14 Mart 2013 Perşembe


Merhaba,

Nerede olması, nerede durması gerektiğini bilenlere; bir nefescik de olsa düşünebilenlere; haramı görünce 'bünyem kaldırmaz 'deyip geri çekilenlere; özgürlükle soytarılığı karıştırmayanlara; uçurumlardan korunmak için sınırlara riayet edenlere...

Kasapta at eti, sucukta domuz, jelibonda jelatin, kolada alkol... var mı arttıran? Yoğurtta jelatin, peynirde domuz katkısı, ekmekte kıldan elde edilen maddeler, tavukta akla gelmeyecek ilaçlar, sebze meyvede hormon, balda şeker, kaşarda kimbilir ne... koruyucular, lezzet arttırıcılar, o katkı maddesi, bu kanserojen madde. Yediklerimizin hangi biri sağlam acaba, ya da sağlam bir şey kaldı mı, herkesin aklındaki soru. Bu sorunun yanı sıra, son günlerde akıllarda beliren başka bir soru: büyük bir rahatlıkla domuz servisi yapan lokantalar, bu lokantaların hızla artan sayısı, her yerde olmaları, ve oralarda yiyen içen her türlü kesimden insan nereden çıktı? Bununla birlikte akıllarda, ya da vicdanlarda sızlayan “imaj” meselesi.

Giderek yükselen kızgın sesler, bir kez görüldükten sonra bir daha unutulmayan tuhaf görüntülere tepki içeriyor. Menüsünde domuz içeren yemeklerini minik, gülümseyen bir domuzcuk resmiyle belirten gayet açık sözlü bir işletmede gönül rahatlığıyla oturup yemek yiyen her kesimden insan görüntüsünün zihinlerde normalleşmemesi gerekiyor. Alkol servisi yapan lokantalarda yemek şöyle dursun, içki satan yerlerden alışveriş yapmama gayreti içinde olan şuur sahibi insanların üzerinden bin yıl geçmedi henüz, hala yaşıyor bu insanlar, ve bu davranış bir efsane değil. O halde şimdiki vaziyet nerden icab ediyor? Yakın zamana kadar alkol kullanmayan insanların gidebileceği doğru düzgün bir mekan dahi yoktu, bir değişiklik yapmak isteyen kebapçılara giderdi olsa olsa. Şimdi her türlü tercih için her türlü imkan mevcut. Elli metre ötede alkol ve domuz servis etmeyen işletme dururken, neden şekli şemali belli insanlarımız bu son derece önem arz eden hassasiyeti unutuyor? Şekil şemal bir yana dursun, son derece sağlıksız ve zaten her müslümana haram olan iki çok önemli unsurun bu kadar yaygın olması çok mu makbul bir iş de, kimse ses çıkarmıyor? Çok mu kafamız karıştı da esasları unuttuk?


Kimlik ve kişiliğimizle dalga geçen, yeme-içme hatta konuşma adabından yana nasipsiz, bereketsiz, sağlıksız ortamlara niye gider olduk sahi? Sokaklara taşmış masa-sandalyeler, ulu orta konuşma ve görüntüler, ne idiği belirsiz şeyleri gürültü-patırtı içinde yemeye çalışanlar... Mekanın, servisin, müziğin bir kalitesi; servis edilen yemeklerin de sağlıklı ve helal olması gerekmiyor mu artık? İçki sofrasına oturmakla içkili mekanda oturmak arasında bir fark var mı? Domuz servis edilen yerde domuzsuz yemekler de aynı mutfakta aynı malzemeyle pişmiyor mu? Girerken taşıdığımız değerleri kapısından çıkarken kaybediyorsak eğer işimiz olmamalı o mekanlarla bizim.

Dünyanın üç büyük mutfağından biri bizim topraklarımızdan nam salmış tüm dünyaya. Bizse bunu takdir etmekten aciz; önümüze ne koysalar öğütür hale geldik. Damak tadımıza, yöresel lezzetlerimize, sağlığımıza, usullerimize kastetseler de müdavimi olup destekliyor bazılarımız. Bivefa değiliz biz! Adına da lezzetine de aşina olmadığımız mekanlarla işimiz olmaz bizim. İsmi gibi ak pak olan, ayrılırken 'Allah bereket versin' diye duayla uğurlanan müesseselerin müşterisiyiz...
Öyle ya sofralarımız hem ruhlarımızı doyurmalı hem midelerimizi. Besmeleyle başlanmalı, muhabbetle yenmeli, şükürle bitmeli. Yediklerimizin nimet olduğunu unutturuyor; sevdiklerimizle beraberliğimizin zevkini yaşatmıyorsa listemizden çıkmalı bu adresler. Havası, cakası içinse eğer bir an için durup nedenini sormalıyız kendimize. İçine itildiğimiz şaşkınlığı, telaşı, koşuşturmayı bir kenara bırakıp bizlere unutturulan soruları sormalı ve cevaplarını bulmalıyız sabırla.


Manzaraya biraz daha geriden bakınca karşımıza daha büyük bir resim çıkıyor; manevi hassasiyetlerin kayboluşu yeme içmeden ibaret değil. Tavır, edeb, şekil, bakış, duruş, ses, üslub, öncelikler hep birbirine bağlı olarak daha aşağı ve daha aşağı çekilmiş meğer. Manevi öğretide diri bir kalbin ilk şartının helal lokma yemek olduğu düşünülünce, bu manzara da anlam kazanıyor. Yani ki bu tür mekanlarda yiyip içince, alışverişte bulununca, görülünce “istediğim yerde bulunurum, hepsine gücüm yeter” imajı çizdiğimizi zannederken, en önemli hususiyetlerimizi kaybediyoruz. Buna değer mi değmez mi diye sormak bile abes. Edebiyle oturup kalkmak çağdışı, bunaltıcı, sıkıcı addedilip; züppelik etmek özgürlük olarak algılanıyor.

Sanki yeni bulunmuş bir hak gibi oldu “özgürlük” bugünlerde, herkesin diline doladığı, türlü çeşit durumlarda “ben özgür bir insanım” deyip de sığınıverdiği liman oldu. Herkese göre farklı özgürlük; bir mahkuma sorsanız parmaklıklar ardındaki dünya, öğrenciye göre sınavlar sonrası hayat, çalışanlar için mesai bitimi, ev hanımı için çocukların okul saati. Ya daha başka hassasiyetleri olanlar için, bizler için neyi ifade ediyor özgürlük? Her yerde her şekilde olmak mı? “Trend”lere uymak, hava atmak, yeterince paramız olduğunu kanıtlamak için hiçbir tarafımıza yakışmayan yerlerde görünmek, oturmak özgürlüğün bir ifadesi olabilir mi? Bir yerlerde bir yanlışlık, bir kopukluk olmalı. Ya “özgür” ne demek onu bilmemekten, ya sonradan görmelikten, ya muhtelif komplekslerden, ya da belki en kötüsü duyarsızlık, boşvermişlikten, hiçbir derinlik ihtiva etmemekten, düşünmemekten, umursamamaktan. 

Sizlere gerçek bir özgürlük destanı anlatalım mı?

Şeyh Şamil, imam olduktan sonra 1834'ten 1859'a kadar, her yönüyle üstün Rus ordusuna karşı Kafkasya'da mücadele vermiş büyük bir kahramandır. Rusların 10 bin kişilik ordularına karşılık Şeyh Şamil, 3 bin kişiyle karşı koyuyor ve aylar süren kanlı savaşlar yapıyordu. Ruslar geçtikleri yerlerde ormanları yakıp yıkıyor, bir tek canlı bırakmıyorlardı. Şeyh Şamil ve askerleri, 6 Eylül 1859'da Gunip'te, Rusların 70 bin kişilik askerine karşı bir kaç bin askeriyle kahramanca savaşmış ve bir kaç yüz kişi kalıncaya kadar direndikten sonra teslim olmuşlardır. İmam Şamil, aile efradı ve 40 kadar mücadele arkadaşı Petersburg'a Çar'ın sarayına götürülür. Rus Çarı 2.Aleksandır tarafından, sarayın kapısında hayrete düşülecek derecede nazik karşılanır. Çar, babası Nikola'ya ve ihtişamlı ordularına tam yirmi beş yıl Kafkasya'yı zindan eden, zamanın bu en büyük kahramanını karşısında görür görmez, yüzünden ve sakalından hayranlıkla öpmekten kendisini alıkoyamaz. Şeyh Şamil'e, Çar'ın sarayında bir gün ziyafet verilir. Aylardır, belki de yıllardır midesine doğru dürüst yemek girmeyen Şeyh Şamil ve yanındakilerin iştahla yediği yemeği seyreden Çar, bir ara İmam Şamil'e, ''Bu gidişle beni de yiyeceksiniz deyince'' Şeyh Şamil, ''Endişe etmeyin, bizim dinimizde domuz eti yemek haramdır'' der.

Peki sen kimsin, hangisisin? Zira ya yaşadığına inanır insan, ya inandığı gibi yaşar. Vesselam.


Hatice Abla Köşesi

Gripler bitmek bilmiyor. Bu ay öğrenip hemen deneyip çok da faydasını gördüğümüz “atom” çayını paylaşıyoruz sizlerle: birkaç parça taze zencefil ve dilimli yarım limonu kaynatalım, ılınınca bal ekleyip içelim. Mümkünse limon dilimleriyle zencefili de çiğnemek daha da faydalı. Şifa olsun.