28 Aralık 2015 Pazartesi

Merhaba, 

İnsanın öncelikleri, ihtiyaçları, düşünceleri de kendiyle birlikte değişiyor, yaşlanıyor. Çocuklar büyüdükçe, biz yaşlandıkça, yazımız da değişti, üslubumuz da. Artık daha şahsî, daha özel. Demek şimdi ihtiyacımız bu yönde. Ola ki okuyanların da ihtiyacı vardır, bir vesile ile karşılanır.


Bu kez tadı damağında kalan bir umre tecrübesini bizimle paylaşıyor arkadaşımız. Yavaş yavaş, hissederek okuyalım. Allah gidip görememiş olanlara da çokça ziyaretler nasip etsin, kimseyi o mübarek topraklara hasret bırakmasın. Buyurun...

****************

Sakince süzülen ve mevcudunun çoğu mışıl mışıl uyuyan bir uçakta, türbülanssız ve açık bir havada, 11 bin kilometre yukardan gecenin dördünde uyuklayan bir şehre bakmak herhalde insanı gündelik karmaşadan en çok soyutlayabilecek, en çok dışsallaştıracak şeylerden biridir. Bir haftada üç kez şehirlerin, ülkelerin üstünden bu minvalde geçince, ister istemez kapılıp gittiğiniz dünya meşgalesinde boğulmak üzereyken biri size bir can simidi atmış da iki soluklanmışsınız gibi hissediyorsunuz. Bir bakıyorsunuz kapıldığınız girdap anca diz boyu; yeltenip ayağa kalksanız eteklerinizi ıslatacak gücü ya var ya yok. Ama dengenizi kaybedip düşüveriyorsunuz işte, sonra dön dön dur. Ne bitiyor, ne duruyor, ne siz dipteki delikten geçip açık denize ulaşabiliyorsunuz, ne kalkabiliyorsunuz... böyle bir şey dünya.

İlk durak Riyad bir oyuncak şehir gibi, çocuklar lego evleri lego tabana düzenli bir şekilde dizmiş. Dümdüz, kocaman ova. Ufukta bile bir yükselti yok, her şey geniş geniş yapılmış. Bir üniversitenin yanından geçiyorsunuz, yol boyu takip ettiğiniz duvarı bitmek bilmiyor, gidiyorsunuz gidiyorsunuz hala üniversite. Bizim İstanbul’da alışık olmadığımız, olamayacağımız bir durum. Evler bahçe içinde iki katlı villalar ya da üç katlı küçük apartmanlar, şehirde bir iki kule ya var ya yok. Çok hoş görünüyor tabi bu genişlik. Ama ciddiyeti kalmıyor mu ne şehrin, işte çocuksu mu geliyor, hafif mi bilmem. Yetişkin, sorumluluk sahibi bir şehir değil sanki. Niye böyle bir yanılgıya düşüyorsam; belki iniş çıkışların hayatı zorlaştırması gerekiyor bana göre, her şeyin dümdüz olması gerçekçi değil. Bir set gibi. Ama şehir eski, yaşanan hayatlar gerçek, her şey bir şehir nasıl olması gerekiyorsa öyle. Benim önyargım, ya da alışkanlığım yüzünden Riyad’a haksızlık ediyorum. Aslında güzel bir şehir Riyad; ufka kadar engelsiz bir şekilde bakıp görüşünün netlik kazanmasını, aklının durulmasını, düzgün düşünebilmeyi istiyorsan tam yeri. Medine’ye gidişi beklemek için en uygun menzil belki de. İş icabı Riyad’da kaldığımız birkaç gün boyunca havada Medine’yi özleyiş, Medine’yi bekleyiş partikülleri süzülüyor, tüm gözeneklerimden içeri sızıp tenimi karıncalandırıyor mütemadiyen. Medine’ye gidiş... beklemesi en zor ve en keyifli yolculuk.  

Medine... her zamanki gibi. Daha da iyi. Göğsünün içine bir mıknatıs konmuş, her daim çeker çeker durur. Uzaktayken daha hafif hissedersin, ama Medine’ye yaklaştıkça mıknatıs sanki göğüs kafesini delip fırlayacakmış gibi, eğer bir an önce çekim merkezine ulaşmazsan ölecekmiş gibi hissedersin. Aradaki bütün mesafelerin, bütün engellerin, bütün protokollerin ve prosedürlerin, kontrollerin ve bekleyişlerin geçip gitmesi bir eziyet haline gelir, ayaklarını zaptetmek giderek güçleşir, içindeki motor hızlanır da hızlanır, kayışı koparacağını ve kulaklarından dumanlar çıkacağını hissedersin. Bir an önce varmak zorundasın, bir an önce varmak zorundasın. Kendini gelmiş geçmiş bu en güzel mescide, o türünün tek örneği muazzam mavi şemsiyelerin gölgesindeki beyaz avluya; sonra o büyük ve kutlu kapılara, sonra o zarafet temsili kayan kubbelere, sonra başka bir boyuta açılan o küçük avluya, ve Yeşil Halı’ya, ve Yeşil Kubbe’ye atmak zorundasın... öyle ki duracağın noktaya varana kadar her adımında adeta ardında moleküllerinden bir iz bırakırsın, yavaş yavaş çözülürsün, ta ki son adımı atıp durduğunda artık senden dünyaya dair bir şey kalmamıştır, sadece bir ruhtan ibaretsindir ve hepsi budur. Gerisi dünyevî kelamın anlatmaya gücü yetmeyeceği bir hâl, her an bir yok oluş ve bir var oluş, bir aşk ve bir sevinç ve bir ağlayış ve bir gülüş, bir hüzün ve bir firak ve bir vuslat ve bir büyüyüş hikayesidir.

Uhud’u ziyaret ettiğinde kendi çocuklarının kabrine gelmiş gibi içinin yanması, Yüce Peygamber’in (sav) Mescidinde dalıp çıktığın bu haller üzerine sana sunulan bir lezzettir.

Medine’de yere çöp atsan, gider kendini çöp kutusuna atar. Birine çarpsan gülümser, kızsan kızamazsın, sövemezsin, kırılamazsın, kıramazsın. Medine’de kötü duygular sanki bir düğmeye basılmış gibi kapatılır, sadece iyilik hissedersin. Kendin bile şaşırırsın kendi iyi haline. İşte bu noktada, Yüce Peygamber’in (sav) Medine için ettiği duadan istifade eden hatırlı kullardan biri olduğunu hisseder, kendinden geçer, artık yere göğe sığmazsın. Medine’de milyon parçaya bölünürsün, her atomun kendi etrafında dönen minyatür bir Cafer Tayyar (ra) olur, ifade ötesi bir halde kalır, geri kalan her şeyi unutursun.

Medine’den ayrılış ise her zaman zor, bazen imkansızdır. Sürüklemeleri gerekir, çekiştirmeleri. “Anlamıyorsunuz!” diye bağırmak istersin; “Gidersem ölürüm, kalbim vücudumdan düşer ve göğsümde koca bir delikle şuracıkta ölür kalırım!” Gidiş Meke’ye ise, bir avuntu; “Allahım bu hasrete dayanmam için güç ver!” diye dua edeceksin.

Uzun bir yol boyunca, tarihi değiştiren o münferit Hicret’i düşünerek, çeşit çeşit çöllerden geçerek Mekke’ye yaklaşmanın verdiği heyecan yavaş yavaş Medine’den ayrılışın dayanılmaz hüznünü örter. Kalabalık, gürültü, bir türlü varamayış, Mescid-i Haram’ı görüş ama ulaşamayış ilk yıllarda ilk Müslümanlar’ın çektiği sıkıntıları anımsatır. Kabe’nin dibinde olup sahip olamamak, Allah’ın evinde Allah’ı anamamak, bitmeyecek gibi görünen sıkıntılar, maddi ve manevi darlık... tecrübeli şoförün kullandığı arabanın içinde trafiğin açılmasını beklemekle aynı şey değil; ama onların halini düşünmeye de mani olmasa gerek bizim rahatlığımız.

Yeter yeter yeter! Bütün kapıların ve merdivenlerin ve yolların ve adımların artık yetmesi lazım!

Medine’deki adımlar gibi tekrar bir maddi/manevi yolculuk bekler şimdi; bu defa adeta koşarak; önce beyaz mermerli dış avlu, muazzam gri damarlı mermerleriyle dünyanın en görkemli mescidine dışardan bakınca bir kalp sektesi, toparlayıp bu defa daha hızlı, evrenin merkezine açılan büyük ve büyülü kapılar, bu kadar ağır bir yükü taşımak için adamantiyumdan yapılmış olması gerek diye düşündüren kudretli sütunlar sütunlar sütunlar, artık ayaklarını ya da herhangi bir yerini kontrol edecek halin yok, daha hızlı koşarak daha hızlı koşarak, belki de sadece koşuyormuş gibi hissederek nihayet ulaştığın revaklar, ve nihayet revakların narin sütunlarının arasından görünen o tanıdık siyah örtü... ve zaman yavaşlar, sesler kesilir, etraftaki her şey bir karaltı haline gelir... eğer Medine’den kalan birkaç bedeni zerren varsa artık o da yoktur. Bir huzme haline karaltıya karışırsın. Tek sabit, tek mevcut, tek var olan işte o nokta, her şeyin merkezi, kâinatın dinamosu, bütün hareketi ve hayatı mümkün kılan: Kâbe. Ellerini kaldırır selam verirsin, fişini Kâbe’ye takar, tavafınla evrenin devamını sağladığını bilerek, oracıkta bulunduğun kısa zaman içinde gerçekten hayatta olduğunu hissedersin. Gökyüzü arşa açılır, senin ve hayat halindeki, tavaf halindeki diğer herkesin duaları neredeyse bedeni gözle görünür bir halde yükselir, zannedersin ki bir dua kelimesine tutunsan sen de yükseleceksin. Açılan eller, dökülen yaşlar, birbirine karışan sarılan dolanan dualar, neredeyse ışıltılarıyla dünyayı aydınlatacak temiz ruhlar... yaşayan insanlar arasında bir insansın. İlk kez nefes alır gibi her nefes, ilk kez düşer gibi her yaş, ilk kez konuşur gibi her kelime. Kâbe, orada ortada, hem kayıtsız gibi, hem sarılır kucaklar gibi, teselli eder gibi, korur kollar gibi; hayatın açma kapama düğmesi olarak durur. Ve sen bilirsin ki artık buraya aitsin, geri kalan her şey bir oyundan ve oyalanmadan ibarettir.

