Hayat faniliğe doğru akarken
her birimiz karşı konulamaz biçimde kendimizden güzel bir iz bırakmak isteriz. Her
şeyin çabucak buharlaşabildiği bir dünyada kalıcı olana meyletmek esasında
ölümlü olduğumuzu bilmenin bir tezahürüdür. Müşfik bir dost edasıyla her dem
iyiye, hak ve hakikate çağrı yapan psikiyatri anabilim dalı öğretim üyesi Kemal
Sayar hocamız, Kasım 2017 de Kapı Yayınları’ndan çıkan “Ölümden Önce Bir Hayat
Vardır” kitabında bizleri evvela faniliğimizle yüzleştirip ardından onunla
barışık olmaya dair sebepleri sıralıyor.
“Ölümden Önce Hayat” adıyla başlayan
ilk bölümde hayatın sırrı olan ölümün, Hakk’ın sırrını taşıyan insan üzerindeki
etkisini konu ediyor. Ölümlülüğünü idrak eden bizlere, ölümün varlığının hayatı
mahmuzladığını belirterek yaşamın kıymetini adeta teneffüs ettiriyor. Bahşedilmiş
ömrümüzü anlamlı ve sahici yaşayabilmek ancak bu dünyanın solup gideceğini
bilmekle mümkün. “İki kapılı bir handa gündüz gece giden” bir yolcu olduğumuzu
hatırımızda tutarak yürürsek, son
nefesimiz havaya karıştığında ardımızda hoş bir seda, güzel tanıklıklar, hayır dualar, faydalı işler,
yasemin kokuları bırakabiliriz.
“İnsan insanın kurdudur” diye alçakça
sırıtan acınası zihniyete karşı ısrarla “insan insanın yurdudur, aynasıdır,
şifasıdır” sözünü mütemadiyen telaffuz eden Kemal Sayar hocamızın bu gür sesi
gönüllerde inşiraha vesile oluyor. Dünyanın rengine kanmayan, çerçöpe
aldanmayan, tüm canları aziz bilen, gayretiyle etrafını mamur eden, hayret
makamından baktığı için ufak tefek güzellikleri mucize addeden, dertleri içinde
boğulmayıp derdini de sevebilen asil ruhlar yolumuzu aydınlatıyor. Gün gelir yorgun
düşeriz yürümekten. Dik yokuşlar iflahımızı keser, işler sarpa sarabilir. Biz
de incinebilir, kırılabilir hatta yok sayılabiliriz herkes gibi. Ne kadar koyu olursa
olsun kederimiz, yeis bizi teslim alamaz zira dağın ardında hep bir umudumuz
vardır bizi diri tutan. İmanımız, sevdiklerimiz, bir arkadaşla içilen kahve,
bir çocuk sesi, bir ezgi, bir seyahat, ıhlamur kokusu, bir dua can suyu olur bitkin
gönüllerimize.
“Yenilmeyeceğiz” başlıklı ikinci
bölümde ise ülkemize göz dikenlerin tuzakları ve vatanına sahip çıkanların
sağlam duruşları ele alınıyor. Vatan evimizdir, geleceğimizdir, yaslandığımız
dağdır. Bize bu vatanı çok görenler evvela bizim ruhlarımızı ele geçirmek, direncimizi
kırmak, manevi sermayemiz olan güven duygumuzu imha etmek niyetindeler. Bu
hainlere verilecek en iyi cevap ise korkunun bizi hapsetmesine, çaresizliğin
bizi kötürüm etmesine izin vermemektir. Bu vatan, kıymetini bilmiş ve bedelini
ödemiş olanların bize verdiği bir hediye ise; onu salimen çocuklarımıza
bırakmak en mühim vazifemizdir. Kenetleneceğiz ve geleceğimizin zorla,
zorbalıkla elimizden alınmasına asla müsaade etmeyeceğiz.
Sadakat; Allah'a, ülküye, vatana ve insana tutunmaktır:
“Dostluk onarır, iyileştirir, güç verir. En yalın ve en cesur haliyle ruhların
birbirine dokunabilmesidir. Güzel zamanlar biriktirirken ve zor zamanları
aşarken omuz hizamda duran ve benimle aynı ufuklara bakan kişidir dost.” diyerek
nefis bir tanımlama yapmıştır Kemal bey. İnsan ilişkilerinin de “kullan-at”
modeline göre şekillendiği bir dünyada maskesiz, yalansız, menfaatsiz ve uzun
soluklu tanışıklıklar artık
giderek güçleşiyor. Oysa zenginlik azığını, sevincini, öfkeni, kederini
paylaşabileceğin insan sayısındadır. Sadakat iyi günde ve kötü günde daima
yanında olmaktır. Yargılamadan, talepkar olmadan, usanmadan kalbimizde
tutmaktır. Değerlerime, hedeflerime, çalışmalarıma, toprağıma, vatanıma gönül vermektir.
