15 Ocak 2013 Salı


Merhaba,


Büyük apartmanlarda oturup hala komşuluk yapabilenlere, mahalledeki ya da sitedeki hangi çocuğun kimin olduğunu bilenlere, kadir kıymet bilenlere, hak hukuk bilenlere, usul kaide bilenlere, güleryüz göstermeyi bilenlere, görebilenlere, duyabilenlere...


Eskiden... ne kadar acıklı bir kelime. Eskidendi, artık yok. Geri gelemez, son bir kez görülemez, bir daha koklanamaz, bir kez daha bakılamaz... gidenler gitmiş, geride kalanlar özlemiyle kalakalmıştır artık.


Eskiden, bizden daha ahlaklı, daha bilge, daha açık görüşlü, daha akıllı insanlar vardı. Esas neyin kıymetli olduğunu, ve onu muhafaza etmenin yollarını bilirlerdi. Şekillerden öteydi görüşleri, zahiri olanı röntgen ışını gibi geçer, gerçek fakat saklı olanı görürlerdi. O zamanlar “evlilik yüzüğü” diye bir nişanesi bile yoktu evliliklerin, çünkü somut bir bağa ihtiyaç duymazlardı insanlar; sevgileri bir altın halkanın bağlayabileceğinden çok daha fazlasıydı. Kıyafetleri küçük bir dolaba sığar, görünüşlerini ruh güzelliğiyle bezerler, her geçen gün daha zenginleşir, daha güzelleşirlerdi; kırışıklar onların ışıltısını söndüremezdi. Eşyaları azdı, kendi manevi sağlamlıklarını yapımına “besmele” ile başlanmış, alın teri dökülmüş, el emeği göz nuru olarak tamamlanmış eşyalarına da nüfuz ettirir; adeta bir vefa borcuyla, bir ömrü aynı eşyayla geçirirlerdi. Evleri görünüşte saray olmaktan çok uzak, uzak olduğu nispette de gerçek hayattaki gerçek saraylara temel olacak istidadtaydı. Allah’ın tarif ettiği üzere “dünyayı imar eden” yani güzelleştiren, sahici inananlardı... Zamanın futursuzca dörtnala geçerken çıkardığı kalın toz bulutu üzerlerini kapladı, önce belirsizleştiler, nihayet yeni gelenler için bir muamma haline geldiler.

Şimdi bizim pamuk ipliğine bağlı evliliklerimiz, ve onların nişanesi olan kocaman yüzüklerimiz var; sanki ters orantılıymış gibi ilişkinin sağlamlığı ile yüzüğün ebatı. Güzelleşmek için kullandığımız kozmetiklerimiz, estetik ameliyatlarımız var, ama bunların neden işe yaramadığına dair bir fikrimiz yok. Seksen yaşında bile onsekizlik gibi görünmeye uğraşıyor, o nisbette giyiniyoruz. Saçlarımızı boyuyor, botoks yaptırıyoruz. Göğe değen, her katında bahçeler olan, bir bloğu bir mahalle nisbetinde, ama kimsenin birbirini tanımadığı, birbirinin dilini konuşmadığı Babil Kulesi namzeti dev binalarda oturuyoruz. Çünkü ölümsüz olmak istiyoruz. Çünkü unuttuk gerçek hayatı, bu oyun parkında hep kalacağız sanıyoruz; yaptığımız kumdan kaleler hiç yıkılmayacak, gece hiç olmayacak, hiç eve gitmek zorunda kalmayağız... kumsalda oynayan altı bezli bir çocuktan daha ileri görüşlü olamıyoruz hasılı. Eskiden gelip, dünyayı bizim için güzelleştirip gidenlerin ardından, utanç verici bir nesil olarak gururla boy gösteriyoruz. “Yaptığınız her şeyi yıktık! Yerine legodan şehirler kurduk! Sizin zamanınız geçti! Şimdi biz burdayız! Hep burda kalacağız!” diye bas bas bağırıyoruz. Bütün dünya tarihine rezil ve rüsva oluyoruz...

