14 Şubat 2013 Perşembe



Merhaba,

Etrafındaki insanların da en az kendisi kadar yaşama hakkı olduğunu anlayanlara, birbirimizin külüne muhtaç olduğumuzu idrak edenlere, “bugün sana yarın bana” mantığıyla hepimizin nihayetinde aciz birer beşer olduğunu görenlere...




Geçen iki ayki konumuzda belirttiğimiz gibi, eskiden toplumun içindeki birey hem toplumsallığını hem bireyselliğini aynı anda idrak edebiliyorken, bugün ben merkezci dünyamızda kendini yere göğe sığdıramıyor. Ben de ben, ben de ben... tasavvuf geleneğimizdeki benden yani eksik olan küçük cüzden geçip gerçek teklikte vücud bulmak düsturu, insanı sadece kendinden ibaret olmayan bir dünyada bütünün bir parçası olma bahtiyarlığına eriştiriyordu. O gelenekle yoğrulmuş olduğumuz için yine de şanslıyız, fakat aynı zamanda bu diğergamlığı hızla kaybediyoruz. Bu ay da bu hızlı kaybedişin kurbanlarından biriyle ilgili, “komşuluk”la ilgili konuşmak istiyoruz.

Biz topluluk içinde yaşamak üzere yaratılmışız, ayarlarımız buna göre tanzim edilmiş. Topluluk içinde yaşamak demek, şu fani dünyada Allah’ın yaratmaya değer gördüğü her bir “öteki” kişinin de yaşama hakkı en az benim kadar var demek. Kocaman kalabalık şehirlerde yaşayan insanlar olarak zaten bildiğimiz, bilmek zorunda olduğumuz bu konudan neden bahsediyoruz? Çünkü gördüğümüz kadarıyla artık kimsenin kimseye tahammülü yok, komşular arasında en basit en günlük tarafından otopark kavgası çıkıyor. Halılar artık camda vurulmuyor belki ama çamaşırlar, paspaslar alt komşunun camına balkonuna bakılmadan çırpılıyor; çöpler karşı apartmanın önüne bırakılıyor, mahallede kim ölmüş kim kalmış kimsenin haberi yok, umurunda da değil.

Sosyologlara göre giderek bireyselleşiyormuşuz, daha türkçesi bencilleşiyoruz işte. Hadi tıbbi bir tamlama kullanalım da daha afilli olsun; yardımlaşan-paylaşan toplumdan 'prozac toplumuna' dönüşüyoruz. Sorumluluğum artar endişesiyle konu-komşudan uzaklaşanların; zarar gelir kaygısıyla insanlardan kendini dışlayanların yalnızlığına ve mutsuzluğuna çare olsun diye içilen prozac. Sevinçler paylaşıldıkça artar; üzüntülerse azalır düsturu unutulduğunda kişi mutluluğunu kendine bir kahve yaparak kutlayacak, biriktirdiği dertlerini de bütçesine uygun bir psikoloğa içini dökerek bir süreliğine rahatlayacak. Komşuyu kim ne yapsın? Mazaallah hasta olur çorba pişirmek zorunda kalırsın; bunalır çoluk çocuğuna göz kulak olman gerekir;selam verirsin borçlu çıkarsın. Neme lazım, heybetli ol ki yaklaşamasınlar. Ama uzaktaki arkadaşlarınla görüş, konuş, buluş, telefonlaş. Nasıl olsa görüştüklerin komşun olmadığı sürece sorumluluğu da olmaz. Olsa da sen uzaktasın ya, sana düşmez...

Oysa apartmana girip çıkarken, yoldan geçerken içten bir gülümseyerek selamlaştığımız komşu hayatı güzelleştirir, evimizi daha sevimli hale getirir, yaşadığımız yeri sevdirir. Mahallenin bir parçası olmak tüm toplumun parçası olmak, yabancılaşmamak demektir. Mahallenin bir parçası olmak için arada komşulara çaya kahveye uğramalı, birinin bir telaşı olduğunda yardıma koşmalı, derdi olanla paylaşmalı, sevinci olanla sevinmeli. Bilfiil mahallenin içinde olmalı yani. Şimdi tamam koca apartmanlar var, o halde apartmana mahalle muamelesi yapmalı. Hepimiz o kadar meşguluz ki, bu hatırlatmaları, uyarıları kendimize de yapıyoruz aslında. Günlük koşturmalara dalınca ana-babamıza bile vakit kalmayacak yoksa. O kadar zor değil, geçerken bir uğramaktan ibaret hepsi hepsi. Onbeş yirmi dakika, o kadar. Hayatı yavaşlatabilen, daha fazla şeye yer açabilen hanımlar olabilmek için içeriden sürekli “hadi hadi hadi!” diyen o telaşlı sesi azıcık susturmalı, onun yerine yanıbaşımızda yaşayan insanların seslerini konuşturmalı. İş yetiştirme telaşından değil de ilgisizliktense komşusuzluğumuz, o zaman birimizin başından geçen şu hadiseyi düşünmeli biraz:

“Büyük bir apartmanda oturuyorduk, on yıl kadar oldu. Apartman halkı görüş farkından dolayı bizi pek sevmezdi, kendi içlerinde görüşür, bizi dahil etmezlerdi. Apartmanda ne olursa da bizi suçlarlardı. Sessizliğimizi muhafaza etmeyi tercih ediyorduk biz de, yapacak bir şey yoktu, belki zamanla düzelirdi. Apartman giriş kapısı bozuktu, kapanmıyordu. Bir cumartesi akşamı hareketli saatlerde üst kat komşumuza hırsız girmiş, bayağı da götürmüş, nasıl kimse farketmemiş kimse görmemiş hayret, komşular da bir saatliğine çıkmış evden, geldiklerinde ev boş. Üzüldük tabi korktuk da. Bir iki gün sonra beyefendiyi apartman girişinde gördüm, “geçmiş olsun, üzüldük” dedim, “apartman kapısını açık bırakırsanız böyle olur işte, bugün bize yarın size!” deyiverdi... şaşırdım kaldım. Ne kapı benim kabahatim, ne hırsız, ne de başka bir şey. Ama yine suçlu biz olduk. Hasbinallah... bir süre sonra ordan taşındık. Yeni apartmanda komşulara karşı temkinliyim tabi, çok yanaşmıyorum, nemelazım. Ama onlar bizi öyle bir karşıladılar ki, komşuluğa boğulduk. Bir gün yan dairede oturan teyze kahve içmeye geldi, el işini de getirmiş. Oturduk mutfakta birer kahve içtik, teyzeyle el işlerimizi yaparken dalmışız, öyle tatlı öyle hoş bir sohbet etmişiz ki, yıllar geçti tadı hala damağımda. O gün ben komşuluğun ne kadar önemli, ne kadar hak bir iş olduğunu öğrendim. Allah onlardan razı olsun, o evden de kısa sürede taşındık ama o kısacık zamanda bana komşu olmanın önceki binada gördüğüm gibi cambazlık değil samimiyet işi olduğunu, komşunun külünün komşuya lazım olduğunu gösterdiler.”

Bir alime sormuşlar,'hayatın anlamı nedir?' diye; 'teselli aramaktır' buyurmuş. Antideprasanlarda, alış veriş merkezlerinde, televizyonda bulamayacağınız teselliyi sevdiklerinizde, komşularınızda bulabilirsiniz. Sevilmek, anlaşılmak, halleşmekse muradınız muhabbetli bir çay demleyin ve komşunuzu çağırın. Göreceksiniz ki kapıdan sadece komşunuzu değil sıkıntınızı da uğurlamış olacaksınız. Nur yüzlü, geniş yürekli ninelerimizin 'kızım, insan insanın ağusunu alır' nasihatleri boşuna değil elbet. Yüzyıllarca sözde aydın filozof (!) olarak yutturulanların dillendirdiği gibi 'insan insanın kurdudur' diyen karanlık zihniyete duyurulur.

Komşu... bazen sende pişmediği halde güzelim dolmaları senin yiyebilmendir; bankaya gitmeden faize bulaşmadan borç alabilmendir; akşam tam yemek yetiştirirken eksik soğanı kolayca temin edebilmendir; bir tencere yaprak sarmasını elbirliğiyle güle oynaya sarabilmendir; duasını alırsan ahiret sermayendir; gördüğünde neşendir, ikram ettiğinde bereketindir.

Üç aydır bahsetmeye çalıştığımız herşeyi ve daha fazlasını Üstad Necip Fazıl kendine yaraşır şekilde üç beş mısraya sığdırmış. Bu mevzuyu onun sözleriyle kapatmak da en uygunu olur diye düşünüyoruz…


Ahşap ev; camlarından kızıl biberler sarkan!
Arsız gökdelenlerle çevrilmiş önün, arkan!
Kefensiz bir cenaze, çırılçıplak, ortada...
Garanti yok sen gibi faniye sigortada!
Eskiden ne güzeldin; evdin, köşktün, yalıydın!
Madden kaç para eder, sen bir remz olmalıydın!
Bir köşende annanem, dalgın Kuran okurdu;
Ve karşısında annem, sessiz gergef dokurdu.
Semaverde huzuru besteleyen bir şarkı;
Asma saatte tık tık zamanın hazin çarkı...
Çam kokulu tahtalar, gıcır gıcır silinmiş;
Sular cömert, "temizlik imandandır" bilinmiş...
Komşuya hatır soran sıra sıra terlikler.
Ölçülü uzaklıkta, yakın beraberlikler...
Seni yiyip bitiren, kırk katlı ejder oldu;
Komşuluk, mana ve ruh, ne varsa heder oldu;
Bir yeni nesil geldi, üstüste binenlerden;
ğe çıkayım derken boşluğa inenlerden...
Seninle sarmaş dolaş, kökten bozuldu denge;
Vuran kimse kalmadı bu davayı mihenge...
Şimdi git, mahkemede hesap ver, iki büklüm;
Cezan, susuz, ekmeksiz, olduğun yerde ölüm!..
Evim, evim, vah evim, gönül bucağı evim!
Tadım, rengim, ışığım, anne kucağı evim!



Selametle kalınız.

***************************************

Hatice Abla Köşesi

Eğer komşuluk adabını öğrenebileceğimiz bir makam varsa, o Hatice Abla’dır. O kadar hatırlı, o kadar ince. Bütün mahalleye yeter yetişir bir Hatice Abla. Kendisi de hasta, beyi de hasta, ailesi kalabalık, işi başından aşkın olmasına rağmen nasıl herkese yetişir, hayret! Elinden dilinden bal damlar, gözlerinden ışık fışkırır, nasihati eşkiyayı adam eder. Çaktırmadan kimin ne derdi var ne lazım öğrenir, kapısına yollayıverir. Bir kase aşure gönderse onu süsler püsler, kurdeleler tüller, aşureyi alan kişi kendini sultan sanır. Konuşması lakırdı değil nasihattir, ona bir kahve içimlik uğradığınızda bir heybe dolusu inciyle dönersiniz, önünüzde perdeler açılır, dünyaya bakışınız değişir. İşte Hatice Abla gibi komşu olmak lazım, “iyi ki tanımışım” denen kişi olmak için biraz da kendinden fedakarlık lazım zahir. Bu ayki tarif, kendimizi iyileştirme, başkalarının yerine koyabilme, hoşgörebilme tarifi. Kızmak yerine tatlı dille uyarmak, geçişiren gülümsemeyi, bir selamı çok görmemek gibi; en azından. Bir gülümsemenin o gülümsemeyi gören insanların başkalarına yardımcı olma dürtüsünü en az %10’luk bir oranda arttırdığı bilimsel olarak tespit edilmiş olduğuna göre, Hatice Abla’nın da işi gücü gülümsemek olduğuna göre, dersimizi alıp gülümseme egzersizlerine başlama zamanı demek ki!