Derin bir saygı, keskin bir sızıyla merhaba,
Canını vatanı için verebilenlere, fitneyi karşısına alıp savaşabilenlere, kardeş ile kalleşi ayırt edebilenlere, insanlığın nerede başlayıp nerede bittiğini tespit edebilenlere, dardaki kardeşine tereddütsüz koşabilenlere, dünya üzerinde iyiliği yayma ve kötülüğü azaltma uğrunda çalışabilenlere, içinde hala merhamet barındırabilenlere, gözlerinden muhabbet ışıltıları saçabilenlere, el ele tutuşabilenlere... Bir ay geçiverdi, ama malesef acılarla dolu bir ay oldu. Ard arda gelen şehit haberleri, ardından da Van depremi; bizde taziyemizi iletecek, hüznümüzü paylaşacak mecal dahi bırakmadı. Bütün milletimizin başı sağolsun. “Allah bu acıyı unutturmasın” dermiş eskiler, biz de öyle diyelim, bu acılar son olsun inşallah. Deprem öte yandan kardeşliğimizi pekiştirmesi açısından çok ilginç bir döneme denk geldi, sağduyumuzu toparlamamız için sadece Van'ı değil, hepimizi bir salladı, ayağımız denk almamız, aklımızı başımıza toplamamız konusunda bizi uyardı. Allah millet olarak basiretimizi artırsın, ders alabilenlerden olmamızı nasip etsin. Kaybettiğimiz vatandaşlarımıza, evlatlarımıza Allah'tan rahmet, yaralılara acil şifa, kalanlara sabır ve metanet diliyoruz. Inşallah müstakbel günler mutluluklar getirir, şimdiye kadar açılan yaralarımızı bu mutluluklarla sarar, hep birlikte şifalanırız...
MEMLEKET İSTERİM
Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;
Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.
Memleket isterim
Ne başta dert ne gönülde hasret olsun;
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.
Memleket isterim
Ne zengin fakir ne sen ben farkı olsun;
Kış günü herkesin evi barkı olsun.
Memleket isterim
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa bir şikayet ölümden olsun.
Cahit Sıtkı Tarancı
---------------------------------------------------
Yaşadıklarımız, tüm dünyada yaşananlar, tam da bu zamanda düzgün çocuk yetiştirmenin ne kadar zaruri olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Olayların akışına kapılmayan, tabiri caiz ise “gaza gelmeyen” ve doğruyu eğriyi her halükarda ayırt edebilen insanlar lazım bu dünyaya. Bırakın ülkemizde (ve diğer bir çok ülkede) yaşanan terör fitnesini, artık çok vahim bir şekilde rahmetli olmuş olan Kaddafi'nin akıbeti tek başına bile kırmızı alarmları çaldırmaya yetecek şekilde bu acil ihtiyaca işaret ediyor. Libya eski diktatörünün “acıklı” sonuyla insanlığın ne kadar kontrolsüz bir vahşet potansiyeli içinde olduğunu hep birlikte gördük. Kaldı ki sadece bu “hep birlikte” görmüş olma eylemi de başlı başına bir ızdırap; hiçkimse bu kadar mahrem bir hadiseyi görmek zorunda değildi çünkü. Bir adamın ölüm anını bu şekilde saniye saniye izlemek, o adamı -af buyurun- banyo yaparken gözetlemek gibi bir durum; hastalıklı bir ruh haline delalet eder normal şartlarda. Akabinde cenazesinin sergilenmesi ise artık tuz-biber tabir edebileceğimiz cinsten bir vaka. Biz artık savaşları, cinayetleri, korkunç kazaları televizyondan / internetten / cep telefonundan izlemeye alıştık, her türlü mide bulandırıcı, kalp bulandırıcı, zihin bulandırıcı hadiseyi görüp-bir anlığına şaşırıp-unutup-kaldığımız yerden devam etmeye programlandık. Insanlığımızdan çıktık o aşikar; peki istikamet ne taraf? Istikametini yeniden insanlığa çevirmiş, “dünyayı imar eden” insanlar lazım. Bir uğrak yeri, bir misafirhane olan şu dünyayı zehir zemberek hale getirmenin, birbirimize dar etmenin anlamsızlığını idrak etmiş; kendisi için güzel bir dünya kurmakla kalmayıp, hayatı başkaları için de yaşanılabilir hale getiren insanlar lazım. Bizim bu insanları yetiştirmemiz lazım, bizler anneyiz, bu bizim elimizde. Peki çocuklarımızı dış dünyadaki bunca olumsuzluklardan nasıl koruyacağız, hiç düşündük mü? Bunca emek sarf ederek, milim milim yol alarak, adeta nakış misali işlediğimiz el emeği göz nuru çocuklarımız; sadece dışarıda değil, evde de her türlü istismara açık, avlanmayı bekleyen birer av gibi görülen geleceğimizin teminatları...
