16 Aralık 2011 Cuma

Merhabalar tükenmesin!

Bu kez durmadan koşturanlara, işleri yetişmeyenlere, sabah kahvesini yolda içenlere, yimibeşinci saat için dilekçe verenlere... öte yandan dizileri kaçırmayanlara, magazin ondan sorulanlara, gün boyu herkesi evlendirenlere, vitrin vitrin dolaşmaya bulduğu vakti iki sayfa kitaba bulamayanlara; merhaba!

Bu ay bloğu birlikte hazırladığımız iki arkadaşımızın sınavları vardı; ev işi yemek bulaşık çoluk çocuk okul ödev konu komşu akşam oldu sabah oldu derken, sınav günü geldi çattı! O bir sürü hafta uçup gitti, onca dersi kim bilir kim çalıştı! Çok zaman vardı daha, hiç kalmadı...

Bu ay arkadaşlarımızdan biri en sevdiği yazara alzheimer teşhisi konduğunu öğrendi; oysa son kitabını iple çekmiş, yeni almış, daha yeni okuyacaktı, son kitabının gerçekten son kitabı olduğunu bilmeden...

Bu ay sevdiğimiz bir teyzemiz hayata gözlerini yumdu. Onun da planları vardı, ailesi sevdikleri torunları vardı, kendi gibi tonton bir arkadaşı vardı hep didiştiği. Doktor “on dakika” dedi, on dakika erken gitseydi hastaneye, müdahale edilebilecekti, on dakika geç gitseydi beyin ölümü gerçekleşmiş olacaktı. Iki on dakikanın ortasında yirmibeş gün kaldı.

Bu ay bir yıl daha bitti, daha tarih atarken 2011 yazmaya yeni alışmıştık oysa. 2000 yılına girerken bir sürü patırtı kopuyordu milenyum kıyameti diye, şimdiyse 2012 patırtısı kopuyor. Düşünmeden edemiyor insan: “ya 2012'de gerçekten bir hikmet varsa?” Ne yapardık bu yıl, girdiğimiz son yıl olsaydı?

Bir son tayin etmek zor geliyor zamanımıza, hele de genç, sağlıklı, umut doluyken. Yapacak o kadar çok işimiz var ki, o kadar çok ki! Görmek istediğimiz yerler, bilmek istediğimiz şeyler, tanımak istediğimiz insanlar, anlatmak istediğimiz hikayeler, almak istediğimiz ayakkabılar, büyütmek istediğimiz çocuklar... Nasıl olsa çok yarın var bunları yapacak yetiştirecek. Azıcık daha internette takılalım da, kalkar bir ucundan tutarız nasıl olsa! Oysa ki aklı başında olan hiç kimse bir sonraki saniyeye itibar etmemesi gerektiğini bilir, hele ki inançlı bir kimse harf harf kayıt defterimize düşen her anın bir gün hesabının sorulacağından haberdar olduğundan, zamanını kullanmak konusunda çok daha hassas davranır. En azından teorik olarak!

Imam Razi şöyle hikaye ediyor: “Buz satan birisi pazarda şöyle bağırıyordu: Sermayesi eriyen bu şahsa merhamet edin! Onun bu sözünü duyunca, bu söz Asr suresinin anlamıdır dedim. Insana verilen ömür, bir buz gibi erimektedir. Eğer bunu ziyan eder veya yanlış yere harcarsa, insanın hüsranına neden olur.” (Mevdudi, Tefhim-ül Kur'an, İnsan Yayınları, c.7 s.103)

Asr suresinde düşünen akıllara durgunluk verici bir kesinlikle ifade edilen “zaman” mefhumunun önemine vurgu, ve ifade tarzı, azıcık olsun akledenleri bu konuda çok ciddi düşünmeye sevkediyor. Farkında olmadan, umursamadan, üzerinde durup düşünmeyi bile düşünmeden hunharca katlettiğimiz, saçıp savurduğumuz, bitmez tükenmez sandığımız en değerli hazinemiz bir tanecik ömrümüz; yani biz, kendimiz. Nasıl tarif edilir bir kişi? “Ayinesi iştir kişinin...” Nedir iş? “Yaptığımız şey işte!” İşte o yaptığımız şeyi; bize tahsis edilen, miktarı bizce meçhul ömrümüz müddetince yapıyoruz. Yani ömrümüz neyle doluysa, biz oyuz; saniyelerimizi doldurduğumuz işlerle kendimizi inşa ediyoruz. Demek ki zamanımızı gafilce tüketirken aslında kendimizi tüketiyoruz; adeta her gün vücudumuzdan bir parça kesip atar gibi, bitirene kadar ömür defterinin sayfalarını koparıp koparıp atıyoruz. Eski bir Arap atasözü der ki: “zaman, kendisini kullanmayı bilmeyeni kesen bir kılıçtır.” Vaktimiz var mı sizce bu kadar hoyrat olmaya?

