14 Mayıs 2013 Salı


Merhaba,

Tüm yaratılmışları muhabbetle kucaklayan, işini aşkla yapan, neşesiyle hüzün bulutlarını dağıtan, sesiyle sözüyle etrafını keyiflendiren güzide insanlara...

İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için sevmekten korkuyor.
Sevilmekten korkuyor, kendisini sevilmeye layık görmediği için
Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için
Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için
Duygularını ifade etmekten korkuyor, reddedilmekten korktuğu için
Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğinin kıymetini bilmediği için
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için
Ve ölmekten korkuyor aslında yaşamayı bilmediği için.

Paylaştıkça bereketlenen, verdikçe artan, girdiği yeri aydınlatan, gönülden gönüle akan şeydir SEVGİ. Soğuk bir kış gününde sıcacık çorba misali üşüyen ruhlarımızı ısıtan; yorgun gönüllerimizi diriltendir. Renkler soluklaşıp içimiz karardığında taze bahar; her şeyin bittiğini düşündüğümüzde yeni bir başlangıç; gücümüz tükendiğinde takviye kuvvettir.
  
         Gönül ne kahve ister, ne kahvehane
         Gönül muhabbet ister, kahve bahane...

Bu dizelerin mahiyetini ne yaşayabilen ne de anlayabilen batı toplumlarında kök salmış 'narsisizm' illeti ne acıdır ki yavaş yavaş doğu toplumlarına da sirayet etmekte. Özseverlik-kendini sevme ve beğenme denilen bu hastalık maalesef bulaşıcı. Şimdilerde yalnız, mağrur, güçlü, benmerkezci bir insan modeli olumlanmakta, bilhassa gençlere çeşitli yollarla örnek kişilikmiş gibi yansıtılmakta. Bu kafa karışıklığını gidermek, asıl zayıflığın ve güçsüzlüğün sevgisizlik olduğunu her dem gösterebilmek gönül gözüyle bakabilenlere düşmekte.

Hz. İnsan olmayı unutmuşları görüp istikameti şaşırmamalı, yüreği taşlaşmış insan müsveddelerine aldanmamalıyız. 'Mış' gibi yaşamlarda paylaşmadan, dokunmadan, hissetmeden tüketilen günlere hayıflanmalı; özenti sonucu diktiğimiz kibirden kaleleri yıkmalıyız. Uçan kuşa, esen yele, doğan güneşe, börtü böceğe hayran olmalı; her yaşlıyı bir bilge; her çocuğu kendi evladımız gibi görebilmeliyiz. Çoraklaşan ve giderek yalnızlaşan bizler hayatımızı kolaylaştırmanın ve güzelleştirmenin sevmek ve sevilmekten geçtiğini unutmamalı; bıkıp usanmadan anlatmalıyız. Bir bahçevana 'kolay gelsin' demek, mahallenin çocuklarına dondurma ısmarlamak, yanındaki koltuğa yerleşmeye çalışan yolcuya kolaylık göstermek, temmuz sıcağında hayvanların su kabını dolduruvermek, bir öğrencimizin başını okşamak çok zor olmasa gerek. 

Hele ki henüz girdiğimiz mübarek Üç Aylar’i değerlendirme nisbetinde kardeşlerimizle aramızdaki muhabbet bağlarını güçlendirmeye çalışmak elbette çok daha bereketli olacaktır. Bizim de iç ve dış sıhhatimizi tesis edecektir inşallah. 
 
''Kimi insanlar odaya girdiğinde odayı aydınlatır, kimi insan da çıktığında'' demişler. Sahi biz hangisiyiz? Kim sever asık suratlıyı, mızmızı, dırdırı, kaprisi? Bir tatlı söz, bir şefkatli ses, bir fincan kahve, bir küçük hediye, bir mektup, bir dua, bir şiir, bir selam nasıl da gamın, kederin üstüne su serpiverir. Efkar dağıtır, çileyi hafifletir; derdi acıyı yokedemese de...


Durup durup bana sorma.
Bunu bilmek olay değil.
İnsan dogduk insan ama
İnsan olmak  kolay değil.
Kalpten başka bir yolu yok
Aşktan başka bir dali  yok
Kitabi yok okulu yok
İnsan olmak kolay değil.
Yüreğinde sevgi yoksa
Gözlerinde şevkat yoksa.
Dünyalar da senin olsa,
İnsan  olmak kolay değil.
Neler gördük bu dünyada.
Neler verdik bu uğurda
Sultan olmak kolaydı da.
İnsan olmak kolay değil.

Ahmet Selçuk İlkan

Bir arkadaşımızın çocukken örnek aldığı teyzesiyle ilgili cümlelerini aktaralım: ''Geriye dönüp baktığımda, benden sadece dört yaş büyük olan teyzemin üzerimde derin etkileri olduğunu farkettim. Kuşlarla, balıklarla konuşur; tavuklara isimler takar, tanıdık tanımadık herkesin yardımına koşardı. Hiç yüksünmez, şikayetlenmez, her işin güzel taraflarını bulurdu. Neşesinin kolay kolay kaçmasına müsaade etmez, çalışırken bile şakalaşır, eğlenirdi. Denizden topladığı midye ve çakıl taşlarından tablolar yapar, vazosunu kırlardan toplayıp kuruttuğu otlarla, çiçeklerle süslerdi. Etrafındakiler teyzemin hiç sıkıntısı, üzüntüsü yok sanır, başı sıkışan soluğu teyzemde alırdı. Hayatla barışık olan teyzem doyasıya yaşar ve çevresindekilere de güzellikleri yaşamayı öğretirdi.''
 
Sizlerle son olarak ilgimizi çeken bir deneyin özetini paylaşmak istiyoruz: Kalp Matemetiği Enstitüsü tarafından yapılan deneyin sonucunda, araştırmacılar sevgi, şükran, takdir ve coşku gibi duygular taşıdıklarında DNA buna iplikçiklerini gevşeterek, rahatlama olarak; öfke, gerilim, korku yada stres duygularını harekete geçirdiğinde ise DNA buna daralarak tepki vermekte. Bu deney HIV pozitif hastalar üzerinde denenmiş ve güzel duyguların hastanın dayanıklılığını üç yüz bin kez artırdığı görülmüştür. Temiz, olumlu ve tüm iyi hislerimizle bakabilmek dünyaya hem sağlığımıza hem etrafımıza inanın çok iyi gelecektir. Ha bir de gülümsemek insana çok yakışıyor, bunu aklınızdan çıkarmayın.

Selametle...

--------------------------------

Hatice Abla Köşesi


Patlıcan mevsimindeyiz. Soframızdaki ağırlığı azaltmak için klasik tariften çok daha kolay, hafif ve lezzetli bir karnıyarık tarifimiz var. İçini normal hazırlıyorsunuz, zeytinyağı kullanarak tabi ki, patlıcanları da yıkayıp çatalla birkaç yerden delip bütün halinde fırın teline diziyorsunuz, ister elektriklide ister turboda 200 Co civarında güzece pişiriyorsunuz yumuşayana kadar. Sonra bir fırın kabına alıp boydan bir kesik atıp içine harcı dolduruyor, üstünü süslüyor ve fırına yeniden veriyorsunuz. Üstüne biraz zeytinyağı gezdirip birkaç parça pastırma da didebilir sevenler. Afiyet olsun.