29 Aralık 2017 Cuma

     Hayat faniliğe doğru akarken her birimiz karşı konulamaz biçimde kendimizden güzel bir iz bırakmak isteriz. Her şeyin çabucak buharlaşabildiği bir dünyada kalıcı olana meyletmek esasında ölümlü olduğumuzu bilmenin bir tezahürüdür. Müşfik bir dost edasıyla her dem iyiye, hak ve hakikate çağrı yapan psikiyatri anabilim dalı öğretim üyesi Kemal Sayar hocamız, Kasım 2017 de Kapı Yayınları’ndan çıkan “Ölümden Önce Bir Hayat Vardır” kitabında bizleri evvela faniliğimizle yüzleştirip ardından onunla barışık olmaya dair sebepleri sıralıyor.

     “Ölümden Önce Hayat” adıyla başlayan ilk bölümde hayatın sırrı olan ölümün, Hakk’ın sırrını taşıyan insan üzerindeki etkisini konu ediyor. Ölümlülüğünü idrak eden bizlere, ölümün varlığının hayatı mahmuzladığını belirterek yaşamın kıymetini adeta teneffüs ettiriyor. Bahşedilmiş ömrümüzü anlamlı ve sahici yaşayabilmek ancak bu dünyanın solup gideceğini bilmekle mümkün. “İki kapılı bir handa gündüz gece giden” bir yolcu olduğumuzu hatırımızda tutarak yürürsek,  son nefesimiz havaya karıştığında ardımızda  hoş bir seda, güzel tanıklıklar, hayır dualar, faydalı işler, yasemin kokuları bırakabiliriz.

     “İnsan insanın kurdudur” diye alçakça sırıtan acınası zihniyete karşı ısrarla “insan insanın yurdudur, aynasıdır, şifasıdır” sözünü mütemadiyen telaffuz eden Kemal Sayar hocamızın bu gür sesi gönüllerde inşiraha vesile oluyor. Dünyanın rengine kanmayan, çerçöpe aldanmayan, tüm canları aziz bilen, gayretiyle etrafını mamur eden, hayret makamından baktığı için ufak tefek güzellikleri mucize addeden, dertleri içinde boğulmayıp derdini de sevebilen asil ruhlar yolumuzu aydınlatıyor. Gün gelir yorgun düşeriz yürümekten. Dik yokuşlar iflahımızı keser, işler sarpa sarabilir. Biz de incinebilir, kırılabilir hatta yok sayılabiliriz herkes gibi. Ne kadar koyu olursa olsun kederimiz, yeis bizi teslim alamaz zira dağın ardında hep bir umudumuz vardır bizi diri tutan. İmanımız, sevdiklerimiz, bir arkadaşla içilen kahve, bir çocuk sesi, bir ezgi, bir seyahat, ıhlamur kokusu, bir dua can suyu olur bitkin gönüllerimize.

     “Yenilmeyeceğiz” başlıklı ikinci bölümde ise ülkemize göz dikenlerin tuzakları ve vatanına sahip çıkanların sağlam duruşları ele alınıyor. Vatan evimizdir, geleceğimizdir, yaslandığımız dağdır. Bize bu vatanı çok görenler evvela bizim ruhlarımızı ele geçirmek, direncimizi kırmak, manevi sermayemiz olan güven duygumuzu imha etmek niyetindeler. Bu hainlere verilecek en iyi cevap ise korkunun bizi hapsetmesine, çaresizliğin bizi kötürüm etmesine izin vermemektir. Bu vatan, kıymetini bilmiş ve bedelini ödemiş olanların bize verdiği bir hediye ise; onu salimen çocuklarımıza bırakmak en mühim vazifemizdir. Kenetleneceğiz ve geleceğimizin zorla, zorbalıkla elimizden alınmasına asla müsaade etmeyeceğiz.

     Sadakat; Allah'a, ülküye, vatana ve insana tutunmaktır:                                            “Dostluk onarır, iyileştirir, güç verir. En yalın ve en cesur haliyle ruhların birbirine dokunabilmesidir. Güzel zamanlar biriktirirken ve zor zamanları aşarken omuz hizamda duran ve benimle aynı ufuklara bakan kişidir dost.” diyerek nefis bir tanımlama yapmıştır Kemal bey. İnsan ilişkilerinin de “kullan-at” modeline göre şekillendiği bir dünyada maskesiz, yalansız, menfaatsiz ve uzun soluklu tanışıklıklar  artık giderek güçleşiyor. Oysa zenginlik azığını, sevincini, öfkeni, kederini paylaşabileceğin insan sayısındadır. Sadakat iyi günde ve kötü günde daima yanında olmaktır. Yargılamadan, talepkar olmadan, usanmadan kalbimizde tutmaktır. Değerlerime, hedeflerime, çalışmalarıma, toprağıma, vatanıma gönül vermektir. Hülasa kıymet verdiklerimizin hatırını tutmaktır.    

     Bukalemun benlikler...Pastiş kişilikler;
Çölde kaybolmuş kimseler gibi yönünü tayin edemeyen, tutarlı bir kimlik ve anlam duygusu geliştiremeyen, kendine ve çevresine yabancı, renkten renge girebilen kimseler gün geçtikçe artıyor. Her gün yeni uyaranlarla baştan çıkarılırken duygular sığlaşıyor, çabuk tatmin ön plana çıkıyor ve ihtiyaç duyulmayanlar bir köşeye atılıveriyor. Her şey saman alevi gibi sadece kısa bir anlığına yanıp sönüyor. İşte böyle bir ortam zihinleri öyle meşgul ediyor ki hak edenlere dahi ilgi ve ihtimam gösterilemiyor.
       Dünyaya geldim gitmeye                                                                                              
       Aşk ile anı seyretmeye...                                                                                                                                                                              

     Kemal Sayar hoca şu cümlelerle giriş yapıyor: “Bu toprağın bilgeleri aşk ile anı seyrediyordu, bugün aşk ile ‘ben’ i seyrediyoruz. Kendimizi seyretmelere doyamıyoruz.” Evet insanların çoğu önceki zamanlarda ayıplanacak kadar kendiyle aşırı meşgul ki buna ‘Selfi Sendromu’ deniyor. Kendimizle o derece sarhoşuz ki birilerinin ne yiyip ne içtiğimizle, nereyi gezdiğimizle, kullandığımız markayla ilgilendiğini zannediyoruz. Kendimize yoğunlaşmak tam olarak nerede durduğumuzu anlamımızı ve muhatabımızı işitmemizi zorlaştırıyor. Dünyanın yeni veba salgını sayesinde ukalâ, duyarsız, içi boş insan tipi hız teknolojisiyle birlikte yeryüzüne yayılıyor. Velhasıl kendini takdim etmenin hazzı, faydalı işler yaparak mutmain olmanın  önüne geçiyor.        

     İnsanın çöpleştirilmesine kayıtsız kalmak:
Modern çağda fikirler, değerler, uygulamalar, eşyalar çok çabuk tedavülden kalkıyor. Dünyanın yavaşa ve eskiye tahammülü yok. Eskimişse at gitsin, yavaşsa hızlısıyla değiştir. Bu tüketici ideoloji sosyal ilişkilerimize de sirayet ediyor ve arkadaşlıklar bile ‘harcanabilir' kıvama gelebiliyor. Bu durumda sadece nesneleri değil; yerleşik değerlere, alışılmış hayat tarzlarına bağlılığını da kıyıya kenara atan bir toplum oluşuyor. Oluşan çöp yığınları devasa hacimlere ulaşınca onları ırağa atmanın imkanı da kalmıyor. Artık modern insan burnunun dibindeki her türlü çöpüyle yüzleşmek zorunda. Burada durup daha vahim olan “insanî atık" kavramına geçiş yapalım. Kapitalist zihniyetin yüzyıllar içinde yarattığı mülteci sorunu dev dalgalar halinde geliyor üzerimize. İnsanlığın geri kalanının paylaştığı dünyadan tahliye edilerek bir nevi hayatları para etmeyen atıkların toplandığı yerdir mülteci kampları. Her biri ihtiyaç fazlası, toplumun ıskartaları kısaca ‘çöp’ olanlar mahkumdur buralara. İnsanın çöpleştirilmesi manevi değerlerin dibe vurduğu bu asırda, ruha vurulan son darbedir.


     Ruhunu semaya açan insan:
İnsanın göklerle olan rabıtası, ona türlü kapılar açar. Kainata hayret nazarıyla bakabildiği için nice saklı mucizeler kendisine ayan olur.  Başına kötü şeyler de gelebilir ama kul mihnette lütuf, belada ihsan olabileceğini bilir. Acısıyla tatlısıyla yaşam bağışlanmış bir armağandır. Sever, sevilir, kucaklar, affeder, omuz verir. Velhasıl insan bu dünyaya var olmaya değil, yâr olmaya gelmiştir.

21 Eylül 2017 Perşembe

Ben büyük bir sanatçı değilim. Bir şeyleri değiştiremem ya da çığır açamam, insanlara ilham olamam. 

Büyük bir aktivist de değilim, toplumsal olaylara yön veremem, kötülere gününü gösteremem, zayıfları kurtaramam. 

Büyük bir bilim adamı da değilim, insanlık tarihinde dönüm noktası olacak icatlar yapamam, aletler geliştiremem, kansere çare bulamam. 

Normal bir hayat yaşayan normal bir insanım. Normal şekilde uyanıp normal bir kahvaltı eder, çocuklarımı okula eşimi işe yollayıp sade kahvemi içer, normal ev işleriyle uğraşır, normal haber sitelerini okur, normal alışverişlerimi yapar, normal ziyaretlerde bulunur ya da misafir ağırlarım. Her gün, “bugün bir şeyleri değiştirmeliyim” diye düşünür, ama her akşam günü sabah bulduğum gibi bırakırım. Kitap okur, film izler, sanatsal faaliyetleri takip ederim, ama bunlar dünyayı değiştirmez. “Yazmalıyım” diye düşünür, ama sonra Marquez’i okur ve asla ondan iyi bir cümle yazamayacağımı bildiğimden klavyemi saygıyla kenara koyarım.

“Bir şeyi değiştirebilseydim, bu ne olurdu” diye her gün kendime sorarım, cevabını hep bilirim: “insanları insan yapardım.” Her gün her yerde karşılaştığım gelişimini tamamlayamamış insansıları geliştirip insan haline getirebilmek isterdim. Bunu herkesi omuzundan tutup sarsarak ve suratına bağırarak yapamıyorsunuz, doğru davranabilmek için içeriden dışarıya doğru bir salınım olması gerekiyor, bunu sağlamak için de dışarıdan içeriye bu davranış formatının beslenmesi gerekiyor önce. Demek ki eğitim lazımdır. Bu yüzden çocuklarımın iyi ve doğru bir eğitim almasını sağlamaya çalışır, bencil değil toplumcul davranışlar sergiledikleri zamanlarda tuttuğum nefeslerimi dışarı salarım. Kendim sanki çok da iyi davranıyormuşum gibi oldu değil mi, esasen öyle değil tabi ki. Sadece her an bilinçli davranmaya, fevri hareket etmemeye, ölçüp tartmaya çalışırım. Şimdiye kadar boş geçmesine müsade ettiğim şahsıma yönlendirilmiş hiçbir haksızlığın bana zarar olarak geri döndüğünü görmedim çok şükür. Demek ki cevabı şaaak diye yapıştırmasak da oluyor, o halde gerginliğe ne gerek var. İşte bunu sürekli hatırlamaya çalışırım, hatırlayamadığım zamanlarda üzülürüm. İçli dışlı olmasam da insanlara sıcak davranmaya, güler yüz göstermeye gayret ederim, bunun kimseye zararı olmaz.

İşte bunlar hep normal şeyler. Normal, basit, içgüdüsel, insansal, standart özellikler. Bunlar hakkında düşünüyorum, çünkü normal bir gün içinde bu standartları kaybedebileceğim onlarca şey oluyor, onlarca kez standart altına düşüyorum, zira sadece trafikte bile az gelişmişlikten bunalıp tersine bir ruhsal evrimle birbirini parçalayan aç etçillere dönüyoruz. İnsani içgüdülerimizin tersine hareket ederek kendimizi ve başkalarını yaralıyoruz.

Sanıyorum bu yüzden, normal üstü biri olmak isterdim. İnsan standardını korumak için. Güzel cümleler yazabilmek, güzel filmler çekebilmek, güzel okullar açabilmek, güzel şarkılar söyleyebilmek isterdim.

Şimdi ise normal hayatıma devam etmem gerekiyor, daha akşam yemeği hazırlığı yapılacak, günlük işler görülecek, herhalde bir dışarı da çıkmak lazım. Önce kahve içsem daha iyi olacak...   



4 Mart 2017 Cumartesi


Tek başına sorumlulukları yüklenmiş de eğilip bükülmemiş, nice zorluklarla karşılaşmış da yılmamışcasına vakur durur Elif. Taşıdığı anlamın kudretiyle olsa gerek her daim kökü sağlam, başı dimdik.

Ebced hesabıyla bir sayısına tekabül eden Elif, hiçbir faniye boyun eğmeyen ve geçici lezzetler uğrunda zikzak çizmeyen şahsiyetli müminlerin gönülden bağlandığı tevhid anlayışını temsil eder. Ve Bir'e inananların bir olma çabasından doğar tüm hasenatlar, iyilikler. Harflerin evveli olma cihetine vurgu yapan Vaiz-i Kazvini bir beytinde şöyle der: ''Elif'in ağzından şu sözü duydum: Hiç kimse doğruluğu düstur edinmedikçe öne geçemez.'' Bu albenili dünya nicesinin ayağını kaydırıp nicesini de üç kuruşa zillete razı ederken, Elif yalnız kalma pahasına da olsa her halükarda mertliği öğütler. Elif'i görse mertek sananlara kulak asmadan, istikameti şaşırmadan hakikat yolunda emin adımlarla yürümek ancak cesur insanların erdemidir.
    
E-l-f kökünden çıkılınca yola ülfete varılır, birbiriyle tanışıp kaynaşır ruhlar. Cana can katanlar sayesinde aşılır yüce dağlar. Elif'in endamı ve narinliği öyle sevilir ki, cennet kokulu kız çocukların kulağına ''Senin adın Elif'' diye okunur ezanlar. Biraz büyüyüp elifi elifine dört yaş dört ay dört gün dolunca bed-i besmele töreni yapılır. Hediye edilen kadife kesedeki Elif-be cüzünden okutan hocası ilk dersini vermiş olur bu ay yüzlü meleğe. Eliften yeye kadar ilim irfanla büyüsün diye dualarla başlayan bu uzun yolculuk, bir elif miktarı da olsa hakkaniyetten ayrılmadan devam edecektir.

               Elif  okuduk ötürü, pazar eyledik götürü
               Yaradılanı hoş gördük,Yaradandan  ötürü.