Bir günde yirmidört saatimiz var, o kadarcık. Gece, uyumakla geçiyor. Kuvvetle muhtemel ki en kıymetli en bereketli vakit olan seher vakti de öyle; ki daha hazin bir zaman katli söz konusu değildir. Gün içinde herkes en az sekiz saat işinde gücünde, iki üç saat yemek hazırlamak, yemek ve toparlamakla gitti, geri kalan da televizyon ve internet zamanı zaten. Sanki bu ikisi bedelini ödeyip vaktimizi satın almış; öyle borç öder bir edayla vazife ifa ediyoruz karşılarında! “Oturma odamın baş köşesinden alıp, mutfağın kenarına atınca televizyonu; akşam muhabbetleri, çocuklarla oyunlar, kitap okuma saatleri kendiliğinden arttı bizim evde” diyor bir arkadaşımız. “Ailece birbirimizin yüzüne, gözünün içine bakmayı öğrendik.Ve hesabıma göre dört senede 2800 saat bana ve aileme kaldı” diyen arkadaşımızın bir sloganı var: Lütfen televizyonu tahtından indirelim!

Kayda değer, iyi bir iş hangi arada yapılacak? O, haince “kargaların kahvaltı vakti” olarak lakaplanmış paha biçilmez seher vakti var ya, ziyan ettiğimiz, uyuyan gözlerimize bakıp “ah” çeken seher vakitlerimiz, bari o vakitte uyanık olsak da iki üç satır bir şey okusak yazsak çizsek! Nasıl olacak, dizi vardı çok geç yattık! Ah bu israf ettiğimiz zamanlar karşımıza çıkıp bizden hesap sorduğunda nasıl cevap vereceğiz acaba? Vakti değerlendirmek ister misiniz? Hasta komşunuza tarhana çorbasıyla gidin, arkadaşınıza bebeğini birlikte yıkamayı teklif edin, bir yaşlının alışverişini yapın, Eyüp Körler Kütüphanesine üye olup kitap seslendirin.

Eski zamanların büyükleri zaman programlama konusunda çok hassas oldukları için öyle büyük oldular. Şimdiki zamanın büyük adamları da aynı, başarılı bir iş adamı da aynı, başarılı bir anne, bir öğretmen, bir öğrenci... başarılı olan herkes zamanını iyi kullanmayı bilmesiyle başarılı! Mimar Sinan'a bakalım mesela; ömrü boyunca 84 cami, 52 mescid, 57 medrese, 70 darülkurra, 12 türbe, 94 imaret, 122 darüşşifa, 222 suyolu kemeri, 9 köprü, 59 kervansaray, 433 ev, 48 hamam inşa etmiş, Kabe'nin kubbelerini tamir etmiş, Ayasofya'yı onarmış ve iki minare yapmış. Bu çılgın rakamlar bir ömre sığabilecek gibi değil, akla ziyan bir tablo! Modern insanın aklına tuhaf tuhaf şeyler geliyor; “kesin bir sürü klonu vardır, hep beraber çalışmışlardır” ya da “ışınlanmayı keşfetmiştir” diyorsun, başka nasıl olacak! Vakti israf etmeyerek olacak tabi ki. Tek başına bile Mimar Sinan zamanı doğru kullanmanın ve disiplinli olmanın neticesini gösteren bir muvaffakiyet abidesi, kaldı ki tek örnek de o değil. En büyük alimlerden İmam-ı Azam hazretleri, tam kırk sene yatsı abdesti ile sabah namazını kılmış, ömrü boyunca ruhunu teslim etmiş olduğu odasında yedi bin defa Kur’an hatmetmiş, beş yüz bin meseleye mezheplerin kaynağı olacak şekilde fetva vermiş. Elli beş defa hacca gitmiş. Geceleri ise beş yüz veya bin rekât nafile namaz kılarmış. Ara ara da iki rekât namazda Kur’an-ı Kerim'i hatmedermiş. Steve Jobs meşhur Stanford konuşmasında onyedi yaşındayken okuduğu “her gününü son günün gibi yaşa” sözünün hayatını nasıl etkilediğini , zamanını en verimli şekilde geçirme kaygısını hep taşıdığını anlatır ve her fırsatta bunun vurgusunu yapardı. Inanılmaz bulduğumuz, harika işler yapan, muhteşem eserler bırakan bütün o insanlar neticede normal birer insandı, günümüz insanından, bizlerden farklı olarak hayat sermayesini doğru kullandılar, akıllı davrandılar.