Düşünün ki çocuğunuzla resim yapıyorsunuz, ağaç çiçek böcek ev güneş... ve bir inek çiziyorsunuz; çocuğunuz da bu ineği mora boyuyor! Çocukların ineği mor çizmesinin sebebi ise gördükleri tek ineğin çikolata reklamlarındaki meşhur mor inek olması. Yapılan bir araştırmada yaşanmış olan bu gerçek olay,çocuklarımızın reklamlardan ne kadar etkilendiklerinin delillerinden yalnız biridir. Bir yol işareti olarak bir atasözü çıktı karşımıza, bu manzaraya çok yakıştı: “Eğer deniz kıyısında yaşamak zorunda iseler, çocuklara yüzmeyi öğretmek, denizin kıyısına duvar çekmekten daha akıllı bir iş olur”. Peki çocuklara reklam denizinde yüzmeyi nasıl öğretelim? Uzmanların çalışmalarından derlediğimiz bazı ipuçları var bu konuda. Hem konunun vehameti, hem de çözüm adımları açısından önemli olduğunu düşünüyoruz. Zararın neresinden dönsek kardır, işe başlamak lazım artık... Buyurun...
Televizyon reklamlarının hedefindeki grup, mesajın ikna edici niyetini anlayamayan sekiz yaş ve altıdır. En çok gıda içerikli olanlar dikkatlerini çeker. Farkındaysanız çocuğun harçlıklarıyla alabileceği ürünlere yer verilir. Maalesef beslenme alışkanlıklarını bozan, sağlıklarını hiçe sayan abur cubur ve atıştırmalıklar liste başıdır. On yaş ve üzerindekiler, ergenlikle beraber kimlik arayışlarına girdikleri için marka ve imajla ilgilenirler. Tabii reklam sektörü işini bilir ve devreye girer! Araştırma sonuçları bize şöyle bir tablo sunuyor: Doğdukları andan itibaren tüketici olan çocuklarımız, yaşları ilerledikçe ailedeki diğer üyelerden daha fazla harcamaya başlarlar. Kısaca, aile ekonomisini ele geçirirler. Şayet alışverişe onlarla çıkarsak, fazladan harcama yaparız. Çünkü tüketim ekonomisinin itici gücü onlardır. Tanıdık bir manzara size: çocuk tepinir, bizi çekiştirir, televizyonda gördüğünü alalım diye tutturur, kendimizi kapana kısılmış hissederiz, etraf bize bakar, rezil olduk, bu defalık alalım kurtulalım deriz. Peki başka nelere kadirdir bu reklam:
-Daima yeni ve daha fazlasını empoze ederek aşırı tüketimi pompalar, böylece çocuklarımız bilinçsiz birer tüketiciye dönüşürler
-Savurganlıkları artar
-Bencilliği körükler
-Marka bağımlılığı yapar
-Hayal gücünü ve yaratıcılığı öldürür
-Yanlış beslenmeyi özendirir
-Ahlaki,fiziksel ve zihinsel gelişimlerine zarar verir
Bizler çaresiz değiliz. Düşünmek, danışmak, denemek ve yollar aramak bizim işimiz. Haydi iş başına:
En önemli adım, amacı satış yapmak olan reklamın hile ve tuzaklarla süslendiğini çocuklarımıza anlatabilmek. 'Bak evladım, bu reklam seni etkilemek için istediği kısmı gösterip, kusur yada eksiklerini saklıyor. Senin düşünmene, araştırmana fırsat vermek istemiyor. Onlar senin tercihlerinle, ihtiyaçlarınla, zevklerinle ilgilenmez. Tek ilgilendikleri senin paran. Acele etmeyelim, seçeneklerimizi düşünüp karar verelim'. İnanın bu minvalde konuşmalar yapmanın faydasını göreceğiz zamanla.
