Merhabalar
Yeniden,
Evlerin,
gönüllerin sultanlarına, toplumun mimarlarına, çocukların
annelerine, “bey” lerin “hanım”larına...
“Hanım” kelimesinin kökenine ilişkin bir kıssa anlatılagelir, ta eski Türkler'den kalma. Han, tahtına oturur, eşini yanına oturtur, huzura gelenlere “ben sizin Hanınızım, bu yanımda oturan da benim Hanım” dermiş. Hanım kelimesi oradan intikal etmiş, derler. Türk toplumunda hanımların baş tacı oluşu böylelikle çok eskilere dayanır, İslam kültürüyle harmanlanınca daha da artan bu değer, “hanım”ın kıymetini göklere çıkarır. Gel gör ki şimdi zaman değişti, değerler alt-üst oldu, hanımın yeri neresi, kimseler bilmiyor artık.
Yaz
tatiliyle beraber verdiğimiz uzunca aradan sonra, ilk güncellememizi
zamane hanımlarına ayıralım diye karar vermiştik blog
arkadaşlarımızla, çok şükür nasip oldu. Yoğun programlı, bol
koşturmacalı, randevu defterli zamane anneleri olduğumuz için,
sokaklara dökülmüş kadınlarımızın hallerini hem anlayıp, hem
eleştirmek -belki de özeleştirmek- en normal sayılabilecek
işlerden bizim için. Bir çok işi bir arada yapmanın ne kadar
yorucu olduğunu, ne kadar zihinsel ve bedensel enerji tükettiğini;
okuldan gelen çocuğunu sakince, güleryüzle karşılayabilmenin
bile bazen bir meziyete dönüştüğü günlük programı
aksatmadan, her işi tıkırında götürmenin bir kadından
götürdüklerini bizzat yaşayarak biliyoruz. Iş hayatında
değiliz, çalışmıyoruz, ona rağmen anca yetişiyoruz. Ya çalışan
kadın ne yapsın? Biz şu halde bile, “bir evde oturabilsem, kafa
dinlesem, koşturmadan yetişmeden işimi yapsam” diye hayaller
kurarken, hem dışarda sabahtan akşama çalışıp hem de evindeki
işine ve çocuklarına yetişmeye çalışan kadıncağız ne
yapsın?
Aslında
kendi kendimize yaptığımız bir şey bu; kendi üstümüze
aldığımız bir yük. Sanki gelişmişlik, modernlik icabı böyle
kan ter içinde kalmak zorundaymış gibi kadın. Hani, birtakım
karmaşık fikirsizlik yumakları neticesinde “geri kalmışlık”
damgası yiyen eski usullerimiz, dinimizin gerekleri var ya, onlara
azıcık baksak, başımıza bu işleri açmayacağız, sakin sakin
gül gibi yaşayıp gideceğiz, bir elimiz yağda, bir elimiz balda.
Islam'da
kadının eve hapsedildiği, özgürlüğünün kısıtlandığı,
ekonomik açıdan bağımlı olduğundan falan bahsedip durur ya
bilmeden konuşanlar; aksine. İslam'da kadın çalışabilir,
kazanabilir, kazandıklarının tasarrufu kendisine aittir, ayrıca
eşi ona bakmakla yükümlüdür, ev işi bile yapmak zorunda
değildir, eğer kadının canı iş yapmak istemiyorsa eşi ev
işleri için hizmetçi tutmakla yükümlüdür; eğer kadın kendi
çocuğunu emzirmek istemiyorsa eşi süt anne için finansman
sağlamakla yükümlüdür; eğer kadın dul kalırsa ya da kendine
bakacak bir eşi yoksa, babası abisi dayısı amcası, ya da en
yakın akrabası olan erkek kimse, ona bakmakla yükümlüdür. Kadın
çok zengin, erkek fakir olsa bile, erkek yine de kadına bakmak
zorundadır. Tabi ki bu kurallar, kadınların korunması için var;
erkeklerin hayatını zehir etmek için değil. Zaten İslam ahlakı
ile ahlaklanan bir kadın bu kuralların suyunu çıkarıp kendini
rezil etmez. Fakat demek istediğimiz o ki, kadın İslam'da
şımartılıyor, “sen sultan ol, keyfine bak” deniyor. Bunu
derken maksat “senin aklın ermez, otur oturduğun yerde” değil,
“kafan gönlün rahat olsun ki gelecek nesilleri sağlam yetiştir,
sen toplumun mimarı, sahibisin, kıymetlisin” demektir. Zaten
dinimizde kadın eğitimli olur, eğitimli bir kafa da ev rutininden
bunalır, dinimiz evin bitmek tükenmek bilmeyen öğütücü iş
temposuna mahkum etmez kadını. Islam'da kadın hırpalanmaz, el
üstünde tutulur.
Hepimiz
biliyoruz, gidip acımasız çalışma koşullarında kafa ve beden
çürütüp aldığı maaşı da bakıcı ya da yuvalara veren
kadınları. Bunda hiç bir mantık var mı? Ev ekonomisine katkı,
günümüzdeki geçim zorlukları, mecburiyetler var, tabi ki,
hiçbirimiz Ay'da yaşamıyoruz bunların farkındayız. Dediğimiz
gibi kadın çalışabilir, bir mahzur yoktur, fakat çalışma
koşulları kadın bünyesine göre tanzim edilmelidir. Aşırı
stresli, aşırı yorucu, çok uzun çalışma saatleri olan,
fiziksel güç gerektiren işlerde değil de, titiz çalışma
isteyen, incelik, dikkat isteyen, daha hafif çalışma saatleri
olan, fiziken daha az yorucu, kadının aynı zamanda bir ev kadını
ve anne olduğunu ve esas enerji ve mesaisini çocuklarına ayırması
gerektiğini unutmayan çalışma koşullarında çalışması
gerekir. Iş dünyasında kadın erkek eşitliği denen şey ancak
emeğin karşılığını eşit almak konusunda söz konusu
olmalıdır, her işi hem kadınların hem erkeklerin aynı
koşullarda yapması demek değildir. Kadının erkeklerinki gibi
ağır koşullarda çalışmaması gerektiğini söylemek de
kesinlikle ayrımcı bir söylem değil, aksine kadın haklarını
gözeten bir söylemdir.
Daha
derin bir planda düşünürsek görürüz ki bugüne kadar erkek
egemen toplumda kadının kenara itildiği, hayattan koparıldığı,
eve hapsedildiği düşüncesi hakimdi. Şimdiyse yıllardır
uygulanan kadını güya modernlik adı altında sokağa atmak,
kadını bir görsel “şey” haline getirmek, örtülü kadının
bile görünürde örtülü olmakla beraber, davranış olarak
zihniyet olarak edep olarak örtüsüzleştirmek, açmak, saçmak
planları meyvelerini verdi, ve kadın tuhaf, cinsler arası bir
insana dönüştü. Örtülü örtüsüz farkı yok; erkeklerle olan
diyaloglar ölçüsüz, sokaklardaki hareketler ölçüsüz, edep
minimum seviyede, kendi hakkını savunmak “çemkirmek” şekline
dönüşmüş, doğru tesettür hala ona tutunmaya çalışan birkaç
kişinin elinden de kayıp gidiyor sanki yavaş yavaş. Yani ki,
dışarıdaki değil, içerideki tesettür kalktı, davranışlardaki
tesettür kayboldu. Kadını erkeklerin zorlu çalışma koşullarında
çırpınmak zorunda bırakan, bu parçalayıcı çarkların içine
atan zihniyetle, tesettürlü kadına çaktırmadan tesettürünü
kaybettiren zihniyet aynıdır. Maksat da aynıdır; hangi inanca
mensup olduğu çok önemli değil; kadını bozup toplumu bozmak.
Zaten kadını bozunca toplumun sağlam kalması imkansız hale
gelir. Toplumun sağlığı için kadının sağlıklı olması
gerekir. Bunun için kadınların hem evde hem de dışarıdaki
koşullarının insanileştirilmesi, edebileştirilmesi gerekir.
Çalışma
hayatındaki kadınların koşullarının iyileştirilmesi için
katedilmesi gereken çok uzun bir yol var. O bir yana. Gerek gönüllü
işler olsun, gerek evin ihtiyaçları, çocukların
okul-doktor-kurs-sosyal faaliyet-gezme-alışverişleri olsun, gerek
sosyal ilişkiler çerçevesinde aile ziyaretleri, arayıp sormalar,
davete icabet etmeler ya da davet etmeler olsun; bir yapılacak işler
çokgeninde köşe kapmaca oynayan, çalışmayan ama başını
kaşıyacak vakti kalmayan günümüz ahtapot annelerinin hali de bir
yana... Sabah gerine gerine kalkıp, süslenip püslenip,
hizmetçisine talimatları verip kendini dışarı atan, o vitrin
senin bu kafe benim gezen, yegane vazifesi keyfine bakmak olan
“modern” kadın ise başka bir yana. O kadından çok fazla
bahsetmek de istemiyoruz, zaten nerde, neden, nasıl hata yaptığı
malum. Zengin, hırslı, kıskanma duygusu olmayan, yanındaki
kadının elinde yüzünde anneliğinin, evinin izlerini görmek
istemeyen “modern” erkekus türünün talebi neticesinde arza
sunulmuş bir kadın modeli. Evle hizmetçiler, çocuklarla dadılar
ilgilenebilir. Kadın kocasının kolunda bir barbi olarak görünmek
için mevcuttur... Bu varoluş şekli de elbet bir gün yanlışlığını
ispat edecektir.
Kur'an-ı
Kerim'de kadının nasıl olması gerektiğine dair bir çok
kıssalar, Cennet Kadınları tabir edilen validelerimizin
hayatlarından kesitler vardır ki, hepimize örnek olması gerekir.
Hazreti Hacer'in İbrahim (a.s.) kendisini küçük bebeğiyle çölün
ortasında bıraktığında sorduğu bir soru vardır ki, ders olarak
okutulmaktadır: Valide Hacer “bunu sana Allah mı emretti?”
demiştir, kocası onu minik bir bebekle çölde bırakıp gitmek
üzereyken. İbrahim (a.s.) yol boyunca, oraya varıncaya dek sessiz
kalmış, durumu nasıl açıklayabileceğini bilememişken, Hacer
Validemiz bir Peygamber olan kocasını bu dehşetli durumdan
kurtarırcasına, kendisi bir ölümcül bir belirsizliğin ortasına
atılırken bile eşinin işini kolaylaştıran inanılmaz bir
anlayışla sormuştur bu soruyu. Allah istiyorsa Peygamber yapmak
zorundadır, ve Eş de buna razı olacaktır. Hz. İbrahim eşinin
basiretini gördükten sonra dönüp gidebilmiş, Allah'ın emrine
uyabilmiştir. Neticesi Zemzem, Mekke, Kabe, Hacc'dır; Hz. İbrahim'e ve ailesine binlerce yıldır her namazda salat-u selam getiren milyonlarca
Müslümandır; ve Hacer bu kadar milyon Müslümana anne olmuştur.
Yıllar
sonra Hz. İbrahim oğlu Hz. İsmail'i Mekke'de ziyarete geldiğinde
evine uğramış, oğlu evde yokken hanımıyla sohbet etmiş, hanımı
maddi sıkıntılardan, ev hallerinden, darlıktan şikayet edip
durunca da, oğluna “kapının eşiğini değiştir” diye bir not
bırakmıştır. Durumu anlayan Hz. İsmail, babası gibi bir
peygamberdir, ve peygamberler dahil her erkeğin “sağlam eşik”
olacak bir eşe ihtiyacı vardır. Hz. İsmail babasının sözünü
tutmuş, o hanımından ayrılıp başka bir hanımla evlenmiş, ve
bu hanım o mübarek babanın onayını almıştır.
Bu
örneklerden anlaşılan, gerçek bir kadının nasıl üstün
yaratılışta olduğu, nasıl her şeyin temeli olduğu, nasıl paha
biçilmez bir öneme haiz olduğu... geri dönelim şimdi, bugüne.
Arkadaşımız dökmüş
içini, çalışan çalışmayan kadın ne yapıyor, anlatıvermiş
bir çırpıda. Aynen aktarıyoruz, kıyaslayalım şu bahsettiğimiz
örneklerle, kendimizle:
“Eşimizi,
çocuğumuzu uğurladık mı hemen dışarı atmalıyız kendimizi.
Vitrinlere şöyle bir bakmalı, ihtiyaç olmasa da yeni bir etek
almalı, kalabalıkları yara yara ilerlemeliyiz. Yeni açılan
mağazaları keşfetmeli, gezmekten yorulmalıyız. Eyvah, çocukların
dönüş saati! Nefes nefese de olsa yetiştik ya eve, çok şükür.
Çocuklar bilgisayar oynarken, alelacele yetiştiririz yemeği
nasılsa. Olmadı, dışarıdan getirtiriz. Her gün yemek pişirmek
zor iş zaten. Fazla pişirip, yaşlı ve hasta komşuya bir tabak
vermek annelerimizin meziyetiydi. Biz 'modern hanımlar' onu unutalı
çok oldu.
Hızlı yaşa,
hayata karış sloganlarıyla istikametini şaşıran hanımlar
sevdikleriyle dertleşmeye, çocuklarına masal anlatmaya, komşusuyla
kahve içmeye, eşine çay uzatırken gülümsemeye pek hevesli
olmuyor.
Bu koşturmacayı,
bu meşguliyetlerimizi durup gözden geçirsek belki de gereksizleri
süzmeyi başarabileceğiz. Kendimizi de sevdiklerimizi de
hafifleteceğiz. Böylece ellerimizle yaptığımız cevizli kek ve
sıkma portakal suyundan oluşan mütebessim sofraya çocuklarımızın
arkadaşlarını da davet edeceğiz. Havasız alış veriş
merkezlerindeki buluşmalarımıza da veda edeceğiz.
Evlerimiz,
cennetimiz, sığındığımız liman bizim...”
Çok
da fazla bir şey söylemeye gerek kalmadı artık değil mi...
Selametle kalınız.
------------------
Hatice Abla Köşesi
Kurumuş peyniriniz mi var,hemen çatalla ezin.Biraz biber salçası,varsa dövülmüş ceviz,zeytinyağı,bir kaç diş sarmısakla iyice karıştırın.Bir tutam kimyon ilavesiyle nefis bir kahvaltılık size...Afiyet olsun...