Peki bakalım bu büyük ve akıllı insanlar zamanla ilgili ne dediler: 1800'lerin son, 1900'lerin ilk yıllarında yaşamış olan büyük şair Tagore, bir Müslüman'ın boş vakit anlayışına tastamam uyması gereken bir şekilde kısacık ve son derece özlü; “boş vakit yoktur, boşa geçen vakit vardır” diyor. Antik filozoflardan Seneca yukarıda bahsettiğimiz bir ömre sığmayan başarıların sırrını “mutluluk başarıya, başarı ise zamanı değerlendirmeye bağlıdır” diyerek açıklamış. Zamanı doğru değerlendirmenin sadece bir disiplin ve prensip, ya da bir çalışkanlık ifadesi olmadığını, en temel istek olan mutlu olma arzusunu zamanı kullanım şekline bağlamış. Yani mutlu olmak tembel tembel “tatil” yapmakla değil, o tatili hak etmekle alakalı daha çok. Alın terinizle kazandığınız ve vicdanınız rahat olarak verdiğiniz bir kahve molası ne kadar tatlı gelir değil mi? Bakın, tüm zamanların en iyi yazarlarından kabul edilen Shakespeare “ben zamanı harcadım, şimdi de o beni harcıyor” diyor. En derin ruhlardan biri olan Goethe zamanın değerini her türlü maddi zenginlikten yüksek tutuyormuş; “akılsızlar hırsızların en zararlısıdır, zamanınızı ve neşenizi çalarlar” diyerek hem zamanın değerine, hem de az evvel bahsettiğimiz gibi doğru kullanılan zamanın verdiği lezzete, neşeye vurgu yapmış. “Dün geçti, yarın meçhul, o halde dünya bir gündür, o da bugündür” denmez mi hep? Yani şu dakika, şimdi, hemen, ne yapman gerekiyorsa yapmalısın! Bir an sonrasından emin değilsin; bir an sonran var ise bile, o anı istediğin şekilde kullanabileceğinden emin değilsin. Öyle değil mi? Yunus Emremiz uçup giden zamanı her zamanki mana mana içinde üslubuyla ne kadar şahane anlatıyor! Son söz onun:



“ Geldi geçti ömrüm benim
Şol yel esip geçmiş gibi
Hele bana şöyle gelir
Şol göz yumup açmış gibi


İş bu söze Hak tanıktır,
Bu gövdeye can konuktur
Bir gün ola çıka gide
Kafesten kuş uçmuş gibi”



Vaktiniz bereketli olsun, selametle kalın...


Hatice Abla Köşesi

Hatice Abla yine şaşırttı, kalmış spagetti ve artan karnıyarık harcıyla şahane bir yemek yapmış. Buyurun:

“Büyük bir fırın kabını birazcık yağla kızım, spagettiyi hafif ısıt ve bir miktar rendelenmiş kaşarla harmanla, çatala irice irice sar, çatalı bırakmadan spatulayla altından tutarak fırın kabına ortası boşluklu kuş yuvaları gibi yanyana diz. Ortasındaki boşluğa da kalan harcı hafif ısıtıp yerleştir, istersen başka baharat ya da otlar da ekle. Yetmezse biraz peynir rendele boş kalanlar için, o da kıymalı sos sevmeyenler için olsun. Üstüne birazcık yağ gezdir, fırına ver. Oldu sana mis gibi yemek! Çocuklar bayıldı!”