Kâbe’den ayrılış bir zulüm, bir karanlık, kan akıtıcı bir katliamdır. Kıldığın son namaz boğazında durur. Uçarak, koşarak girdiğin bu kapıdan çıkma istikametinde ayaklarına gezegenler bağlıdır, her adım bin adım olur, nefessiz kalırsın, boğulursun...

“Etmeyin eylemeyin, bırakın ne olur!”

Gerisin geri koşsan, kendini fırlatıp duvarına atsan Kâbe’nin, belki erir o siyah kumaşa karışırsın, orda kalırsın kimse farketmez!

Kâbe’ye vedayı anlatmaya hiçbir babayiğitin gücü yetmez...

Ertesi gün, ertesi hafta, ertesi ay, hep “şu saatte Kâbe’de şunu yapıyordum” diye düşünür durursun. O dünyevî girdapta dönüp duran insanları tutup omuzundan sarsıp “ne yapıyorsun neyin peşindesin” diye bir silkelemek isteği öyle baskındır ki evinden çıkmak istemezsin. Bir zamanlar hayattaydın, yaşıyordun. Şimdiyse sadece makinalarla nefes alan bir hasta gibisin. Ta ki yeniden ait olduğun yere varıp fişini takana kadar böyle idare edeceksin, gerçek hayatın hatırasını bu oyuncak hayatta taklit etmeye; bu siyah-beyaz görüntüye Medine’nin yeşili ve Mekke’nin siyahı ile renk vermeye çalışacaksın.

Artık meselen budur.   

*************

Selametle...   

14 Aralık 2015 Pazartesi

Hüznümü seviyordum...
  
Zira beni rikkat sahibi kılmıştı. Sevdiklerim daha bir kıymetliydi; çocuklar daha bir sevimli. Denizin mavisi daha dinlendirici; çiçeklerin renkleri daha göz alıcı. Güzeldi her şey; faydalı, sanatlı, harikulade. Ve mübarekti gözümün değdiği her şey; çünkü hepsi O’nun eseriydi. Fani olduklarını biliyordum lakin sebepsiz ve boş değillerdi; hakikati fısıldıyorlardı her dem.
   
Bir naiflik sarmıştı yüreğimi. Taşa toprağa, börtü böceğe selam vermeden geçemez olmuştum. Bir gül kokusu, bir kuş cıvıltısı, bir kar tanesi eritiyordu adeta beni. Tüm yetimleri kucaklamak, tüm yaşlıların hatırını almak istiyordum. Gönlümden yanık türküler, sonbahar tadında şiirler akıp geçiyordu. Dilim sussa, susmuyordu yüreğim. Kâh 'Ya Vedud' ile sevdalanıyor, kâh 'Ya Tevvab' ile acziyetimi hatırlıyordum. Dualarım masumların duasına karışsın istiyordum.
   
Hızlanmalıydım. Adımlarım, kelimelerim, niyazlarım kayıt altındaydı. Ve istikamet üzere yürünmesi gereken bir yol vardı. Sayılı nefeslerimin hakkını vermeliydim.  Tebessümlerimi artırmalı,  dualarımı çoğaltmalı, vaktimi bereketlendirmeliydim. Kanadı kırıklara şifa olmalıydım.

Güneşi üzerime doğdurmadan kalkmalı, o günü ömrümün son günü gibi dolu dolu yaşamalıydım. Dün geçmiş, yarının geleceği belli değil, öyleyse elimdeki “şimdi”nin kıymetini bilmeliydim.

Besmeleyle başladığım her şeyi aşkla nihayetlendirmeliydim. Ancak aşkın karşısında erirdi gamlı kasavetli düşünceler. Aşkı besleyen kanalları açık tutmalıydım. Zira;

Işk hem sırr-i derd-i Eyyûbest
Işk hem hüzn-i Pîr Yâkûbest.

Aşk hem Eyyub’un (as) derdinin sırrı,
Hem Pîr Yakûb’un (as) hüznüdür.

     Hakk’a aşık olan canım anam dünyada bizleri hassasiyetle yetiştirdiği gibi vefatıyla terbiye etmeye devam ediyordu, biliyordum. Ayrılığımın derin teessürü beni daha güzel arayışlara sevk ediyordu, hissediyordum.


       Ve aşkı barındıran hüznümü seviyordum.