Yeniden Merhaba,
Balkonunda çiçek yetiştirenlere, hasta komşusuna çorba pişirenlere, çocuklarıyla uçurtma uçuranlara, sofrasındaki nimetlere şükredenlere, mesleğinin hilesini değil püf noktasını öğrenenlere, plastiklerden vazgeçenlere, bez torba kullananlara, fidan dikenlere, tebessüm edenlere, sade giyinenlere, cep telefonunu acil durumda kullananlara merhaba...Ve merhaba binbir türlü koşuşturma arasında vakit ayırıp bizi okuyanlara...
Uzun bir ara verdik, yazı geçirdik. Okulların yeniden başlamasıyla biz de günlük rutin meşgalelerimize geri döndük. Yaz boyu düşündüklerimiz, biriktirdiklerimiz, karşılaştıklarımız da birikti. Artık başlama zamanı...
Marketten en son ne aldığınızı düşünün... tercih sebebiniz neydi? Daha önce kullanmadığınız, görmediğiniz bir markayı tercih eder miydiniz? Tercih ettiğiniz markayı neden tercih ettiniz? Peki, aldığınız o ürüne gerçekten ihtiyacınız var mıydı? Sakın bizi esir alan, düşüncelerimizi yönlendiren reklam olmasın?
Üstünde durmak istediğimiz konu şu an için bu, çünkü hepimiz gayr-i ihtiyari reklama bulanmış durumdayız. Hayatımızda gerçekleştirmek istediğimiz değişiklikler ve kazanmak ve kazandırmak istediğimiz hassasiyetler olduğunu söylüyoruz. Bunun için, maruz kaldığımız ticari reklama karşılık, bilinç ve bolca çaba gerektiren pozitif reklamlara başvurmak zorundayız. Uzun ve detaylı bir konu; kısaca değinmeye başlayalım.
Markete gittiniz, misal deterjan alacaksınız. Raflara bakarken bir marka size nedense daha tanıdık geliyor, gidip onu alıyorsunuz. Farkında bile değilsiniz ama reklamlar tarafından şekillendirilmiş zihniniz kendi başına hareket ediyor. Daha önce kullanmamış dahi olsanız, gidip belli bir markayı seçiyorsunuz çünkü televizyonda, radyoda, ilan panolarında bu ismi o kadar çok gördünüz ki, hafızanıza kazındı. Tanıdığınız, sevdiğiniz yüzler size falanca ürünü kullanmanızın doğru olacağını söyledi, siz de dinlediniz. Bir çocuğu terbiye etmekten çok da farklı değil, değil mi? Yazı yazmayı öğrenirken çocuklarımız, kapıların üzerine “kapı” yazılı kağıtlar yapıştırdılar, pencereye “pencere” yazdılar, dolaba “dolap” yazdılar, onlarca yüzlerce defa göre göre öğrendiler. Reklam budur aslında. Sürekli göstermek, sürekli belli bir isme, şekle, yüze, resme vb. maruz bırakmak suretiyle zihinlere yerleştirmek. Günlük hayatımızın bir parçası haline gelmiş olan reklamın bu türlüsü, ticari maksatla yapılan ve belli bir ürünü satmaya yönelik olan reklam.
İnsanların birbirlerinden gördüklerini taklit etmelerini sağlayan da reklamın başka bir çeşidi. Hanımların özellikle giyim ve ev dekorasyonu konusunda düştükleri “en havalı, en şık, en son moda benimki olsun” hatası bu türlü reklamın hem sebebi, hem sonucu. Daha çok gösteriş, daha pahalı kıyafet, eşya, aksesuarlar vb., her dakika değişen “trend”ler, bir kez giyilip atılan kıyafetler, her yıl yenilenen mobilyalar, halılar, mutfaklar, banyolar... ve bunlara harcanan inanılmaz miktarlardaki para. Magazin sayfalarını süsleyen aktrislerin kollarında onbinlerce dolarlık çantalar, kırmızı tabanlı platform ayakkabılar, haute-couture tuvaletler, vesaireler; ve alışveriş merkezlerinde boy gösterirken havasından geçilmeyen, “onlar” gibiymiş gibi davranmaya çalışan sıradan hanımlar, sizler bizler. Hayatın gerçek halini, gerçek amacını çoktan bir kenara atmış unutmuş, yüzeyden, görünüşten ibaret bir sahte hayat yaşayan bihaber insanlar. Hepsi birbirine bu “moda” yahut “trend” hastalığını bulaştırmış. Bu bilinçsizce ve sorumsuzca tüketimin neticesi ise korkunç boyutlardaki israf, çevreye verilen geri dönüşü neredeyse imkansızlaşmış zarar. En kötüsü de tüketim çılgını, kanaatsiz; öyle yetiştirdiğimiz için mutluluğu para harcamakta arayan fakat bulamayan çocuklarımız.
