12 Aralık 2014 Cuma



...
Yeniden başlayabilseydim eger,yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem. Yaşam budur zaten.
Anlar, sadece anlar. Siz de anı yaşayın.
Hiçbir yere yanında su, şemsiye ve paraşüt almadan,
Gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eger, hiçbir şey taşımazdım.
Eger yeniden başlayabilseydim,
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,
Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer.
...

Jorge Luis Borges - Anlar


Ne güzel; geriye dönüp bakınca hayıflandığımız ertelenmişliklerimiz olmamışsa... Mesela ciğerparelerimizi büyütürken günün tüm yorgunluğuna rağmen akşam yatarken sonu güzel biten masallar okuyup, birlikte tüm çocuklar için dua etmişsek. Yarın gelecek misafirin telaşına aldırmadan halıların üzerine yayılıp boyaların renkli dünyasına girmişsek. Kirlenir de bana iş çıkar düşüncesine itibar etmeden, kumdan kaleler yaparak zevkten dört köşe olan evladımıza bakıp mutlu olmuşsak. "Ortalığı batırırlar, olmaz efendim" yerine yaparak öğrensinler diye haftasonları maaile cızlama işine girişmişsek.

Ne güzel... Beş yıldızlı otelde kalmaya bütçem elvermiyor diye sızlanmak yerine küçük çaplı seyahatler planlayabilmişsek. Sevdiklerimizle göl kenarında günübirlik pikniklerde doyasıya koşup eğlenmişsek, doğa yürüyüşlerinde dert anlatmak yerine ağaca çiçeğe bakıp tefekkür etmişsek, çimenlerin üzerine eski bir kilim atıp kestiğimiz karpuzumuzla hararetimizi soğutmuşsak. Şimdi kim uğraşacak bu işlerle demeyip, çocukların arkadaşlarıyla tarih ve kültür gezileri başlatmışsak.

Ne mutlu...  İlk adım ondan gelmeli fikrini rafa kaldırıp selamlaşan, tanışan, kaynaşan biz olmuşsak. Nefsimize zor gelse de, dostumuzun kötü gününde sıvışmak yerine yanında olmuş ve desteklemişsek. Layık mı değil mi düşüncesine kafa yoracağımıza, muhatabımıza sözün en güzeliyle hitap etmişsek. Kıskançlığın esiri olmadan tüm güzel işlerde insanlara omuz vermişsek, işlerini kolaylaştırmışsak. Hak ediyor mu kısmıyla ilgilenmeden gıyaben hayır duada bulunmuşsak.

Ne büyük kazanç... "Aceleye ne gerek" diye bas bas bağıran iç sesimizi kısıp, ikramda, izzette, sadakada elimizi çabuk tutmuşsak. Yarına bırakmadan hayrımızı hasenatımızı vermişsek. Verirsek azalır korkusuna yenilmeyip, paylaşmayı bir meziyet edinebilmişsek. Hiç olmadı "dostuna bir gül ver, gül de yoksa bir gülüver" diyen Mevlana'ya kulak kesilmişsek.

Ne gam... Yaşımıza aldırmadan kabiliyetimizi ortaya çıkaracak adresler bulup sıkıca sarılmışsak. Şimdi değilse ne zaman diyerek belki de senelerce ara verdiğimiz hedefimiz için yeniden bileylenmişsek. Çok geç artık diyenlere inat her gün biraz daha çok çabalamışsak. Mesleğini paraya tahvil edenlerin dünyasında insanlığa hizmet etmeyi mukaddes ve aziz tutmuşsak.

Ama bütün bunları yapamamışsak, ve yeni farkediyorsak zamanın geçtiğini, ve bizim ufak tefeklerin kusursuzluğuyla ilgilenirken gerçek hayatı çentiklediğimizi daha yeni anlamaya başlamışsak... ertlenmişlerimiz varmış ise meğer, kendimizde gördüğümüz ve değiştirmek istediğimiz şeyleri çocuklarımıza genetik bir miras gibi işlediğimizi görüyorsak... yavaş yavaş gözümüzü açıp gördüğümüz manzara, aslında görmeyi arzu ettiğimize benzemiyorsa... biz de herkes gibi olmuşsak neticede...

Buna rağmen çok geç değil manzarayı değiştirmek için. Özür dilemek için kendimizden ve sevdiklerimizden, yeni bir sayfa açmak, yeni bir kişi olmak için geç değil, yanımızdakileri de değiştirmek için, gökyüzünü daha mavi, hayatı daha tatlı yapmak için... fakat cesaret, kararlılık gerek; nefsi kenara koyup önce küçülmek, böylelikle büyümek gerek. "Ben yanlış yaptım" diyebilmek, çok önemli olduğunu düşündüğümüz şeyleri çöpe atıp gerçek önemlileri öne çekmek, kabullenmişlik perdesini açmak, ruhumuzu havalandırmak...

Keşkeye yer yok bizim hayatımızda, anlayışımızda. Keşkelere yer açmamak gerek demek ki, keşkeyi önceden görüp savuşturmak gerek, basiretli olmak gerek. Bu, saadetli olmak demek...