Afiyet olsun!  

15 Kasım 2011 Salı

Derin bir saygı, keskin bir sızıyla merhaba,

Canını vatanı için verebilenlere, fitneyi karşısına alıp savaşabilenlere, kardeş ile kalleşi ayırt edebilenlere, insanlığın nerede başlayıp nerede bittiğini tespit edebilenlere, dardaki kardeşine tereddütsüz koşabilenlere, dünya üzerinde iyiliği yayma ve kötülüğü azaltma uğrunda çalışabilenlere, içinde hala merhamet barındırabilenlere, gözlerinden muhabbet ışıltıları saçabilenlere, el ele tutuşabilenlere...

Bir ay geçiverdi, ama malesef acılarla dolu bir ay oldu. Ard arda gelen şehit haberleri, ardından da Van depremi; bizde taziyemizi iletecek, hüznümüzü paylaşacak mecal dahi bırakmadı. Bütün milletimizin başı sağolsun. “Allah bu acıyı unutturmasın” dermiş eskiler, biz de öyle diyelim, bu acılar son olsun inşallah. Deprem öte yandan kardeşliğimizi pekiştirmesi açısından çok ilginç bir döneme denk geldi, sağduyumuzu toparlamamız için sadece Van'ı değil, hepimizi bir salladı, ayağımız denk almamız, aklımızı başımıza toplamamız konusunda bizi uyardı. Allah millet olarak basiretimizi artırsın, ders alabilenlerden olmamızı nasip etsin. Kaybettiğimiz vatandaşlarımıza, evlatlarımıza Allah'tan rahmet, yaralılara acil şifa, kalanlara sabır ve metanet diliyoruz. Inşallah müstakbel günler mutluluklar getirir, şimdiye kadar açılan yaralarımızı bu mutluluklarla sarar, hep birlikte şifalanırız...

MEMLEKET İSTERİM

Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;
Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.

Memleket isterim
Ne başta dert ne gönülde hasret olsun;
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Memleket isterim
Ne zengin fakir ne sen ben farkı olsun;
Kış günü herkesin evi barkı olsun.

Memleket isterim
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa bir şikayet ölümden olsun.

Cahit Sıtkı Tarancı

---------------------------------------------------


Yaşadıklarımız, tüm dünyada yaşananlar, tam da bu zamanda düzgün çocuk yetiştirmenin ne kadar zaruri olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Olayların akışına kapılmayan, tabiri caiz ise “gaza gelmeyen” ve doğruyu eğriyi her halükarda ayırt edebilen insanlar lazım bu dünyaya. Bırakın ülkemizde (ve diğer bir çok ülkede) yaşanan terör fitnesini, artık çok vahim bir şekilde rahmetli olmuş olan Kaddafi'nin akıbeti tek başına bile kırmızı alarmları çaldırmaya yetecek şekilde bu acil ihtiyaca işaret ediyor. Libya eski diktatörünün “acıklı” sonuyla insanlığın ne kadar kontrolsüz bir vahşet potansiyeli içinde olduğunu hep birlikte gördük. Kaldı ki sadece bu “hep birlikte” görmüş olma eylemi de başlı başına bir ızdırap; hiçkimse bu kadar mahrem bir hadiseyi görmek zorunda değildi çünkü. Bir adamın ölüm anını bu şekilde saniye saniye izlemek, o adamı -af buyurun- banyo yaparken gözetlemek gibi bir durum; hastalıklı bir ruh haline delalet eder normal şartlarda. Akabinde cenazesinin sergilenmesi ise artık tuz-biber tabir edebileceğimiz cinsten bir vaka. Biz artık savaşları, cinayetleri, korkunç kazaları televizyondan / internetten / cep telefonundan izlemeye alıştık, her türlü mide bulandırıcı, kalp bulandırıcı, zihin bulandırıcı hadiseyi görüp-bir anlığına şaşırıp-unutup-kaldığımız yerden devam etmeye programlandık. Insanlığımızdan çıktık o aşikar; peki istikamet ne taraf?