Biz ne yapmak istiyoruz peki buna mukabil? Hayatımızı sadeleştirmek istiyoruz, kısaca. Fazlalıklardan arındırmak, üzerimize yük olan kısımları atmak, törpülemek, inceltmek... bir sanatkar gibi işlemek hayatımızı, zarifleştirmek. Hayat bize bir emanet, onu temiz olarak aldık, olabildiğince temiz halde teslim etme gayreti içinde olmak istiyoruz. Bunu tek başımıza yapamayız, çocuklarımızla, eşimiz dostumuzla, ailemizle, arkadaşlarımızla yapacağız. Bizi barındıran besleyen bu güzel dünyaya da saygı içinde, israfsız, duyarlı, emek sarfetmekten kaçınmadan hareket edeceğiz, dolayısıyla da huzurlu olacağız. Işte bizim reklamını yapmamız gereken konu bu; etrafındaki her şeyden tüketimi öğrenen çocuklarımız bizden sadeliği, tutumu, çevre duyarlılığını öğrenecek. Halimizle, davranışlarımızla onlara örnek olacağız ki, zihinlerine kazınan görüntü her yıl mobilya değiştiren anne değil, kalan ekmekleri atmamak için çareler bulan anne olacak. Gelecek nesillere üretmeyi, ekmeğe ve emeğe saygıyı, tutumluluğu, çevre duyarlılığını öğretmek ilk başta bütün her şeyin Yaratıcısı'na olan borcumuzudur. Bu borcu görmezden gelemeyiz.
O halde bundan sonra ne yapmalıyız? Bizler artık karar verdik, bugünden ve önce kendimizden başlayarak hayatımızı yeniden gözden geçirecek; “ben ne istiyorum, nasıl yaşamalıyım, hayatımı nasıl kolay ve basit yaşarım” sorusunu kendimize sıkça sorarak, yaşanılabilir bir dünya için Yaradan'ın emrine uygun yaşamaya çalışacağız. Bütün olumsuzluklara, çevredeki dayatmalara inat. Bizler inandığımız doğrultuda yaşayamazsak, yaşadığımız şekilde inanmaya başlarız. Sizi de bu konuda düşünmeye davet ediyoruz. Bir sonraki güncellememizde görüşmek üzere, hayırlı bir Kurban Bayramı temennisiyle, selametle kalınız.
*****************************************************
Hatice Abla Köşesi
Hatice Abla bizim çok değer verdiğimiz, çok bilgili çok tecrübeli, beş çocuk yetiştirmiş bir ev ve mutfak üstadı. Onun yaptığı, elinin değdiği her yemek bir ziyafete dönüşür, her hareketinden her sözünden zerafet damlar. Biz de blogumuz için kendisinden tavsiyeler rica ettik; onun gibi bir örneğe özellikle bizim gibi zamane hanımlarının çok ihtiyacı var. İşte Hatice Abla'dan inciler...
Çocukların en çok sevdiği; mayonez. Hatice Abla hazır mayonzelere “aman evladım, sakın!” diyor. İşte ev yapımı mayonez tarifi:
2 kaşık dolusu nişasta, 1,5 bardak su (göz kararı tabii). Yumurta sarısı, sıvı yağ, mikser, karıştırma kabı, limon suyu kenarda hazır bekler.
Nişasta ve suyu pişirelim, koyu kıvamlı olsun. Kaynamaya başlayınca karıştırma kabına aldığımız yumurta sarısını bir çimdik unla ve çok az yağla hafifçe çırpalım, ateşten aldığımız nişastayı karıştırma kabına alıp yumurtayla birlikte çırpalım. Kıvamını ayarlayıncaya kadar bir miktar yağ ekleyelim, çok koyu olursa limon suyuyla hafifletelim. Mayonez kıvamına gelince ortasından bir kaşığın ucuyla geçip kontrol edelim; birleşmiyorsa kıvamı uygun olmuştur. Dilersek içine hardal da ilave edebiliriz. Afiyet olsun.
Aman kalanlar çöpe gitmesin! Hesabını nasıl veririz, insanlar açlıktan ölürken?
Kalmış kekleri değerlendirmek için:
Kekleri küp küp doğrayıp fırın tepsisine dizelim. Fırında hafifçe ısıtıp tazeleyelim. Üzerine evde bulunan herhangi bir kuruyemiş ya da kuru meyveden serpiştirelim; ceviz, fıstık, kuru üzüm vb. Evde yoksa kullanmak zorunda da değiliz. Üzeri için koyu kıvamlı olmayan bir muhallebi hazırlayalım, ılıkken kekin üzerini kaplayacak şekilde yayalım. Kek muhallebinin cıvık kıvamını çekecektir. Soğuyunca üzerini dilediğimiz gibi süsleyip servis yapalım.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder