20 Kasım 2013 Çarşamba

Merhaba,

Durup düşünmeye vakit ayıranlara...

Tarih 29 Ekim 2013, havai fişek gösterisi biteli şurda bir saat olmuş olmamış, daha dumanı tütüyor. İnsanın ülkesinin kuruluşunu özgürce kutlayabilmesi, evinde rahat rahat oturup keyifle kahvesini içebilmesine benziyor. Hakkın var ve sahipsin. Allah mahrumiyet vermesin. Vatansızlıkla, evsizlikle, haksızlıkla imtihan etmesin. Burnumuzun dibi bu imtihanla boğuşuyorken bizi imtihan düsturundan gafil olmaktan muhafaza etsin.

Bugün Marmaray da açıldı çok şükür. Yakın zamana kadar bu türlü teknolojik üstünlük icab eden işleri –araba, uçak, tank, roket yapmak vb gibi- hep başkalarına ait bildik, biz yapamayız inanışı vardı. Nereden geldiyse! Bugün Marmaray açılırken hiç yadırgamadığımı, böyle bir projeyi gerçekleştirebiliyor olmanın çok normal olduğunu düşündüğümü farkettim, hatta neden bu kadar abartıldığını merak ederken buldum kendimi. Çok normal bizim için “yapabilen” olmak, çünkü hep yapabilendik zaten. Defalarca hamd olsun ki muhtaçlıktan adım adım uzaklaşıyoruz, hem de küçük değil kocaman adımlarla.

Gündüz yapılan Marmaray açılışı, akşamki ışık ve havai fişek gösterileri, dünyanın oyun ve eğlencelerini düşündürüyor. Esas o havai fişekler var ya, tam da dünyanın misali; kocaman, rengarek, son derece gürültülü, göz alıcı akıl alıcı, ama bir anda bitiveriyor ve geriye yanık kokusu ve duman kalıyor. “Biraz daha vardır vardır daha bitmemiştir” diyorsun, ama yok, bitmiş. Dünya gibi. Parlamış ışıldamış ve sönmüş. Herkes de havai fişeklerin peşinde, daha iyi görme telaşında. Sonrasında da yan yana durup hayranlıkla aynı gösteriyi izleyen aynı ülkeyi seven aynı bayramı kutlayan insanlar dağılıp evlerine gitmeye kalkıyor, ve keşmekeş olmuş trafikte birbirini boğazlayacak hale geliyor. Diyorum ya, tam da dünyanın misali. Mini dünya, şu onbeş dakikalık havai fişek gösterisi.




Mini dünyadan gerçek ölçekli dünyaya dönelim. Bayramlar geldi geçti, akrabalar arandı soruldu... mu? Ziyaretler yapıldı... mı? Apartmandaki yaşlı teyze, hani şu tek başına yaşayan, ziyaret edildi... mi? Uzaktakilere en azından telefon açıldı... mı? Aşure geldi daha yeni, gücü yeten bir kazan yapıp dağıttı... mı? Eski günlerdeki gibi... Müstakil evden apartman hayatına ilk adım attığım çocukluk yıllarımda kandil geceleri ve aşure gününde en çok ilgimi çeken ve hoşuma giden şey masadaki değişik tabaklar ve kaselerde, hafif değişik tatlarda aşureler ve helvalar olmuştu. Bana göre kalabalık olmanın bir ifadesiydi bu. Kalabalık bir evde büyüdüm, yalnızlık bazen ihtiyaç duyulsa da, can sıkıcı geliyor çoğu zaman. Bir örnek kaselerde dizilmiş aşure ancak sabah saatlerinde olabilir o yüzden, vazife ifa etmeye hazır askerler gibi. Gidecek, komşuluğu tesis edecek ya da güçlendirecek, vazifesi bu. Göz hakkını, komşu hakkını ödeyecek. Yerine değişik kaseler gelecek, o da akşam manzarası. Vazife tamamlanmış, hazır ol pozisyondan rahata geçilmiş. Birleşmiş milletler gibi, muhtelif aşure kaseleri. Budur aşure, ya da bayram, ya da kandil; hatırlamak. Tufanı hatırlamak, kardeşliğimizi hatırlamak, dualaşmayı hatırlamak, köklerimizi hatırlamak. Şimdi bu önemli vazifeyi ne kadar ifa edebiliyoruz ki? Ben biliyorum, benim çocuklarım bu paylaşımı benim anladığım gibi anlamayacak, o kadar çok renkli ve çeşitli kase ya da tabak görmüyorlar çünkü. Birkaç çeşit en fazla, o kadar. Dünyamız küçülüyor. Hem olumlu, hem olumsuz anlamda.

Ulaşım kolay ve imkanlar çok olmasına rağmen iki üç kapı bayram ziyareti yapmak senede iki vakit gelen ve tadı çıkarılması gereken bir hadiseden çok, bir eziyet gibi algılanıyor. Biz hayatımızın çoluklu çocuklu koşturmalı hareketli şu döneminde, ununu eleyip eleğini asmış ve yavaşlamış hayatları sayıp, arayıp sormazsak, bizim yavaşlama zamanımız geldiğine neyle karşılaşacağımızı umuyoruz? Biz hatırlamazsak ve çocuklarımıza hatırlamayı öğretmezsek, nasıl hatırlanacağız? Bayramlar hatırlamak için, tatil için değil. Mübarek günler, hatta yıldönümleri, özel günler de keza. Hatırlamak için, “hatır”lamak için; gönül almak için yani. Hayatı yavaşlamış büyüklerimizi iki manada da hatırlayarak kendi kendimizin inşasına da katkıda bulunmuş oluyoruz; toplumdaki yerimizi tespit ediyoruz, kim olduğumuzu nereden geldiğimizi anlıyoruz. Bir el öpmekten ibaret değil yani, o kadar basit değil. Daha da önemlisi, onlar bekliyor. Kapı çalsın diye, telefon çalsın diye, şekerlikteki şekerler azalsın diye, o küçük tepsideki tatlı yensin diye, ev biraz dağılsın diye... hayat olsun diye.    

Hayat birbirimizde teselli bulmaksa eğer bayramlar iyi birer vesiledir. Bir kaç lokma aç midelerimizi yatıştırmaya yeter ama sızlayan yaralarımıza, yalnızlığımıza samimiyet, muhabbet ve sohbet gerek. Gariplerin, kıyıda köşede kalmışların, unutulmuşların, kimsesizlerin duasını almak için bayramlardan daha güzel günler olamaz. Evimizi baştan sona kırklamak, avizeleri parlatmak, perdeleri ütülemek, ikramlıkları hazırlamak derken ıskaladığımız çok şeyler var belki de. Aramızdan bir arkadaşımızın yaşadığı olaya kulak verelim: ''Tüm iyi niyetimle on senede ilk kez çaldığım kapı usulca açıldığında, bayram ziyaretine geldiğimi söyledim. Hemen buyur edilip baş köşeye alındığım salonda koyu bir sohbet başladı. 30 yaş büyüğüm olan bu hanımefendi yıllarca çalışıp emekli olmuş, uzunca bir süre önce eşini ve annesini kaybetmiş, hiç evladı olmamış şimdi tek başına yaşamaktaydı. Sayamadım ama bu bir saatlik ziyaret esnasında  en az on beş kez teşekkür edip, gelişimden duyduğu mutluluğu ifade etti. Güleryüzle karşılandığım bu kapıdan dualarla uğurlandım. Geç de olsa iyi ki o kapıyı çaldım ve bu bayram belki de yaptığım en hayırlı iş buydu.''

Belki eskisi kadar büyük sofralarımız olmayacak şehrin kalabalığına inat. Az ama samimi, neşeli, coşkulu bayram lezzetleri yaşamak ve yaşatmak bizim ellerimizde. Küçük hediyeler, tatlı sohbetler, sevilen ikramlıklar ışıltı yayacaktır yuvalarımıza. Bir de 'ben sana değer veriyorum ve seni unutmadım, bak işte geldim' diyebileceğimiz üç beş ziyaret mutlaka olmalı. İnancımıza göre bir din kardeşinin hüznünü, kederini dağıtan yada azaltan en hayırlı insanlardan biridir.

Bayramları bu kadar tatlı hatırlayışımızın ve şimdi o tadı bulamayışımızın sebebi belki de çocuk olmamızdı, Abdurrahman Karakoç büyüğümüzün dediği gibi:

Ana, bu bayram mı? Aman çok ayıp
Çocukken gördüğüm bayramlar hani?
Mübarek elleri öpüp, koklayıp
Yüzüme sürdüğüm bayramlar hani?

Hani ya o özlem, hani ya o tad?
Ne dışım kaygusuz, ne içim rahat
Haftalar öncesi her gün, her saat
Babamdan sorduğum bayramlar hani?

Nur yağan geceler, gündüzler nerde?
Neşe paylaştığım öksüzler nerde?
Dost yollar, dost evler, dost yüzler nerde?
Huzura erdiğim bayramlar hani?

Kar çiçeğim solmuş kar yatağında
Can verir ırmağın dar yatağında
Arife gecesi yer yatağında
Üstüme serdiğim bayramlar hani?

Bayram demek takvimdeki yazı mı?
Bayram hasret, bayram ağrı, sızı mı?
Açıp yüreğimi, yumup gözümü
Özüne girdiğim bayramlar hani?

Bayram af günüdür, barış günüdür
Bayramlar rahmete giriş günüdür
Bayram, Hak menzile varış günüdür
Gönlümü verdiğim bayramlar hani?


Ama biz çocuklarımız için bizimkiler kadar tatlı bayramlar hazırlıyor muyuz, emin değiliz...

*********

Hatice Abla Köşesi

Birkaç ay aradan sonra blogda ne yazsak diye konuşurken bayramlarımızdan bahsetmeyi öneren Hatice Abla oldu. Ondan dinleyince eski bayramları, bizim şimdi yaşadıklarımız için insanın ağlayası geliyor; çok zavallı görünüyor çünkü şimdiki bayramlar. Hatice Abla her şeye olması gerektiği gibi itibar gösterir, hiçbir şeyi önemsememezlik etmez. Civarındaki insan ve eşyaya gösterdiği bu gerçek ve içten ihtimam, civarındaki eşya ve insanların da saygı, sevgi ve ihtimamını getirir. Sanki onun evindeki eşyası bile onun eşyası olmaktan mutludur. Kişi inandığı ve tavsiye ettiği gibi yaşayınca, üzerinde bir şahsiyet ışıltısı, sözünde bir ağırlık oluyor. Dolayısıyla da Hatice Abla “eski bayramlardan bahsedin kızım” dediği zaman, eski bayramların artık olmayışı “ah nerde o bayramlar” kuru lakırdısı olmaktan çıkıp gerçek bir mevzu haline geliyor, ve gidişatı değiştirmek için gerçekten bir şey yapmak istiyorsun. “Ne yapalım artık bayramlar böyle” demeyelim, belli ki çok daha tatlı ve hatırlı olan o içten, saygılı sevgili, kıymetli muhabbetli gerçek bayramları çocuklarımıza yaşatmaya, damaklarında o tadı bırakmaya çalışalım.

Ek olarak, eğer siz de kışın sık sık hasta oluyorsanız değişik bir çay olarak bu tarifi de deneyebilirsiniz: bir çaydanlığa 1 soğan 8 diş sarımsak biraz papatya atın ve üzerine sıcak su dökün demleyin, her sabah 1 bardak ailecek için.


Selametle.