Denenmiş ve başarılı olmuş bir başka yol: Her şeyi satın almak zorunda olmadıklarını, sahip olanlarla olmayanlar arasında değiş tokuş yapılabileceğini, böylece farklı şeyleri denemiş olacaklarını anlatalım. Kendi aralarında paylaşarak ve dönüşümlü istifade edebilecekleri bir sistem kurmaları için teşvik edelim.
Çevredeki, sınıftaki çocuklarımızın anneleriyle bir araya geldiğimizde bu konuları açık açık konuşup ortak hareket etmenin yollarını araştıralım. Yakın çevresinin de aynı şeyleri düşünüp aynı fikirleri savunması çocuğu düşünmeye sevk edecektir ve ''ama Ayşenin annesi almış, hem de şu marka'' diyebilmesi zorlaşacaktır.
Ve aslında hepimiz biraz da çevremize, çocuklarımızın mizacına, yaş seviyelerine göre çözümler üretebiliriz. Yeter ki çocuklarımızla eğriyi doğruyu konuşabilecek uygun ortamlar oluşturalım. Biraz da çevremizi harakete geçirelim lütfen.
Markete giderken püf noktası: Alışveriş listesini çocuğumuzla birlikte hazırlayalım ve kendisinin her defasınde sadece bir şey alabileceğini belirtelim. Eğer bundan asla taviz vermezseniz, market sorunu yaşamayacaksınız. Tecrübeyle sabittir.
Anne olarak, aile olarak vazifelerimiz çok. Özellikle yaşadığımız günlerde sorumluluklarımız çok daha fazla önem arz ediyor. Inşallah önümüzdeki güncellemelerimizde bu konulara değinmeye devam etmek niyetindeyiz. Sizden de fikirlerinizi paylaşmanızı rica ediyor, sözü Hatice Abla'ya bırakıyoruz. Selametle kalınız.
----------------------------------------------
Hatice Abla Köşesi
Hatice Abla en güzel ikramlıklarından birinin tarifini şöyle paylaşıyor: “Kızım, kenarda köşede kalmış peynirlerini alırsın, güzelce rendelersin, içine yumurta kırar iyice çırparsın, ince kıydığın maydonozu ekler, kalmış ekmek dilimlerinin üzerine yayar fırına verirsin. Çayın yanında daha lezzetli bir ikramlık olur mu bilmem!” Bazen, zaten bildiğimiz ama unuttuğumuz şeylerin hatırlatılması gerekiyor. Hatice Abla'nın bu tarifi bana bu leziz ikramlığı hatırlattığında çok sevindim, kaybolmuş bir oyuncağını bulan çocuk gibi hissettim kendimi. Var mı sizlerde de böyle koltuğun altına kaçmış, kenara sıkışmış, anneden nineden kalmış, hatta çoğu zaman cipsle hamburgerle aşık atamayıp tozlu raflara kalkmış lezzetler? Varsa yazıverin yorumlara ki biz de bilelim :)
Yaklaşan kış ayları için de leziz ve sağlıklı bir çay tarifimiz var, afiyet şifa olsun. Demliğinize ya da termosunuza bir tutam çiçek ıhlamur, bir kaç dilim elma, birkaç dilim limon, bir çubuk tarçın, bir dal meyan kökü, bir parça kök zencefil, birkaç tane karanfil, biraz da ekinezya (bir poşet ekinezya çayı da olur) koyun, üzerine kaynar suyu doldurup bir süre bekleyin. Sıcak olarak muhafaza ettiğinizden emin olun fakat kaynatmayın. Biraz bal ekleyip afiyetle için. Iki-üç defa aynı malzemeyi demleyebilirsiniz de. Isınmak için bire bir!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder