14 Ocak 2019 Pazartesi

  Baharı müjdeleyen erguvanların, İstanbullu’yu selamlayan rengârenk lalelerin coştuğu  mevsimde bu yıl bambaşka bir heyecan yaşandı Yeditepe’de. Son otuz yıldır çağdaş sanatlar çerçevesinde ve kapalı ortamlarda yapılmakta olan İstanbul Bienali, bu kez merkeze oturttuğu geleneksel sanatlarımıza kapılarını açarak tarihî şaheserlerden müteşekkil Suriçi'nde bir ilke imza attı.



    Bir yıllık titiz bir çalışmanın ardından “Yeditepe Bienali", 600 sanatçının 3000 civarındaki  eserini  21 tarihî mekanda sergileyerek hakikaten büyük ve anlamlı bir hizmette bulunmuş oldu. Cumhurbaşkanlığı himayelerinde Fatih belediyesi ve Klasik Türk Sanatları Vakfı işbirliğiyle hüsn-i hat, tezhip, ebru, minyatür, çini, kalemişi, seramik, kat'ı gibi geleneksel sanatlarımıza ait  binlerce kıymetli eser yarımadanın han, hamam, külliye, kütüphane, gar, saray ve  medreselerini süsledi. Hem içerik hem de sunum açısından dünyada da bir ilk sayılabilecek mahiyetteki bu çalışma 31 Mart-15 Mayıs tarihleri arasında 45 gün boyunca yerli ve yabancı turistlerin, üniversite gençliğinin, okulların, sanatseverlerin hatta bilmeden yolu buraya düşenlerin merakını ve hayretini uyandırdı.



  “Bienal Yeditepe” kapsamındaki bu gayretler sanatımızın irfani boyutunu ve sanatkârlarımızın gönül dünyasını aktarabilmek adına çok önemli bir adımdı. Medeniyetimizin güzellikleriyle yoğrulan insan, yaşadığı çevreyi iyi ve faydalı olacak şekilde mamur etmek ister. Ardından bir iz bırakmak üzere kendisine bahşedilmiş hüner ve imkanlarını canla başla bu yolda seferber eder. İçinde büyüttüğü güzelliklerin ruhundan taşarak dışa vurmasıyla üretken birer  sanatkâra dönüşür. Ve ne zaman ki aşkla marifet buluşur o vakit mana surete bürünür yani sanat olur. İşte Yeditepe Bienali yaşanabilir bir dünyayı elleri ve hünerleriyle güzelleştirmeye çalışan zevk sahibi ustaların eserlerini sergileyerek bu derin manaları nice gönüllere taşımış oldu.



  Sanatı, paylaşmanın ve hayata katılmanın bir aracı olarak gören ustaların kişisel sergileri, talebeleriyle birlikte ortaya çıkardıkları göz nuru eserlerin yer aldığı karma sergiler, nadide örneklerin yıllar içerisinde biriktirilmesiyle oluşan koleksiyoner sergiler ziyaretçilerin büyük ilgisine mazhar oldu. Sanatçı ile sanatseverin birbirleriyle tanışmasına ve meraklısının da bir eserin icra aşamalarına tanıklık etmesine imkan veren  ‘atölye çalışmaları’ ile ‘canlı performanslar' bu bienalin en “canlı" bölümlerindendi. Böylesine zengin, renkli ve nitelikli eserlerle belki de ilk defa karşılaşan insanımız hem klasik sanatlarımıza dair bilgiler edinmiş hem de medeniyetimizin estetik zevkiyle buluşmuş  oldu.



  Geleneksel sanatlarımızı geçmişiyle sırtlayıp gelecekteki geleneği oluşturmak için azamî gayret sarfeden değerli ustalarımıza ve  titizlikle yetiştirdikleri talebelerine verimli, hayırlı ömürler diler;  bu sanatları teşvik ve himaye eden büyüklerimize teşekkür ederiz.
        

25 Mart 2018 Pazar

Suspended animation. Durdurulmuş hareket. Bekletilmiş yaşam. Asılı kalmış canlılık. Bağımlı yaşayış. Beklentili var oluş. Kendi başına olamayan oluş. Havada mevcudiyet. Şartlı hayatiyet.

Bağlanmış olma hali.

İlaca bağlanmış. Doktora bağlanmış. Kontrole bağlanmış. Şart konmuş.