Istikametini yeniden insanlığa çevirmiş, “dünyayı imar eden” insanlar lazım. Bir uğrak yeri, bir misafirhane olan şu dünyayı zehir zemberek hale getirmenin, birbirimize dar etmenin anlamsızlığını idrak etmiş; kendisi için güzel bir dünya kurmakla kalmayıp, hayatı başkaları için de yaşanılabilir hale getiren insanlar lazım. Bizim bu insanları yetiştirmemiz lazım, bizler anneyiz, bu bizim elimizde. Peki çocuklarımızı dış dünyadaki bunca olumsuzluklardan nasıl koruyacağız, hiç düşündük mü? Bunca emek sarf ederek, milim milim yol alarak, adeta nakış misali işlediğimiz el emeği göz nuru çocuklarımız; sadece dışarıda değil, evde de her türlü istismara açık, avlanmayı bekleyen birer av gibi görülen geleceğimizin teminatları...

Düşünün ki çocuğunuzla resim yapıyorsunuz, ağaç çiçek böcek ev güneş... ve bir inek çiziyorsunuz; çocuğunuz da bu ineği mora boyuyor! Çocukların ineği mor çizmesinin sebebi ise gördükleri tek ineğin çikolata reklamlarındaki meşhur mor inek olması. Yapılan bir araştırmada yaşanmış olan bu gerçek olay,çocuklarımızın reklamlardan ne kadar etkilendiklerinin delillerinden yalnız biridir. Bir yol işareti olarak bir atasözü çıktı karşımıza, bu manzaraya çok yakıştı: “Eğer deniz kıyısında yaşamak zorunda iseler, çocuklara yüzmeyi öğretmek, denizin kıyısına duvar çekmekten daha akıllı bir iş olur”. Peki çocuklara reklam denizinde yüzmeyi nasıl öğretelim? Uzmanların çalışmalarından derlediğimiz bazı ipuçları var bu konuda. Hem konunun vehameti, hem de çözüm adımları açısından önemli olduğunu düşünüyoruz. Zararın neresinden dönsek kardır, işe başlamak lazım artık... Buyurun...

Televizyon reklamlarının hedefindeki grup, mesajın ikna edici niyetini anlayamayan sekiz yaş ve altıdır. En çok gıda içerikli olanlar dikkatlerini çeker. Farkındaysanız çocuğun harçlıklarıyla alabileceği ürünlere yer verilir. Maalesef beslenme alışkanlıklarını bozan, sağlıklarını hiçe sayan abur cubur ve atıştırmalıklar liste başıdır. On yaş ve üzerindekiler, ergenlikle beraber kimlik arayışlarına girdikleri için marka ve imajla ilgilenirler. Tabii reklam sektörü işini bilir ve devreye girer!

Araştırma sonuçları bize şöyle bir tablo sunuyor: Doğdukları andan
 itibaren tüketici olan çocuklarımız, yaşları ilerledikçe ailedeki diğer üyelerden daha fazla harcamaya başlarlar. Kısaca, aile ekonomisini ele geçirirler. Şayet alışverişe onlarla çıkarsak, fazladan harcama yaparız. Çünkü tüketim ekonomisinin itici gücü onlardır. Tanıdık bir manzara size: çocuk tepinir, bizi çekiştirir, televizyonda gördüğünü alalım diye tutturur, kendimizi kapana kısılmış hissederiz, etraf bize bakar, rezil olduk, bu defalık alalım kurtulalım deriz. Peki başka nelere kadirdir bu reklam:

-Daima yeni ve daha fazlasını empoze ederek aşırı tüketimi pompalar, böylece çocuklarımız bilinçsiz birer tüketiciye dönüşürler

-Savurganlıkları artar

-Bencilliği körükler

-Marka bağımlılığı yapar

-Hayal gücünü ve yaratıcılığı öldürür

-Yanlış beslenmeyi özendirir

-Ahlaki,fiziksel ve zihinsel gelişimlerine zarar verir


Bizler çaresiz değiliz. Düşünmek, danışmak, denemek ve yollar aramak bizim işimiz. Haydi iş başına:

En önemli adım, amacı satış yapmak olan reklamın hile ve tuzaklarla süslendiğini çocuklarımıza anlatabilmek. 'Bak evladım, bu reklam seni etkilemek için istediği kısmı gösterip, kusur yada eksiklerini saklıyor. Senin düşünmene, araştırmana fırsat vermek istemiyor. Onlar senin tercihlerinle, ihtiyaçlarınla, zevklerinle ilgilenmez. Tek ilgilendikleri senin paran. Acele etmeyelim, seçeneklerimizi düşünüp karar verelim'. İnanın bu minvalde konuşmalar yapmanın faydasını göreceğiz zamanla.

Denenmiş ve başarılı olmuş bir başka yol: Her şeyi satın almak zorunda olmadıklarını, sahip olanlarla olmayanlar arasında değiş tokuş yapılabileceğini, böylece farklı şeyleri denemiş olacaklarını anlatalım. Kendi aralarında paylaşarak ve dönüşümlü istifade edebilecekleri bir sistem kurmaları için teşvik edelim.

Çevredeki, sınıftaki çocuklarımızın anneleriyle bir araya geldiğimizde bu konuları açık açık konuşup ortak hareket etmenin yollarını araştıralım. Yakın çevresinin de aynı şeyleri düşünüp aynı fikirleri savunması çocuğu düşünmeye sevk edecektir ve ''ama Ayşenin annesi almış, hem de şu marka'' diyebilmesi zorlaşacaktır.

Ve aslında hepimiz biraz da çevremize, çocuklarımızın mizacına, yaş seviyelerine göre çözümler üretebiliriz. Yeter ki çocuklarımızla eğriyi doğruyu konuşabilecek uygun ortamlar oluşturalım. Biraz da çevremizi harakete geçirelim lütfen.

Markete giderken püf noktası: Alışveriş listesini çocuğumuzla birlikte hazırlayalım ve kendisinin her defasınde sadece bir şey alabileceğini belirtelim. Eğer bundan asla taviz vermezseniz, market sorunu yaşamayacaksınız. Tecrübeyle sabittir.

Anne olarak, aile olarak vazifelerimiz çok. Özellikle yaşadığımız günlerde sorumluluklarımız çok daha fazla önem arz ediyor. Inşallah önümüzdeki güncellemelerimizde bu konulara değinmeye devam etmek niyetindeyiz. Sizden de fikirlerinizi paylaşmanızı rica ediyor, sözü Hatice Abla'ya bırakıyoruz. Selametle kalınız.

----------------------------------------------

Hatice Abla Köşesi


Hatice Abla en güzel ikramlıklarından birinin tarifini şöyle paylaşıyor: “Kızım, kenarda köşede kalmış peynirlerini alırsın, güzelce rendelersin, içine yumurta kırar iyice çırparsın, ince kıydığın maydonozu ekler, kalmış ekmek dilimlerinin üzerine yayar fırına verirsin. Çayın yanında daha lezzetli bir ikramlık olur mu bilmem!”

Bazen, zaten bildiğimiz ama unuttuğumuz şeylerin hatırlatılması gerekiyor. Hatice Abla'nın bu tarifi bana bu leziz ikramlığı hatırlattığında çok sevindim, kaybolmuş bir oyuncağını bulan çocuk gibi hissettim kendimi. Var mı sizlerde de böyle koltuğun altına kaçmış, kenara sıkışmış, anneden nineden kalmış, hatta çoğu zaman cipsle hamburgerle aşık atamayıp tozlu raflara kalkmış lezzetler? Varsa yazıverin yorumlara ki biz de bilelim :)

Yaklaşan kış ayları için de leziz ve sağlıklı bir çay tarifimiz var, afiyet şifa olsun. Demliğinize ya da termosunuza bir tutam çiçek ıhlamur, bir kaç dilim elma, birkaç dilim limon, bir çubuk tarçın, bir dal meyan kökü, bir parça kök zencefil, birkaç tane karanfil, biraz da ekinezya (bir poşet ekinezya çayı da olur) koyun, üzerine kaynar suyu doldurup bir süre bekleyin. Sıcak olarak muhafaza ettiğinizden emin olun fakat kaynatmayın. Biraz bal ekleyip afiyetle için. Iki-üç defa aynı malzemeyi demleyebilirsiniz de. Isınmak için bire bir!

14 Ekim 2011 Cuma

Yeniden Merhaba,


Balkonunda çiçek yetiştirenlere, hasta komşusuna çorba pişirenlere, çocuklarıyla uçurtma uçuranlara, sofrasındaki nimetlere şükredenlere, mesleğinin hilesini değil püf noktasını öğrenenlere, plastiklerden vazgeçenlere, bez torba kullananlara, fidan dikenlere, tebessüm edenlere, sade giyinenlere, cep telefonunu acil durumda kullananlara merhaba...

Ve merhaba binbir türlü koşuşturma arasında vakit ayırıp bizi okuyanlara...


Uzun bir ara verdik, yazı geçirdik. Okulların yeniden başlamasıyla biz de günlük rutin meşgalelerimize geri döndük. Yaz boyu düşündüklerimiz, biriktirdiklerimiz, karşılaştıklarımız da birikti. Artık başlama zamanı...

Marketten en son ne aldığınızı düşünün... tercih sebebiniz neydi? Daha önce kullanmadığınız, görmediğiniz bir markayı tercih eder miydiniz? Tercih ettiğiniz markayı neden tercih ettiniz? Peki, aldığınız o ürüne gerçekten ihtiyacınız var mıydı? Sakın bizi esir alan, düşüncelerimizi yönlendiren reklam olmasın?

Üstünde durmak istediğimiz konu şu an için bu, çünkü hepimiz gayr-i ihtiyari reklama bulanmış durumdayız. Hayatımızda gerçekleştirmek istediğimiz değişiklikler ve kazanmak ve kazandırmak istediğimiz hassasiyetler olduğunu söylüyoruz. Bunun için, maruz kaldığımız ticari reklama karşılık, bilinç ve bolca çaba gerektiren pozitif reklamlara başvurmak zorundayız. Uzun ve detaylı bir konu; kısaca değinmeye başlayalım.


Markete gittiniz, misal deterjan alacaksınız. Raflara bakarken bir marka size nedense daha tanıdık geliyor, gidip onu alıyorsunuz. Farkında bile değilsiniz ama reklamlar tarafından şekillendirilmiş zihniniz kendi başına hareket ediyor. Daha önce kullanmamış dahi olsanız, gidip belli bir markayı seçiyorsunuz çünkü televizyonda, radyoda, ilan panolarında bu ismi o kadar çok gördünüz ki, hafızanıza kazındı. Tanıdığınız, sevdiğiniz yüzler size falanca ürünü kullanmanızın doğru olacağını söyledi, siz de dinlediniz. Bir çocuğu terbiye etmekten çok da farklı değil, değil mi? Yazı yazmayı öğrenirken çocuklarımız, kapıların üzerine “kapı” yazılı kağıtlar yapıştırdılar, pencereye “pencere” yazdılar, dolaba “dolap” yazdılar, onlarca yüzlerce defa göre göre öğrendiler. Reklam budur aslında. Sürekli göstermek, sürekli belli bir isme, şekle, yüze, resme vb. maruz bırakmak suretiyle zihinlere yerleştirmek. Günlük hayatımızın bir parçası haline gelmiş olan reklamın bu türlüsü, ticari maksatla yapılan ve belli bir ürünü satmaya yönelik olan reklam.

İnsanların birbirlerinden gördüklerini taklit etmelerini sağlayan da reklamın başka bir çeşidi. Hanımların özellikle giyim ve ev dekorasyonu konusunda düştükleri “en havalı, en şık, en son moda benimki olsun” hatası bu türlü reklamın hem sebebi, hem sonucu. Daha çok gösteriş, daha pahalı kıyafet, eşya, aksesuarlar vb., her dakika değişen “trend”ler, bir kez giyilip atılan kıyafetler, her yıl yenilenen mobilyalar, halılar, mutfaklar, banyolar... ve bunlara harcanan inanılmaz miktarlardaki para. Magazin sayfalarını süsleyen aktrislerin kollarında onbinlerce dolarlık çantalar, kırmızı tabanlı platform ayakkabılar, haute-couture tuvaletler, vesaireler; ve alışveriş merkezlerinde boy gösterirken havasından geçilmeyen, “onlar” gibiymiş gibi davranmaya çalışan sıradan hanımlar, sizler bizler. Hayatın gerçek halini, gerçek amacını çoktan bir kenara atmış unutmuş, yüzeyden, görünüşten ibaret bir sahte hayat yaşayan bihaber insanlar. Hepsi birbirine bu “moda” yahut “trend” hastalığını bulaştırmış. Bu bilinçsizce ve sorumsuzca tüketimin neticesi ise korkunç boyutlardaki israf, çevreye verilen geri dönüşü neredeyse imkansızlaşmış zarar. En kötüsü de tüketim çılgını, kanaatsiz; öyle yetiştirdiğimiz için mutluluğu para harcamakta arayan fakat bulamayan çocuklarımız.

Biz ne yapmak istiyoruz peki buna mukabil? Hayatımızı sadeleştirmek istiyoruz, kısaca. Fazlalıklardan arındırmak, üzerimize yük olan kısımları atmak, törpülemek, inceltmek... bir sanatkar gibi işlemek hayatımızı, zarifleştirmek. Hayat bize bir emanet, onu temiz olarak aldık, olabildiğince temiz halde teslim etme gayreti içinde olmak istiyoruz. Bunu tek başımıza yapamayız, çocuklarımızla, eşimiz dostumuzla, ailemizle, arkadaşlarımızla yapacağız. Bizi barındıran besleyen bu güzel dünyaya da saygı içinde, israfsız, duyarlı, emek sarfetmekten kaçınmadan hareket edeceğiz, dolayısıyla da huzurlu olacağız. Işte bizim reklamını yapmamız gereken konu bu; etrafındaki her şeyden tüketimi öğrenen çocuklarımız bizden sadeliği, tutumu, çevre duyarlılığını öğrenecek. Halimizle, davranışlarımızla onlara örnek olacağız ki, zihinlerine kazınan görüntü her yıl mobilya değiştiren anne değil, kalan ekmekleri atmamak için çareler bulan anne olacak. Gelecek nesillere üretmeyi, ekmeğe ve emeğe saygıyı, tutumluluğu, çevre duyarlılığını öğretmek ilk başta bütün her şeyin Yaratıcısı'na olan borcumuzudur. Bu borcu görmezden gelemeyiz.

O halde bundan sonra ne yapmalıyız? Bizler artık karar verdik, bugünden ve önce kendimizden başlayarak hayatımızı yeniden gözden geçirecek; “ben ne istiyorum, nasıl yaşamalıyım, hayatımı nasıl kolay ve basit yaşarım” sorusunu kendimize sıkça sorarak, yaşanılabilir bir dünya için Yaradan'ın emrine uygun yaşamaya çalışacağız. Bütün olumsuzluklara, çevredeki dayatmalara inat. Bizler inandığımız doğrultuda yaşayamazsak, yaşadığımız şekilde inanmaya başlarız. Sizi de bu konuda düşünmeye davet ediyoruz.


Bir sonraki güncellememizde görüşmek üzere, hayırlı bir Kurban Bayramı temennisiyle, selametle kalınız.

*****************************************************

27 Mayıs 2011 Cuma

Test Aşaması

Merhaba,

Arkadaşlarımla oluşturmak istediğimiz blogun tasarım aşamasındayız. İşlemek istediğimiz konular, paylaşmak istediğimiz duygular; hepimizi ilgilendiren, düşündüren, tasalandıran, acilen ilgilenmek gereken, ziller çaldıran hususlar var. Yapmak istediğimiz şey, özetle, hayatımızı sadeleştirmek. Kendimizi kendimizle, yakınlarımızla, gezegenimizle barıştırmak. Günlük hayatımızda yaptığımız, ve eğer düzeltirsek çok şeyi değiştirebileceğimiz hatalara inançlarımız ve bilimsel veriler doğrultusunda çareler bulmak. Kendimizi düzeltmek maksadıyla attığımız adımları herkesle paylaşmak. Bir çoğumuzun iç ve dış dünyasında yankılar bulacağına inandığımız blogumuzla ilgili fikirlerinizi bizimle paylaşmanızdan, sizin istek ve hisleriniz doğrultusunda bizi yönlendirmenizden, fikir vermenizden ve eleştirilerinizden memnuniyet duyacağız. 

İlk güncellememizde görüşmek üzere, selametle kalın.
Düşünen Hanımlar