşullarında kafa ve beden çürütüp aldığı maaşı da bakıcı ya da yuvalara veren kadınları. Bunda hiç bir mantık var mı? Ev ekonomisine katkı, günümüzdeki geçim zorlukları, mecburiyetler var, tabi ki, hiçbirimiz Ay'da yaşamıyoruz bunların farkındayız. Dediğimiz gibi kadın çalışabilir, bir mahzur yoktur, fakat çalışma koşulları kadın bünyesine göre tanzim edilmelidir. Aşırı stresli, aşırı yorucu, çok uzun çalışma saatleri olan, fiziksel güç gerektiren işlerde değil de, titiz çalışma isteyen, incelik, dikkat isteyen, daha hafif çalışma saatleri olan, fiziken daha az yorucu, kadının aynı zamanda bir ev kadını ve anne olduğunu ve esas enerji ve mesaisini çocuklarına ayırması gerektiğini unutmayan çalışma koşullarında çalışması gerekir. Iş dünyasında kadın erkek eşitliği denen şey ancak emeğin karşılığını eşit almak konusunda söz konusu olmalıdır, her işi hem kadınların hem erkeklerin aynı koşullarda yapması demek değildir. Kadının erkeklerinki gibi ağır koşullarda çalışmaması gerektiğini söylemek de kesinlikle ayrımcı bir söylem değil, aksine kadın haklarını gözeten bir söylemdir.

Daha derin bir planda düşünürsek görürüz ki bugüne kadar erkek egemen toplumda kadının kenara itildiği, hayattan koparıldığı, eve hapsedildiği düşüncesi hakimdi. Şimdiyse yıllardır uygulanan kadını güya modernlik adı altında sokağa atmak, kadını bir görsel “şey” haline getirmek, örtülü kadının bile görünürde örtülü olmakla beraber, davranış olarak zihniyet olarak edep olarak örtüsüzleştirmek, açmak, saçmak planları meyvelerini verdi, ve kadın tuhaf, cinsler arası bir insana dönüştü. Örtülü örtüsüz farkı yok; erkeklerle olan diyaloglar ölçüsüz, sokaklardaki hareketler ölçüsüz, edep minimum seviyede, kendi hakkını savunmak “çemkirmek” şekline dönüşmüş, doğru tesettür hala ona tutunmaya çalışan birkaç kişinin elinden de kayıp gidiyor sanki yavaş yavaş. Yani ki, dışarıdaki değil, içerideki tesettür kalktı, davranışlardaki tesettür kayboldu. Kadını erkeklerin zorlu çalışma koşullarında çırpınmak zorunda bırakan, bu parçalayıcı çarkların içine atan zihniyetle, tesettürlü kadına çaktırmadan tesettürünü kaybettiren zihniyet aynıdır. Maksat da aynıdır; hangi inanca mensup olduğu çok önemli değil; kadını bozup toplumu bozmak. Zaten kadını bozunca toplumun sağlam kalması imkansız hale gelir. Toplumun sağlığı için kadının sağlıklı olması gerekir. Bunun için kadınların hem evde hem de dışarıdaki koşullarının insanileştirilmesi, edebileştirilmesi gerekir.

Çalışma hayatındaki kadınların koşullarının iyileştirilmesi için katedilmesi gereken çok uzun bir yol var. O bir yana. Gerek gönüllü işler olsun, gerek evin ihtiyaçları, çocukların okul-doktor-kurs-sosyal faaliyet-gezme-alışverişleri olsun, gerek sosyal ilişkiler çerçevesinde aile ziyaretleri, arayıp sormalar, davete icabet etmeler ya da davet etmeler olsun; bir yapılacak işler çokgeninde köşe kapmaca oynayan, çalışmayan ama başını kaşıyacak vakti kalmayan günümüz ahtapot annelerinin hali de bir yana... Sabah gerine gerine kalkıp, süslenip püslenip, hizmetçisine talimatları verip kendini dışarı atan, o vitrin senin bu kafe benim gezen, yegane vazifesi keyfine bakmak olan “modern” kadın ise başka bir yana. O kadından çok fazla bahsetmek de istemiyoruz, zaten nerde, neden, nasıl hata yaptığı malum. Zengin, hırslı, kıskanma duygusu olmayan, yanındaki kadının elinde yüzünde anneliğinin, evinin izlerini görmek istemeyen “modern” erkekus türünün talebi neticesinde arza sunulmuş bir kadın modeli. Evle hizmetçiler, çocuklarla dadılar ilgilenebilir. Kadın kocasının kolunda bir barbi olarak görünmek için mevcuttur... Bu varoluş şekli de elbet bir gün yanlışlığını ispat edecektir.