Hülasa kıymet verdiklerimizin hatırını tutmaktır.
Bukalemun benlikler...Pastiş
kişilikler;
Çölde kaybolmuş kimseler gibi yönünü tayin edemeyen, tutarlı bir kimlik
ve anlam duygusu geliştiremeyen, kendine ve çevresine yabancı, renkten renge
girebilen kimseler gün geçtikçe artıyor. Her gün yeni uyaranlarla baştan çıkarılırken
duygular sığlaşıyor, çabuk tatmin ön plana çıkıyor ve ihtiyaç duyulmayanlar bir
köşeye atılıveriyor. Her şey saman alevi gibi sadece kısa bir anlığına yanıp
sönüyor. İşte böyle bir ortam zihinleri öyle meşgul ediyor ki hak edenlere dahi
ilgi ve ihtimam gösterilemiyor.
Dünyaya geldim gitmeye
Aşk ile anı seyretmeye...
Kemal Sayar hoca şu cümlelerle giriş
yapıyor: “Bu toprağın bilgeleri aşk ile anı seyrediyordu, bugün aşk ile ‘ben’ i
seyrediyoruz. Kendimizi seyretmelere doyamıyoruz.” Evet insanların çoğu önceki
zamanlarda ayıplanacak kadar kendiyle aşırı meşgul ki buna ‘Selfi Sendromu’
deniyor. Kendimizle o derece sarhoşuz ki birilerinin ne yiyip ne içtiğimizle,
nereyi gezdiğimizle, kullandığımız markayla ilgilendiğini zannediyoruz. Kendimize
yoğunlaşmak tam olarak nerede durduğumuzu anlamımızı ve muhatabımızı işitmemizi
zorlaştırıyor. Dünyanın yeni veba salgını sayesinde ukalâ, duyarsız, içi boş
insan tipi hız teknolojisiyle birlikte yeryüzüne yayılıyor. Velhasıl kendini
takdim etmenin hazzı, faydalı işler yaparak mutmain olmanın önüne geçiyor.
İnsanın çöpleştirilmesine kayıtsız
kalmak:
Modern çağda fikirler, değerler, uygulamalar, eşyalar çok çabuk
tedavülden kalkıyor. Dünyanın yavaşa ve eskiye tahammülü yok. Eskimişse at
gitsin, yavaşsa hızlısıyla değiştir. Bu tüketici ideoloji sosyal ilişkilerimize
de sirayet ediyor ve arkadaşlıklar bile ‘harcanabilir' kıvama gelebiliyor. Bu
durumda sadece nesneleri değil; yerleşik değerlere, alışılmış hayat tarzlarına
bağlılığını da kıyıya kenara atan bir toplum oluşuyor. Oluşan çöp yığınları devasa
hacimlere ulaşınca onları ırağa atmanın imkanı da kalmıyor. Artık modern insan burnunun
dibindeki her türlü çöpüyle yüzleşmek zorunda. Burada durup daha vahim olan “insanî
atık" kavramına geçiş yapalım. Kapitalist zihniyetin yüzyıllar içinde
yarattığı mülteci sorunu dev dalgalar halinde geliyor üzerimize. İnsanlığın
geri kalanının paylaştığı dünyadan tahliye edilerek bir nevi hayatları para
etmeyen atıkların toplandığı yerdir mülteci kampları. Her biri ihtiyaç fazlası,
toplumun ıskartaları kısaca ‘çöp’ olanlar mahkumdur buralara. İnsanın
çöpleştirilmesi manevi değerlerin dibe vurduğu bu asırda, ruha vurulan son
darbedir.
Ruhunu semaya açan insan:
İnsanın göklerle olan rabıtası, ona türlü kapılar açar. Kainata hayret
nazarıyla bakabildiği için nice saklı mucizeler kendisine ayan olur. Başına kötü şeyler de gelebilir ama kul
mihnette lütuf, belada ihsan olabileceğini bilir. Acısıyla tatlısıyla yaşam
bağışlanmış bir armağandır. Sever, sevilir, kucaklar, affeder, omuz verir. Velhasıl
insan bu dünyaya var olmaya değil, yâr olmaya gelmiştir.