Hastasın, ilacını bulamadın diyelim, hayatın tehlike altında. Doktora ulaşamadın, hayatın tehlike altında. Özgürlüğün, hareket kabiliyetin kısıtlanmış. Uzaklaşamazsın. Dünyayı dolaşamazsın. Saatlerce canının istediği yere yürüyemezsin.

İşe bağlanmış. İşyerine bağlanmış. Patrona çalışana müdüre sekretere bağlanmış. Programa konmuş.

İş yürümedi diyelim. Düzenin tehlike altında. Alacaklarına ulaşamadın, işin tehlike altında. Anlaşmalı çalıştığın kurumlar anlaşma şartlarını bozdu, planların bozuldu, sarpa sardı. Toparlayamazsan, her şey tehlike altında. Rahat yaşamak için iş yapıyorsun ama iş yüzünden rahat yaşayamıyorsun. Dünyayı gezemezsin, tatil yapamazsın, uzaklaşamazsın.

Okula bağlanmış. Sınavlara bağlanmış. Başarıya bağlanmış. Beklentiler konmuş.

Önce sen okulu bitir, sonra çocukların okulu bitirsin. Çıkıp gidemezsin, plan yapamazsın, aksatamazsın... seyahate çıkamazsın, okulu bırakamazsın. Canım istemedi, bugün gitmiyorum arkadaşlarla takılacağım diyemezsin. Sınavların, kariyerin, hayatın tehlike altında.

Dünya kadar kaypak bir zeminde yere çaktığımız bu kazıklar, sahicilik efekti olsun diye kendimizi bağladığımız bu urganlar. Varoşlarda dikilen lüks siteler gibi yapay mahallelerde askıda yaşayış gibi. Gerçek olmayan güvensiz zeminsiz havada...

Suspended animation dünya. Boşlukta bir top. Yaratıcı bu topta güvende olma sözü vermiyor, içimize de öyle bir his koymuyor. Burası bir hayal dünyası.

Gerçeği animation. Durdurulmamış, bekletilmemiş, asılı kalmamış, bağımsız, beklentisiz, kendi başına, sonsuz bir zeminde, şartsız varoluş. Kablosuz, serbest hareket. İlelebet, cennet.   

  




  

29 Aralık 2017 Cuma

     Hayat faniliğe doğru akarken her birimiz karşı konulamaz biçimde kendimizden güzel bir iz bırakmak isteriz. Her şeyin çabucak buharlaşabildiği bir dünyada kalıcı olana meyletmek esasında ölümlü olduğumuzu bilmenin bir tezahürüdür. Müşfik bir dost edasıyla her dem iyiye, hak ve hakikate çağrı yapan psikiyatri anabilim dalı öğretim üyesi Kemal Sayar hocamız, Kasım 2017 de Kapı Yayınları’ndan çıkan “Ölümden Önce Bir Hayat Vardır” kitabında bizleri evvela faniliğimizle yüzleştirip ardından onunla barışık olmaya dair sebepleri sıralıyor.

     “Ölümden Önce Hayat” adıyla başlayan ilk bölümde hayatın sırrı olan ölümün, Hakk’ın sırrını taşıyan insan üzerindeki etkisini konu ediyor. Ölümlülüğünü idrak eden bizlere, ölümün varlığının hayatı mahmuzladığını belirterek yaşamın kıymetini adeta teneffüs ettiriyor. Bahşedilmiş ömrümüzü anlamlı ve sahici yaşayabilmek ancak bu dünyanın solup gideceğini bilmekle mümkün. “İki kapılı bir handa gündüz gece giden” bir yolcu olduğumuzu hatırımızda tutarak yürürsek,  son nefesimiz havaya karıştığında ardımızda  hoş bir seda, güzel tanıklıklar, hayır dualar, faydalı işler, yasemin kokuları bırakabiliriz.

     “İnsan insanın kurdudur” diye alçakça sırıtan acınası zihniyete karşı ısrarla “insan insanın yurdudur, aynasıdır, şifasıdır” sözünü mütemadiyen telaffuz eden Kemal Sayar hocamızın bu gür sesi gönüllerde inşiraha vesile oluyor. Dünyanın rengine kanmayan, çerçöpe aldanmayan, tüm canları aziz bilen, gayretiyle etrafını mamur eden, hayret makamından baktığı için ufak tefek güzellikleri mucize addeden, dertleri içinde boğulmayıp derdini de sevebilen asil ruhlar yolumuzu aydınlatıyor. Gün gelir yorgun düşeriz yürümekten. Dik yokuşlar iflahımızı keser, işler sarpa sarabilir. Biz de incinebilir, kırılabilir hatta yok sayılabiliriz herkes gibi. Ne kadar koyu olursa olsun kederimiz, yeis bizi teslim alamaz zira dağın ardında hep bir umudumuz vardır bizi diri tutan. İmanımız, sevdiklerimiz, bir arkadaşla içilen kahve, bir çocuk sesi, bir ezgi, bir seyahat, ıhlamur kokusu, bir dua can suyu olur bitkin gönüllerimize.

     “Yenilmeyeceğiz” başlıklı ikinci bölümde ise ülkemize göz dikenlerin tuzakları ve vatanına sahip çıkanların sağlam duruşları ele alınıyor. Vatan evimizdir, geleceğimizdir, yaslandığımız dağdır. Bize bu vatanı çok görenler evvela bizim ruhlarımızı ele geçirmek, direncimizi kırmak, manevi sermayemiz olan güven duygumuzu imha etmek niyetindeler. Bu hainlere verilecek en iyi cevap ise korkunun bizi hapsetmesine, çaresizliğin bizi kötürüm etmesine izin vermemektir. Bu vatan, kıymetini bilmiş ve bedelini ödemiş olanların bize verdiği bir hediye ise; onu salimen çocuklarımıza bırakmak en mühim vazifemizdir. Kenetleneceğiz ve geleceğimizin zorla, zorbalıkla elimizden alınmasına asla müsaade etmeyeceğiz.

     Sadakat; Allah'a, ülküye, vatana ve insana tutunmaktır:                                            “Dostluk onarır, iyileştirir, güç verir. En yalın ve en cesur haliyle ruhların birbirine dokunabilmesidir. Güzel zamanlar biriktirirken ve zor zamanları aşarken omuz hizamda duran ve benimle aynı ufuklara bakan kişidir dost.” diyerek nefis bir tanımlama yapmıştır Kemal bey. İnsan ilişkilerinin de “kullan-at” modeline göre şekillendiği bir dünyada maskesiz, yalansız, menfaatsiz ve uzun soluklu tanışıklıklar  artık giderek güçleşiyor. Oysa zenginlik azığını, sevincini, öfkeni, kederini paylaşabileceğin insan sayısındadır. Sadakat iyi günde ve kötü günde daima yanında olmaktır. Yargılamadan, talepkar olmadan, usanmadan kalbimizde tutmaktır. Değerlerime, hedeflerime, çalışmalarıma, toprağıma, vatanıma gönül vermektir. Hülasa kıymet verdiklerimizin hatırını tutmaktır.    

     Bukalemun benlikler...Pastiş kişilikler;
Çölde kaybolmuş kimseler gibi yönünü tayin edemeyen, tutarlı bir kimlik ve anlam duygusu geliştiremeyen, kendine ve çevresine yabancı, renkten renge girebilen kimseler gün geçtikçe artıyor. Her gün yeni uyaranlarla baştan çıkarılırken duygular sığlaşıyor, çabuk tatmin ön plana çıkıyor ve ihtiyaç duyulmayanlar bir köşeye atılıveriyor. Her şey saman alevi gibi sadece kısa bir anlığına yanıp sönüyor. İşte böyle bir ortam zihinleri öyle meşgul ediyor ki hak edenlere dahi ilgi ve ihtimam gösterilemiyor.
       Dünyaya geldim gitmeye                                                                                              
       Aşk ile anı seyretmeye...                                                                                                                                                                              

     Kemal Sayar hoca şu cümlelerle giriş yapıyor: “Bu toprağın bilgeleri aşk ile anı seyrediyordu, bugün aşk ile ‘ben’ i seyrediyoruz. Kendimizi seyretmelere doyamıyoruz.” Evet insanların çoğu önceki zamanlarda ayıplanacak kadar kendiyle aşırı meşgul ki buna ‘Selfi Sendromu’ deniyor. Kendimizle o derece sarhoşuz ki birilerinin ne yiyip ne içtiğimizle, nereyi gezdiğimizle, kullandığımız markayla ilgilendiğini zannediyoruz. Kendimize yoğunlaşmak tam olarak nerede durduğumuzu anlamımızı ve muhatabımızı işitmemizi zorlaştırıyor. Dünyanın yeni veba salgını sayesinde ukalâ, duyarsız, içi boş insan tipi hız teknolojisiyle birlikte yeryüzüne yayılıyor. Velhasıl kendini takdim etmenin hazzı, faydalı işler yaparak mutmain olmanın  önüne geçiyor.        