Kur'an-ı Kerim'de kadının nasıl olması gerektiğine dair bir çok kıssalar, Cennet Kadınları tabir edilen validelerimizin hayatlarından kesitler vardır ki, hepimize örnek olması gerekir. Hazreti Hacer'in İbrahim (a.s.) kendisini küçük bebeğiyle çölün ortasında bıraktığında sorduğu bir soru vardır ki, ders olarak okutulmaktadır: Valide Hacer “bunu sana Allah mı emretti?” demiştir, kocası onu minik bir bebekle çölde bırakıp gitmek üzereyken. İbrahim (a.s.) yol boyunca, oraya varıncaya dek sessiz kalmış, durumu nasıl açıklayabileceğini bilememişken, Hacer Validemiz bir Peygamber olan kocasını bu dehşetli durumdan kurtarırcasına, kendisi bir ölümcül bir belirsizliğin ortasına atılırken bile eşinin işini kolaylaştıran inanılmaz bir anlayışla sormuştur bu soruyu. Allah istiyorsa Peygamber yapmak zorundadır, ve Eş de buna razı olacaktır. Hz. İbrahim eşinin basiretini gördükten sonra dönüp gidebilmiş, Allah'ın emrine uyabilmiştir. Neticesi Zemzem, Mekke, Kabe, Hacc'dır; Hz. İbrahim'e ve ailesine binlerce yıldır her namazda salat-u selam getiren milyonlarca Müslümandır; ve Hacer bu kadar milyon Müslümana anne olmuştur.

Yıllar sonra Hz. İbrahim oğlu Hz. İsmail'i Mekke'de ziyarete geldiğinde evine uğramış, oğlu evde yokken hanımıyla sohbet etmiş, hanımı maddi sıkıntılardan, ev hallerinden, darlıktan şikayet edip durunca da, oğluna “kapının eşiğini değiştir” diye bir not bırakmıştır. Durumu anlayan Hz. İsmail, babası gibi bir peygamberdir, ve peygamberler dahil her erkeğin “sağlam eşik” olacak bir eşe ihtiyacı vardır. Hz. İsmail babasının sözünü tutmuş, o hanımından ayrılıp başka bir hanımla evlenmiş, ve bu hanım o mübarek babanın onayını almıştır.

Bu örneklerden anlaşılan, gerçek bir kadının nasıl üstün yaratılışta olduğu, nasıl her şeyin temeli olduğu, nasıl paha biçilmez bir öneme haiz olduğu... geri dönelim şimdi, bugüne. Arkadaşımız dökmüş içini, çalışan çalışmayan kadın ne yapıyor, anlatıvermiş bir çırpıda. Aynen aktarıyoruz, kıyaslayalım şu bahsettiğimiz örneklerle, kendimizle:


“Eşimizi, çocuğumuzu uğurladık mı hemen dışarı atmalıyız kendimizi. Vitrinlere şöyle bir bakmalı, ihtiyaç olmasa da yeni bir etek almalı, kalabalıkları yara yara ilerlemeliyiz. Yeni açılan mağazaları keşfetmeli, gezmekten yorulmalıyız. Eyvah, çocukların dönüş saati! Nefes nefese de olsa yetiştik ya eve, çok şükür. Çocuklar bilgisayar oynarken, alelacele yetiştiririz yemeği nasılsa. Olmadı, dışarıdan getirtiriz. Her gün yemek pişirmek zor iş zaten. Fazla pişirip, yaşlı ve hasta komşuya bir tabak vermek annelerimizin meziyetiydi. Biz 'modern hanımlar' onu unutalı çok oldu.
    Hızlı yaşa, hayata karış sloganlarıyla istikametini şaşıran hanımlar sevdikleriyle dertleşmeye, çocuklarına masal anlatmaya, komşusuyla kahve içmeye, eşine çay uzatırken gülümsemeye pek hevesli olmuyor.
    Bu koşturmacayı, bu meşguliyetlerimizi durup gözden geçirsek belki de gereksizleri süzmeyi başarabileceğiz. Kendimizi de sevdiklerimizi de hafifleteceğiz. Böylece ellerimizle yaptığımız cevizli kek ve sıkma portakal suyundan oluşan mütebessim sofraya çocuklarımızın arkadaşlarını da davet edeceğiz. Havasız alış veriş merkezlerindeki buluşmalarımıza da veda edeceğiz.
    Evlerimiz, cennetimiz, sığındığımız liman bizim...”

   Çok da fazla bir şey söylemeye gerek kalmadı artık değil mi... Selametle kalınız.

------------------

      Hatice Abla Köşesi
      
         Kurumuş peyniriniz mi var,hemen çatalla ezin.Biraz biber salçası,varsa dövülmüş ceviz,zeytinyağı,bir kaç diş sarmısakla iyice karıştırın.Bir tutam kimyon ilavesiyle nefis bir kahvaltılık size...Afiyet olsun...