Karşı taraf parlıyor. Beşiktaş, Dolmabahçe, Maslak, Etiler, Ortaköy, Taksim... plazalar geceyi gündüze çeviriyor. Sanki İstanbul’un tepeleri boyunca sandık sandık elmaslar saçılmış, büyülü bir buğu içinde ışıldayıp duruyor. İstanbul yabancısı kuzen plazaların aydınlattığı bulutların Ay ışığından parladığını sandı da gülesim geldi; Ay ışığı kendini özellikle arayanlara saklıyor artık. Kendisi bir yıldız olma gayretindeki şehre bol keseden ışık dağıtmıyor. Bir gelişmişlik abidesi gibi dikilip duran, kendini bir şey zanneden gökdelenlere bakarken; ağaçları, bacasından ince dumanı tüten aile evlerini, Ay’ın ışıldattığı yüzleri göremediğimi; gece hayvanlarının seslerini duyamadığımı; kafamın bir motor uğultusuyla uyuştuğunu, gözlerim bir ışık banyosuyla mecburen yıkanırken gerçek gözümün kupkuru kalıp acı çektiğini farkediyorum. Her dönüp bakışımda “eskiden”ki halini görmek istiyorum şehrin. Yaprak hışırtılarını duymak, Boğaz’ı gerçek ışıltılarla parlatan koskocaman yakamozları görmek, yosunu, tuzu, ve yeşilliği koklamak için beyhude bir çırpınış içerisindeyim. Her seferinde hayal kırıklığı yaşıyorum. Mazot kokluyor, bina görüyorum, yakamozun içinden tanker geçiyor, uzakta bir acil durum aracı sirenlerini öttüre öttüre bir yerlere yetişiyor. Huzursuz şehir oldu burası. Ben şimdiki bu şehrin bir parçasıyım. Ve şehrimi üzdüğüm için vicdanım sızım sızım sızlıyor.

Süleymaniye’ye bakıyorum gözlerimi ve ruhumu dinlendirmek için. Orası inşa edilmiş değil, topraktan kendi kendine bitmiş gibi. O kadar doğal duruyor ki, sanki üzerinde durduğu tepenin bir parçası. Işıkları açıkken de, kapalıyken de, Süleymaniye bir zaman makinesi sanki, kendine değen bakışları şehrin güzel, insanların gerçek olduğu bir zamana götürüyor. Ağaçlar, hayvanlar, insanlar, Ay, yakamoz yerli yerine oturuyor. Ruhum göz kırpıyor, acıtan görüntüler silikleşiyor... Süleymaniye geceyi güzelleştiriyor... artık gökdelenlere bakmak zorunda değilim.

Eskiden diyorum, bakışlarımı kendi hayatlarımıza çevirerek, pencere kenarıdaki eski koltuğunda tesbih çeken babaannelerimiz sokaktan gelip geçen mahalleliyi izler, arada birinin selamını alır, geçerken uğrayan komşuyla sohbet ederdi. Şimdi pencere kenarına koyduğumuz koltuktan anca diğer apartmanların duvarları görünüyor. Oturma odamızın penceresinden baktığımız şehre, ruh penceremizden de bakabilmek; gerçek şeyler görebilmek kaydıyla ancak yaşadığımız şehir sevgili şehre dönüşüyor oysa.

Artık biz arılar gibi dip dibe, kalabalık koloniyi yerleştirebilmek amacıyla inanılmaz bir mimari işlevsellikle inşa edilmiş peteklere benzeyen evlerde oturuyoruz. İnsanca münasebetleri feda ettik kalabalıklarla başa çıkabilmek için, sanki kalabalıklar insanlardan oluşmuyormuş gibi, sanki onların da oksijene, kendi alanlarına, doğaya, köklerine ihtiyacı yokmuş gibi. Hatta bu işlevsellikten de öte, para hırsıyla ilgili bir şey daha çok. Daha çok para ve daha çok para için doğal güzellikerimizi, kaç bin yılda ince ince işlenmiş kültürümüzü modern çağın çelik ve beton pençelerine kurban etmek bu. Validebağ Korusu’nun önünden geçiyoruz geçenlerde; bir baktım dozerler, ağaçlar devrilmiş, çamurlu yollar açılmış, koruda inşaat yapılıyor!! Evet korunun ucunda, bir köşesinde, ama biz eskiden oraya yürüyüşe giderdik! Aklım gitti, başladım sayıp sövmeye. Beş yaşındaki oğlum “anne ayıp oldu biraz” deyip kendime getirmese eve varıncaya kadar söyleneceğim. “Ama oğlum hak ettiler” diyorum, “ağaçları kesmişler yerine yine bina yapacaklar!” Diyor ki: “acaba anlamıyorlar mı, ağaçlar olmayınca biz nefes alamayıp öleceğiz, o zaman binalarda kim oturacak?” Beş yaşında bir sabinin aklı kesiyor da, kocaman adamların aklı kesmiyor mu? En azından gelecek nesilden ümit var diye avunuyorum. Tahrip etmediğimiz bir metrekare yeşillik ya da birkaç yıllık tarih kalırsa, belki onu muhafaza ederler...        

Şimdi insanlar, diğer insanlardan korkuyor. Çünkü yabancılar tehlikeli, kimin ne olduğu belli değil. Çünkü bireyselcilik, benmerkezcilik hakim. Rönesans yanılgısının biz bilsek de bilmesek de dünyanın ruhuna yapıştırdığı bu virüsler tüm insanlığı alt üst etti. Oralardan geri dönüş çabaları var, sanatta, edebiyatta, mimaride de, ama verilen zarar verildi. Hayatlarımızdaki dönüşümde bunu çok rahat görebiliriz; hep söylüyoruz ya ısrarla, şimdi sitelerimiz var, duvarlarımız, güvenliğimiz, kendi parkımız, kendi alanımız. Sokaktan uzak. İnsanlardan tecrit. “UZAK DUR!” hayatın her alanında. Şuuraltımızda artık yerleşmiş bir sabit. Kişisel sınırlar dinimizin koyuduğu temel haklardan, hatta kurallardan. Ama herkesin birbirinin kişisel sınırına saygı duymasıyla kaim aynı zamanda, birlikte ama yapışık değil, boğucu değil. Tıpkı rahmetli bilge mimar Turgut Cansever’in uzun uzun anlattığı eski evler gibi. İşte biz bireyselliği en makul şeklinde yaşıyorduk zaten, inancımız kültürümüz bunu gerektiriyordu. O yüzden dışarıdan ithal ettiğimiz bu muammayı nereye sığdıracağımızı da bilemedik, böyle kafamız karıştı, sağımızı solumuzu şaşırdık. Mutlu olamıyoruz şimdi, eksik oluyoruz. Biz ormandaki ağaç gibi yaşıyorduk Nazım’ın dediği gibi, şimdi kaldırımlardaki ağaççıklar gibi olduk, gövdemizin etrafında bir çit, en yakın diğer ağaç dallarımızın ulaşamayacağı bir mesafede, bütün gün toza dumana bulanmaktan yapraklarımızın rengi solmuş, minicik toprağımıza izmarit ve gazoz kutusu atılmış...

Ormanda olmak için artık paralar verip tatillere gidiyoruz, çünkü orada kendimizi iyi hissediyoruz. Toprağı hissetme ihtiyacımız var. Şehrin tekdüzeliğinden kaçma ihtiyacımız var. Başka şeyler görmek, bir değişiklik yapmak için başlayan bu yolculuklar uzak yerlerdeki başka insanların bizden daha tatlı daha doğal hayatlar yaşadığına şahit olma, onlara imrenme, kendi halimize üzülmeyle neticeleniyor. Sonra şehre dönüyoruz. Ama kendi şehrimize dönmeden önce, başka şehirler de görüyoruz yolda. Kuzenim dedi ki geçen gün: “artık ülkeyi dolaşmanın anlamı kalmadı, her yer aynı. Nereye gitsen aynı binalar, kat kat kat apartmanlar, aynı marketler, aynı şekil. Hiç bir şehrin görecek değişik bir şeyi kalmadı.” Ne kadar acıklı bir cümleymiş bu, aklımdan çıkmıyor. Evet dağ başına gittiğimizde güzel şeyler görüyoruz hala, ama şehirler hep aynı, birbirinin fotokopisi gibi. Coğrafi şartlara duyarsızlık bu. Cansever diyor ki eğer İzmir’de yaptığınız okulun aynısını Erzurum’da yaparsanız sonuç hezimet olur, çünkü coğrafi şartlar iklimsel şartlar farklı. O yüzden her şehrin kendi şekli vardı. Şimdi hepsi aynı oldu. Biz nasıl böyle sığ, böyle basit insanlar olduk inanamıyorum...

Yeniliğe açık olmak, eskide kalmamak lazım. Nostaljik olmamak lazım yani. Ama yeni olan her şey güzeldir iyidir diye bir kaide yok. Eğer bir fabrika binası yapıyorsanız, inşaat pratiklerinden yararlanır, en işlevsel en ucuz en sağlam nasıl inşa ediliyorsa öyle yaparsınız, çevre duyarlılığı için gereken filtreleme sistemlerini de kurarsınız, olur. Ama şehrin bir mahallesinde bir ev yapıyorsanız, o zaman bunun için çaba harcamanız, bin türlü değişkene uygun hareket etmeniz gerekir. Gecekondu mahallelerini yıkıp çok katlı kibrit kutuları dikmek işlevsel çözüm olabilir, ama siz şehrin yüzüne bir çizik atıyorsanız bari düzgün atın. Bir dairenin içinde bile minimalist düzen, her şeyin cetvelle çizilmiş gibi düpdüzgün durması bir süre sonra insanı rahatsız eder. İnsan ruhu biraz kıvrım, biraz dağınıklık, biraz değişiklik ister. Çizgi çizgi sokakların arasındaki kutu kutu evler neticede boğacak bu insanı. Kıvrılarak dönen, bir ucundan bakınca diğer ucu görünmeyen sokak insana heyecan verir. Evet siteler de böyle inşa edilebilir, kaldı ki çok daha karmaşık, içinde çeşit çeşit mahalleleri, meydanları, çarşıları, caddeleri olan kocaman projeler de var. Bunlar belki ruhen daha yakın insana, şekil olarak. Ama içinde yaşayanlar komşuluk yapabilecek mi? Yoksa o sitenin gerçek hayatın bir taklidi olduğunu, duvarların dışında koca bir şehrin dönüp durduğunu unutacak mı? Tecrit tecrit tecrit.

Sokaklara, kaldırımlara dokunamadan, şehri teneffüs edemeden yaşadığımız, çocuklarımızı güvenlik sıkıntılarından sokağa salamadığımız bu düzene çok üzülüyoruz. Rahat etmek için siteye kaçmak istemiyoruz; şehrimizin yeniden rahat ettiğimiz yer olmasını istiyoruz. Bu da bütün bireylerin ahlaken düzgün, ve birbirine tahammüllü yetişmesiyle olabilir, yeniden evrensel değerlere sahip çıkmamızla olabilir. Bu noktada yine başa dönüyoruz; çocuklarımızı bu şekilde yetiştirmek bizim elimizde. Bizim hüsranlarımızı onların yaşamaması için, kendi dünyalarını olması gerektiği şekilde inşa etmeleri için bizler çabalamak durumundayız.

Selametle kalınız.    

****************************

Hatice Abla Köşesi

Hava soğuk, kirli, kuru. Evlerimizde kalorifer peteklerinin kenarlarına su haznesi asmayı unutmayalım. Kuruyan havadan kaynaklanan gıcık ve öksürükleri önlemede işe yarayan bir usul. İsterseniz “bir milyoncu”larda bu su haznelerinden bulabilir, ya da küçük plastik bir kapta suyu peteğin üzerine koyabilirsiniz.