     İnsanın çöpleştirilmesine kayıtsız kalmak:
Modern çağda fikirler, değerler, uygulamalar, eşyalar çok çabuk tedavülden kalkıyor. Dünyanın yavaşa ve eskiye tahammülü yok. Eskimişse at gitsin, yavaşsa hızlısıyla değiştir. Bu tüketici ideoloji sosyal ilişkilerimize de sirayet ediyor ve arkadaşlıklar bile ‘harcanabilir' kıvama gelebiliyor. Bu durumda sadece nesneleri değil; yerleşik değerlere, alışılmış hayat tarzlarına bağlılığını da kıyıya kenara atan bir toplum oluşuyor. Oluşan çöp yığınları devasa hacimlere ulaşınca onları ırağa atmanın imkanı da kalmıyor. Artık modern insan burnunun dibindeki her türlü çöpüyle yüzleşmek zorunda. Burada durup daha vahim olan “insanî atık" kavramına geçiş yapalım. Kapitalist zihniyetin yüzyıllar içinde yarattığı mülteci sorunu dev dalgalar halinde geliyor üzerimize. İnsanlığın geri kalanının paylaştığı dünyadan tahliye edilerek bir nevi hayatları para etmeyen atıkların toplandığı yerdir mülteci kampları. Her biri ihtiyaç fazlası, toplumun ıskartaları kısaca ‘çöp’ olanlar mahkumdur buralara. İnsanın çöpleştirilmesi manevi değerlerin dibe vurduğu bu asırda, ruha vurulan son darbedir.


     Ruhunu semaya açan insan:
İnsanın göklerle olan rabıtası, ona türlü kapılar açar. Kainata hayret nazarıyla bakabildiği için nice saklı mucizeler kendisine ayan olur.  Başına kötü şeyler de gelebilir ama kul mihnette lütuf, belada ihsan olabileceğini bilir. Acısıyla tatlısıyla yaşam bağışlanmış bir armağandır. Sever, sevilir, kucaklar, affeder, omuz verir. Velhasıl insan bu dünyaya var olmaya değil, yâr olmaya gelmiştir.

21 Eylül 2017 Perşembe

Ben büyük bir sanatçı değilim. Bir şeyleri değiştiremem ya da çığır açamam, insanlara ilham olamam. 

Büyük bir aktivist de değilim, toplumsal olaylara yön veremem, kötülere gününü gösteremem, zayıfları kurtaramam. 

Büyük bir bilim adamı da değilim, insanlık tarihinde dönüm noktası olacak icatlar yapamam, aletler geliştiremem, kansere çare bulamam. 

Normal bir hayat yaşayan normal bir insanım. Normal şekilde uyanıp normal bir kahvaltı eder, çocuklarımı okula eşimi işe yollayıp sade kahvemi içer, normal ev işleriyle uğraşır, normal haber sitelerini okur, normal alışverişlerimi yapar, normal ziyaretlerde bulunur ya da misafir ağırlarım. Her gün, “bugün bir şeyleri değiştirmeliyim” diye düşünür, ama her akşam günü sabah bulduğum gibi bırakırım. Kitap okur, film izler, sanatsal faaliyetleri takip ederim, ama bunlar dünyayı değiştirmez. “Yazmalıyım” diye düşünür, ama sonra Marquez’i okur ve asla ondan iyi bir cümle yazamayacağımı bildiğimden klavyemi saygıyla kenara koyarım.

“Bir şeyi değiştirebilseydim, bu ne olurdu” diye her gün kendime sorarım, cevabını hep bilirim: “insanları insan yapardım.” Her gün her yerde karşılaştığım gelişimini tamamlayamamış insansıları geliştirip insan haline getirebilmek isterdim. Bunu herkesi omuzundan tutup sarsarak ve suratına bağırarak yapamıyorsunuz, doğru davranabilmek için içeriden dışarıya doğru bir salınım olması gerekiyor, bunu sağlamak için de dışarıdan içeriye bu davranış formatının beslenmesi gerekiyor önce. Demek ki eğitim lazımdır. Bu yüzden çocuklarımın iyi ve doğru bir eğitim almasını sağlamaya çalışır, bencil değil toplumcul davranışlar sergiledikleri zamanlarda tuttuğum nefeslerimi dışarı salarım. Kendim sanki çok da iyi davranıyormuşum gibi oldu değil mi, esasen öyle değil tabi ki. Sadece her an bilinçli davranmaya, fevri hareket etmemeye, ölçüp tartmaya çalışırım. Şimdiye kadar boş geçmesine müsade ettiğim şahsıma yönlendirilmiş hiçbir haksızlığın bana zarar olarak geri döndüğünü görmedim çok şükür. Demek ki cevabı şaaak diye yapıştırmasak da oluyor, o halde gerginliğe ne gerek var. İşte bunu sürekli hatırlamaya çalışırım, hatırlayamadığım zamanlarda üzülürüm. İçli dışlı olmasam da insanlara sıcak davranmaya, güler yüz göstermeye gayret ederim, bunun kimseye zararı olmaz.

İşte bunlar hep normal şeyler. Normal, basit, içgüdüsel, insansal, standart özellikler. Bunlar hakkında düşünüyorum, çünkü normal bir gün içinde bu standartları kaybedebileceğim onlarca şey oluyor, onlarca kez standart altına düşüyorum, zira sadece trafikte bile az gelişmişlikten bunalıp tersine bir ruhsal evrimle birbirini parçalayan aç etçillere dönüyoruz. İnsani içgüdülerimizin tersine hareket ederek kendimizi ve başkalarını yaralıyoruz.

Sanıyorum bu yüzden, normal üstü biri olmak isterdim. İnsan standardını korumak için. Güzel cümleler yazabilmek, güzel filmler çekebilmek, güzel okullar açabilmek, güzel şarkılar söyleyebilmek isterdim.

Şimdi ise normal hayatıma devam etmem gerekiyor, daha akşam yemeği hazırlığı yapılacak, günlük işler görülecek, herhalde bir dışarı da çıkmak lazım. Önce kahve içsem daha iyi olacak...   



4 Mart 2017 Cumartesi


Tek başına sorumlulukları yüklenmiş de eğilip bükülmemiş, nice zorluklarla karşılaşmış da yılmamışcasına vakur durur Elif. Taşıdığı anlamın kudretiyle olsa gerek her daim kökü sağlam, başı dimdik.

Ebced hesabıyla bir sayısına tekabül eden Elif, hiçbir faniye boyun eğmeyen ve geçici lezzetler uğrunda zikzak çizmeyen şahsiyetli müminlerin gönülden bağlandığı tevhid anlayışını temsil eder. Ve Bir'e inananların bir olma çabasından doğar tüm hasenatlar, iyilikler. Harflerin evveli olma cihetine vurgu yapan Vaiz-i Kazvini bir beytinde şöyle der: ''Elif'in ağzından şu sözü duydum: Hiç kimse doğruluğu düstur edinmedikçe öne geçemez.'' Bu albenili dünya nicesinin ayağını kaydırıp nicesini de üç kuruşa zillete razı ederken, Elif yalnız kalma pahasına da olsa her halükarda mertliği öğütler. Elif'i görse mertek sananlara kulak asmadan, istikameti şaşırmadan hakikat yolunda emin adımlarla yürümek ancak cesur insanların erdemidir.
    
E-l-f kökünden çıkılınca yola ülfete varılır, birbiriyle tanışıp kaynaşır ruhlar. Cana can katanlar sayesinde aşılır yüce dağlar. Elif'in endamı ve narinliği öyle sevilir ki, cennet kokulu kız çocukların kulağına ''Senin adın Elif'' diye okunur ezanlar. Biraz büyüyüp elifi elifine dört yaş dört ay dört gün dolunca bed-i besmele töreni yapılır. Hediye edilen kadife kesedeki Elif-be cüzünden okutan hocası ilk dersini vermiş olur bu ay yüzlü meleğe. Eliften yeye kadar ilim irfanla büyüsün diye dualarla başlayan bu uzun yolculuk, bir elif miktarı da olsa hakkaniyetten ayrılmadan devam edecektir.

               Elif  okuduk ötürü, pazar eyledik götürü
               Yaradılanı hoş gördük,Yaradandan  ötürü.

20 Ekim 2016 Perşembe

≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈

Her kişi küçük anlardan, her an bütün bir hayattan ibaret. Bir kişiyi anlatmak için o küçük anlara gereksinim duyuyorum. Ama o anlar kişinin bütün hayatından mütevellit olduğu için, bir tek an ile ilgili yazamıyorum.

Nimet Hanım Fatih Camii’nin hanımlar mahfilinde ortada namaz kılmayı sever. Bu bir an  Nimet Hanım için bir alışkanlık bir gelenek olmuştur çünkü camiinin ihtişamını o noktadan daha güzel temaşa eder, kendini daha merkezde hisseder, cami ile bir ömürlük bağını orada tespit eder, ne kadar uzağa giderse gitsin camideki o nokta ona aittir ve Nimet Hanım geri geldiğinde noktasını camiden talep edecektir.

Nimet Hanım zamanında Balkan göçünü yaşamış bir göçmen kızıdır, çocukken yaşadığı göç onu kök salma ihtiyacına itmiş, yıllar sonra Fatih Camiinde kendine ait bir nokta tutması bu ihtiyaca binaen hasıl olmuştur. Fatih Camii yüzyıllar boyu nice gönüller feth etmiş, nice müdavimine kök salma imkanı sunmuştur. Dolayısıyla Fatih Camii’inde bir yer, Nimet Hanım’ın memleket hasretini, yerli yurtlu olma gereksinimini giderir.

Nimet Hanım bunun farkında değildir. Bir kitap karakteri, bir kurgu değil, gerçek bir kişidir. Ama bir kurguda yer alabilecek denli açık okunur ve tutarlı davranışlar sergilemekte, içindeki küçük göçmen kızını avutmak için İstanbul’un en eski ve en büyük camilerinden birini sahiplenmektedir.

Bu an, Nimet Hanım’ın Fatih Camii’nin hanımlar mahfilinde orta bölümde namaz kılıp Kur’an okuma anı, yazıyla nasıl ifade edilir? Bir ömrü, bir romanlık acı ve ızdırabı ihtiva eden bu an...

Şu hayatta yapayalnız Vesile Hanım’ın yaşlı ve ince sesiyle dua edişi, anlamını bilmese de ağzından dökülen kelimelerle etrafına nakış gibi işlediği Allah’a niyazı... küçük ve kırışık ve beyaz Vesile Hanım’ın nurdan bir kozayla sarılıp Allah’ın avucuna bırakılmış gibi duruşu, duasıyla saydamlaşır ve hafifçe yerden yükselir gibi görünürken yapayalnız olanın aslında kim olduğunu sorgulatışı, Vesile Hanım’ın hayatını anlatmadan nasıl anlatılır?

Bu anlar, üstünkörü geçilemeyecek kadar kıymete haiz, iki satırla geçiştirilemeyecek kadar içi dolu.

Ben bu anları yazmak istiyorum, her baktığım yerde bu anları görüyorum. Tanıdık tanımadık her kişinin yüzünde, mimiklerinde, bir kol sallayışında, adım atışında, bu anlara şahit oluyorum ve bu anları yazmak istiyorum. Ama bu anlar, bütün hayatı yazmadan yazılmıyor. Kişinin yaşadığı her bir an, hayatından oluşuyor... 

≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈

25 Temmuz 2016 Pazartesi

Sevgili arkadaşlar, yoldaşlar, öğrenciler ve dünya çapında bizim derdimizle dertlenen herkes,

Türkiye, kabul edilemez bir askeri darbe girişimine karşı direnmiştir. Bu zorlu darbe ordudaki fanatik ve radikal bir grubun işidir. Bu grubun kimlerden oluştuğu, sayıları ve amacı şu ana kadar bilinmiyordu. Bu vesileyle kendilerini açık ettiler ve şimdi ülke çapında bulundukları mevkilerden ve ordudan tasfiyeleri için geniş çaplı bir operasyon yürütülüyor. Bu süreçte, darbe girişiminden beri ve ve gelecek günler  bizim için çok zor, çok tartışma var ve olacak da. Bilmenizi isteriz ki, dualarınıza müteşekkiriz ve onlara aşırı bir şekilde ihtiyacımız var. Lütfen duaya devam edin, lütfen bizi yalnız bırakmayın. Sizi sevdiğimizi, size değer verdiğimizi ve bunun karşılıklı olduğunu biliyorsunuz.

Muhtemelen tankların nasıl sivil halkı ezip geçtiğini, vatan hainlerinin nasıl vatansever direnişçileri g3 kurşunlarıyla vurduklarını, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin nasıl havadan bombalandığını, nasıl savaştığımızı, nasıl kazandığımızı görmüşsünüzdür. Lütfen, eğer haberleri takip etmek istiyorsanız, TRT World’ü takip edin.

O geceki travma hala sürüyor, herkes hala şokta. Ama biz darbeden sonra nasıl bir felaket geldiğini bildiğimiz için savaştık. Biz ne yazık ki bu konuda çok tecrübeliyiz. Vatan hainleri sokağa çıkma yasağı ilan ettiler ve hepimiz bunun ne manaya geldiğini biliyorduk. Birkaç dakika sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan sokaklara çıkıp vatanımızı korumamızı söylediğinde her şey önemini yitirdi. Ölme ihtimali ufak bir aksilik, ve hatta vatan için kucaklayacağımız bir müjde oldu gözümüzde. Bu bir savaş durumuydu; Cumhurbaşkanı daha önce hiç yapmadığı bir şey yapıyor, halkı sokaklara çağırıyordu. En zor günlerde bile sokak çağrısı yapmamış, halka sükuneti telkin etmiş ve sokaklarda huzursuzluk olmamasını tavsiye etmişti. Bu ilk sokağa çıkma çağrısına uyabilenler anında sokaklara akın etti, sokağa çıkamayanlar evlerinde Kur’an ve namaza sarıldı. Sokağa çıkamayıp, vatanın çağrısına cevap veremeyenlerin kalpleri paramparça oldu, onlar da kanayan kalpleriyle dua ettiler. Belki bu dualar sokaklarda süren mücadeleye denk bir vatan savunmasıydı. Sokakta da olsalar evlerinde de, herkes için çok zor bir geceydi, ama biz tek yürek olduk. O gece aslında Türkiye’de ayrımcılık olmadığını ve herkesin herkes olduğunu gördük. Kimse Erdoğan taraftarı ya da Erdoğan muhalifi değildi, herkes Türkiye taraftarı, demokrasi taraftarıydı ve bu çok önemliydi. Şimdi herkes birbirine saygılı. Birbirimizin değerini anladığımız için trafik iyi, insanlar iyi, her şey iyi. Vatan hainlerinin küçük “darbe”leriyle bu sonucu hedeflediklerinden pek de emin değiliz.

Şimdi gece nöbetimiz var. Biz Türkiyeliler doğaçlama vardiyalarla geceler boyu gönüllü nöbetler tutuyoruz; aslında bu hainlerin tekrar saldırmasını beklediğimiz için değil, ülkemizi başıboş bırakmadığımız anlaşılsın diye. Bayraklarımızı alıp sokakları koruyoruz, gecemizi şehir meydanlarında geçiriyoruz, mecbur kalınca kaldırımda uyuyoruz, sonra ortalığı temizleyip sabah işe gidiyoruz. Gece nöbeti bittikten ve insanlar evlerinde döndükten sonra bile, biz daima ülkemize ve birbirimize göz kulak olacağız.

15 Temmuz 2016, bizim için bir milattır. Şimdi dünya daha güzel bir yer. Şimdi her yıl idrak edeceğimiz bir Şehitleri Anma Günümüz var. Hatırlayacağımız karanlık bir gecemiz ve bunu müteakip mutlu bir sabahımız var. Yasını tutacağımız ve hatırasına sahip çıkacağımız şehitlerimiz var, yüceltecek kahramanlarımız ve söyleyecek yeni şarkılarımız var. Her zaman yaptığımız, ve inşallah yapacağımız gibi, yine tarih yazdık. Birlik olmanın getirdiği gücü birlikte gördük.
Sevgi ve şükranlarımızla. Selametle kalın.