14 Kasım 2012 Çarşamba


Merhaba,

Yeni gelinlere, eski gelinlere, kendisi eski gelin olup gelini yeni olanlara, ve iki kadının birden kıymetlisi olup ne yapacağını şaşıran kafası karışık beylere...

Ateşe yaklaşan pervane misali, dokunanı yakan bir konuyla karşınızdayız bu ay. Ucu sonu olmayan, çektikçe uzayan, uzadıkça insanı yoran; malum ve meşhur “gelin-kaynana” münasebeti. Rivayetlerle, önyargılarla örülü bir perdeyi aralayalım hep beraber...

Herkesin evlenirken geçtiği bir yol yeni bir ailenin mensubu olmak. Herkesin kendine göre yaşadığı uyum seyri, zorlukları, kolaylıkları, bu seyrin ne kadar süreceği. Yeni insanların isimlerini öğrenmek gibi; yeni ailenin alışkanlıklarını, konuştukları dili öğrenmek; yeni bir ülkeye gitmek gibi. Heyecan verici tarafları da var, ürkütücü tarafları da. Baba evinde çok normal karşılanan şeylerin, yeni evde şaşkınlıkla, dahası ayıplanmayla karşılanması, ya da tam tersi; hatta pişen yemeğe konan tuz miktarı, yağ çeşidi, bulaşık makinesinin dizilişine varıncaya kadar; her şey değişik. Alışmak gerek, anlamak gerek. Bu anlama seyri için kendine biraz zaman tanımak gerek, yeni aileye de biraz zaman tanımak gerek; çünkü yeni gelin de, en az yeni aile kadar değişik bir unsur, değişikliklerini kendiyle beraber getiren. Ya kayınvalidenin, eskilerin deyimiyle daha hoşça “hanım anne”nin pişirdiği tereyağlı makarna yerine zeytinyağlısını seviyorsa? Salataya limon yerine sirke koyuyorsa? Dolmaya kimyon, çorbaya yumurtalı terbiye sevmiyorsa? Ya yeni hanım anne, “aman banane onu mu düşüneceğim alışmak zorunda nasıl olsa” nevinden bir tavır içindeyse?

Gelin-kayınvalide ilişkisi yıllar yılı bilinir; tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan misali, gelin mi sorun çıkarır kayınvalide mi bir türlü cevaplanamaz. Geline de bir dokunsanız kayınvalideye de, bin ah işitirsiniz. İkisinin de sayıp dökecek derdi çoktur diğerinden. Hayatlarını büyük ölçüde paylaşan –mesafeler olsa da olmasa da- birlikte yaşayan bu insanların alıp veremediği nedir? Düşünelim şöyle bir; gözümüzü birine dikip yeterince uzun bakarsak neticede eksik gedik çıkar; oturması, kalkması, konuşması, hatta gülmesi bile batmaya başlar. Varlığı bile kızmamıza yeter. Oysa sorun nedir aslında acaba? Bir anne oğlunu da kızını da yuvasını kursun, mutlu olsun diye evlendirir; peki peri masalı nerede bitip kabus nerede başlar? Neden başlar?


Yeni geldiği evde güleryüz ve anlayışla muamele gören bir gelin neden terslensin? Yeni gelininden güleryüz ve anlayış gören bir hanım anne neden o gelinine sert davransın? Mantıken bir sebep yok, eğer kişiyi motive eden “ben çektim o da çeksin” nevinden bir anlamsız intikam hissi; ya da “babaannem anneme çektirdi, o da bana çektirecek” şeklinde bir önyargı yoksa; ki malesef bu iki his de birçok kadının içinde saklı, ve yeri geldiğinde kendini gösteriyor. Biricik oğlunu kendi elleriyle seçtiği kızla evlendiren bir anne bile hiçbir zaman gelininin oğluna layık olduğuna kani olamıyor; kendi oğlullarından sevgi ve bağlılık bekleyen bir gelin de kendi eşinin de bir annesi olduğunu ve benzer bir sevgi ve bağlılığı hak ettiğini düşünemiyor. Hep bir diş bileme, her lafın altında bir iğne arama, iyi taraflarını görmeye çalışmaktansa hatasını bulup çıkarma gayreti, kişinin iç huzurunu engelleyen bir şuuraltı gıcırtısı sürüp gidiyor. Karşısındaki eşinin annesiymiş, ya da oğlunun eşiymiş, ne gam! Adamcağız arada kalıyormuş, çocuklar etkileniyormuş, ne yapalım! Sağın solun da kışkırtmasıyla, seviyeler düşüp ayar kaçıyor...

Bir büyüğümüz “asrın hastalığı” diyor günümüzde bu gelin-kayınvalide arasında yaşanan sıkıntıların; daha da ötesi, bugünün gelinlerinin “istemezük”çülüğünün geldiği nokta için. Aslında artık en haşin kayınvalideler bile ne yapacağını şaşırdı. Minnacık çekirdek ailelere meraklı olmamız; bir milim düzen bozulmasına, birkaç yoruma, nasihate tahammülsüzleşmemiz sebep mi sonuç mu, ya da her ikisi de mi içinde bulunduğumuz toplumsal çöküş için? İnsanların bireyselciliklerinin ucu, saygıyı muhabbeti kaybedip yerine bencilliği koyduğumuzun ispatı, aile değerlerimizin yok oluşunun neticesidir genel olarak gençlerin umursamaz, ters tavrı… “Sabır denen bir şey vardı eskiden, hatır için sineye çekme, problem çıkarma değil burnunun ucunu gösteren problemin çözümü olma gayreti, evin içinde huzur ve muhabbet kaynağı olma uğraşı vardı kadınların” diyor aynı büyüğümüz konuşmasına devam ederken. En temiz aile kızı bile gelin olduğunda kurt adama dönüşüyor nedense şimdi. Kendi ailesine gösterdiği güleryüz ve muhabbetin bir zerresi bile beyinin ailesine layık olamıyor; kayın-aile evin dışında, sohbetin dışında, gönlün dışında… uzakta uzakta, uzakta kalsın isteniyor. Hani akıl danışmak, günlük hayatı paylaşmak falan bir tarafa, önem arz eden hadiseler bile sonradan haber veriliyor, o da artık icab ettiği için. Daha hanım annenin ne tür bir tavır içinde olacağı bile belli olmadan, neme lazım diye kapının önüne atılıveriyor. “Ben kendimi sağlama alayım da, sonra tepeme çıkmasın, onunla mı uğraşacağım” diye, “amaan ne işi varmış benim evimde” diye, ayıptan günahtan sakınmadan, ana hakkı baba hakkı demeden, kendinin de bir gün anne olabileceğini, kendi gelininden de benzer bir davranış görürse nasıl hissedeceğini hesap edemeden, cahilce bir kendini bir şey zannedişle, bir kraliçe edasıyla dünyaya fildişi kulesinin ta en tepedeki penceresinden bakarcasına bir hal içerisinde; ve sanki hiçkimse bu halleri görmüyormuş, anlamıyormuş, herkes yarım akıllıymış da bir kendisi tam akıllıymış gibi bir bilmişlikte… Şimdi bunu okurken hiç kimse canlanmadıysa gözünüzde, çok şanslısınız demek ki, henüz yirmibirinci yüzyıl uğramamış ailenize!

Peki bütün bu bir kamyon laf sadece gelinlere mi? Haksızlık olmasın, bir de klasik kayınvalide portresi çizelim. En iyi ihtimalle yüzüne gülüp arkadan konuşan, vatan uğruna ölmeye yeminli bir kamikaze pilotu misali; ne yapılırsa yapılsın memnun olmamaya ant içmiş, gelinini ya da gelinlerini beşinci sınıf vatandaş kategorisinde değerlendiren, oğluna hayat arkadaşı değil de kendine ve sülalesine hizmetçi almış gibi muamele eden, gelinin ailesini de en az kendisi kadar az umursayan, hiçleyen, dışlayan, ezen ezen ezen... Olmadı mı? Kendisine iyi davranan, hatırlayan hürmetleyen gelinine fenalıkla mukabele edip, kendisini umursamayıp burun kıvıran gelinine kraliçe hürmeti gösteren... Başka? Bizzat kendi öz çocukları ve gelinleri arasında laf taşıyan, hatta taşıdığı laflar gerçek olmak zorunluluğu arz etmeyen, kendi uydurmalarını birer fitne şaheseri gibi inşa edip kulaklara fısıldayan; görmediği bilmediği şeylere şahitlik iddia eden, hasbelkader olur da yüzleşildiğinde de mağdur edebiyatı yapan... Daha yok mu? Elcağızlarıyla hazırladığı yemeği dantel örtülü tepsisinde önüne getiren gelinine inat olsun diye tepsiyi odanın öteki ucuna fırlatan; aynı tepsiyi gelinden gizlice alıp getiren komşuya mutfaktaki becerileri için övgüler yağdıran... Hayattaki yegane amacı oğluyla gelininin kavga ettiğini görüp keyiflenmek, hatta ayrılmalarını sağlayıp gelininin makus talihinden haz almak olan...  Koca sülale iki dudağının arasından çıkacaklara bakan, asan kesen acımasız töreci çatık kaşlı asık yüzlü eli değnekli dili zehirli... kayınvalideler yok mu tanıdığınız bildiğiniz? Aklınıza kimse gelmedi mi bunları okuyunca? Ne şanslısınız yine, eğer bu mahiyette kimseyi tanımıyorsanız. Bunlar hayal ürünü değil zira, gerçekten tanıdığımız bildiğimiz insanlar, yaşadığımız hadiselerin gerçek kahramanları, en azından konu komşu arkadaşlarımızın hayatlarına açılan pencerelerden gördüklerimiz hep. Keşke uyduruyor olsaydık, bir hikaye için karakter geliştiriyor olsaydık, ve bu karakter çok uç, çok harikulade bir kişilik olacak olsaydı, bu vasıflar da onun olsaydı... ama bunlar hep gerçek kayınvalideler, ve belki de onlar yüzünden şimdiki gelinler bu hale geldiler.


Şimdi kimse ne alınsın, ne kırılsın, neticede biz de muhtelif rollere bürünmüş durumdayız kendi hayatımızca; gerek gelin gerek görümce gerek elti gerek yenge gerek eş gerek kayınvalide gerek anne... bütün bu rollerin, ve ömrümüz vefa ederse gelecekteki farklı rollerimizin hakkını verebilmek için adalet ve anlayış bize yol gösterebilir ancak. O yüzden, olur ya, kızmak yerine herkes bir öz eleştiri yapsın. Gelin olanlar bir gelin olarak, hanım anne olanlar da hem bir hanım anne olarak; hem de zamanında gelin olmuş olarak kendini şöyle bir tartsın, değerlendirsin. Gelin hanımlar acaba kayınvalideleri pek hoşlarına gitmeyen bir şey yaptığı ya da söylediği zaman, bunun sebebinin gerçekte kendi şahıslarından kaynaklanıyor olabileceğini hiç düşündü mü? Henüz genç, hayat tecrübesi az, yürümesi gereken yolu çok olan biri olarak, büyüklerini kızdıracak bir cahillik yapmış olamazlar mı gerçekten? Günümüzün icab ettirdiği birsürü okul okumakla hakiki insan olunamıyor çünkü malesef. Keşke üniversitelerden adam yetişseydi. O zaman hepimiz haklı hürmetli insanlar olurduk, kimse de kimseyle çatışmazdı. 



Peki kayınvalideler, gelinleri kendilerinden uzak durmak istediği zaman, acaba kendilerinin farkında olmadan uzaklaştırıcı bir şeyler yapmış olabileceği ihtimalini hiç düşündü mü? Bugünün koşullarında yetişen bu genç hanımın, eski usullere sığmayacağı, yeni nesillerle beraber yeni usüller icab edeceği, şimdiki çocuklara da kendilerine hitab edecek şekilde davranmak gerektiği; aile huzuru için, belki zor da olsa değişmek gerekiyor olabileceği akıllarına geldi mi hiç? Gelinlerinin aslında kötü biri olmadığını, sadece yeni nesil bir insan olduğunu hiç ihtimal dahiline kattılar mı? Kendi gelinliklerini düşündüklerinde, “ya aslında ben de ayıp etmişim bazen” dedikleri hiç bir hadise yok mu? Çok mu kusursuzlardı gelin olarak kendi hanım annelerine karşı? Hanım anneleri onların yanındayken kendini hep rahat mı hissetti, hizmeti hep tamam, karşılaşğı hep güleryüz müydü; yoksa evine gitse diye gözünün içine mi bakıldı, gidince de arkasında rahat bir nefes mi alındı?

Herkes kendi hesabını bir yapsın kendi kendine...  

Problem varsa çözmek için; en iyisi problem olmadan önüne geçmek için iki tarafın da yapıcı, örtücü, uzlaşmacı olması gerekiyor. İki tarafın da, bazen olur ya, yere düşüveren haklarını almak için eğilmek yerine, dik duruşlarını muhafaza etmeleri, hak temizlemeyi de Allah’a bırakmaları gerekiyor. Eğer gönül bozulmaz, duruş eğilmezse, o hak düşğü yerde kalmıyor. Kimsenin kimsenin boğazına yapışması, kimsenin kimseye savaş ilan etmesi gerekmiyor. Ve açıkçası, belki hatanın çoğu gençlerin ama, telafi için işin çoğu büyüklere düşüyor. Büyükler büyüklük edip gencin hatasını örterse, haşinleşmek yerine affedicilikle muamele ederse, genç de neticede anlıyor, kalkanlarını indirip kapılarını açıyor. Gerçekten bu kızcağız aptal değil ya, sadece tecrübesiz. Herkes hata yapa yapa doğruyu öğreniyor neticede. Büyükler o tecrübeleri nasıl kazandı ki başka?

Gençlere düşen de şu çok önemli hususu anlamaktır ki; kendi aileleri nasıl kendilerine kıymetliyse, eşlerinin aileleri de eşlerine kıymetli. Hanımlar beylerinden kendi anne babalarına her türlü saygı sevgi bekliyor, sohbet muhabbet hürmet bekliyor, gitmek gelmek el öpmek kayırmak bekliyor; ama sıra kendilerinin aynı hizmetleri göstermesine geldi mi, birden kesenin ağzı kapanıveriyor. Hatta kardeş hanımlarından da aynı hürmet bekleniyor kendi anne babalarına, kardeş kendi hanımıyla kayın-ailesine fazlaca yakınlık gösterse hemen kaşlar çatılıveriyor... Olur mu böyle adaletsiz iş? İnsanın kendini başkalarının yerine koyabilmesi lazım, başkalarının hissiyatını anlayabilmesi, o hislerle hislenebilmesi lazım. Müslüman denen kişi kendi için istediğini başkaları için istemediği sürece müslüman sayılmaz. O halde, kişi kendi ailesini nerede tutuyorsa, eşinin ailesini de orada tutması lazım ki, gerçek bir müslüman olabilsin. Kızını görmeye gelen annesi nasıl “kızımın evine gidiyorum” diyebilmeliyse, kayınvalidesi de “oğlumun evine gidiyorum” diye gönül rahatlığıyla söyleyebilmeli, kendini hoşgelmiş hissetmeli; aksi takdirde bir terslik var demektir. Gelin hanım zannetmemeli ki ailesi huzursuz oldukça eşi huzurlu olabilsin. Kendi evinde mutluluk isteyen akıllı hanım beyinin ailesini mutlu eder önce, böylece beyinin gözündeki kıymetini kaybetmez, sevgisini gölgelemez. Kendi anne babası kendi evinde hoş karşılanmayan bir erkek vicdanen rahat olabilir mi? Hep ruhuna batan bir diken gibi orada duracaktır bu pürüz, ve giderek büyüyüp bir çıban haline gelecektir kaçınılmaz bir şekilde. Kim ister ki kurmaya çalışğı mutlu aile yuvasını riske atmayı, arka planda hep bu huzursuzluk melodisinin çalıp durmasını, hep bir mevzu olmasını? Sonra, kim emin olabilir günün birinde kendi yaptıklarının kendisine yapılmayacağından? Kendine nasıl davranılmasını isterdi, bir düşünmesi lazım herkesin, sonra da öyle davranması lazım başkalarına.

Bir müminin hata örtücü olması gerekir; aşikar gördüğü bir yanlışı bile görmezden gelmesi, ortaya çıkarmaması, ona binaen hareket etmemesi gerekir. Yabancılara bile böyle bir örtücülükle yaklaşmak icab ederken, kendi ailesinden birini ölesiye itelemek bize yakışmaz. Herşeyden önce, karşımızdakinin gelinimiz ya da kayınvalidemiz değil, din kardeşimiz olduğunu hatırlamak durumundayız. Konuşurken ya da düşünürken, kayınvalide ya da gelin başğı altında değil; din kardeşi, üzmemiz durumunda üzerimizde hakkı olacak bir kul başğı altında düşünebilirsek, probemin büyük kısmını çözmüş oluruz. Ayrıca, yaptığımız her şeyin çocuklarımızca izlenip kopyalandığının, ve istesek de istemesek de örnek olduğumuzun hep farkında olmak zorundayız. Kendimiz genç ve çocuklarımız küçükken onlar için, büyüdüğümüz ve kayınvalide olduğumuz zaman da gelin ve damadımız için örnek teşkil ediyoruz, ve onların da ilerideki hareketlerinden dolaylı olarak sorumluyuz. Bu esasları hatırlamak, davranışlarımızı doğrultmak adına yol gösterici olacaktır diye düşünüyoruz.  

Hasılı, iş karşılıklı anlayış ve fedakarlıkta. Kayınvalide gelinini anlayacak kıymetleyecek, gelin de bu kıymetin değerini bilecek, hürmetsizlik etmeyecek. Kimse de aradaki beyefendinin kafasını şişirmeyecek böylece, herkes için mutlu son! O kadar zor değil bu. Biraz alışılagelmiş olmakla beraber yanlış yapılandırılmış kalıpların dışına çıkmalı, birazcık çaba sarfetmeli, birazcık kucaklayıcı olmalı, affedici olmalı, karşıdakinin halinden anlamalı, kendini yerine koymalı, fevri değil selim huylu olmalı, kul hakkını düşünmeli gözetmeli... Müslüman ahlakını kuşanmalı yani.

Selametle ve huzurla kalınız...

............................................................ 

Hatice Abla Köşesi


Bu ay bir tarif yerine bir önerimiz, ya da kabul ederseniz bir ödevimiz var size: Kayınvalidenizden/gelininizden/görümcenizden/eltinizden yeni bir tarif alıp deneyin, ve kendisine de ikram edin. İçinize dışınıza şifa olsun...

............................................................
Not: Bu ay bol bol karikatür ve muhtelif işlenmiş resimler kullandık, internette sebil tabi her şey gibi, fakat telif hakkı var ise affola.