Merhaba,
Söylemek istediklerini kelimelerle ifade edebilen herkese....
Bazen yazıya başlamak çok zor oluyor... çok yığılıyor cümleler,
birbirini ezercesine parmaklara hücum ediyor, bir anda yazmaya başlarsan her
tarafa kaçışacaklarmış, yakalayamayacakmışsın gibi hissediyorsun. Sakin sakin
yazılmalı oysa, klavyeyle oturmuş bol vakitte kahve içip dertleşir gibi.
Parmaklara hakim olmak lazım. Fakat bazen bu çok zor işte, böyle zamanlarda çok
zor... Ama denemek lazım. Bismillah.
Mirac günü bugün, bloğun yayınlanmasına on gün var daha. Ama
başlamak lazım ki, anca şekil alır, “hah oldu” demeye daha çok var.
Arkadaşlarla bu ayın konusunu kararlaştırmıştık ama, biraz genişletmek icab
ediyor son olaylardan sonra. Seçtiğimiz konu da ilgiliydi aslında ucundan
kıyından. Ülkedeki “süslüman”larla ilgili yazacaktık, uyarı mahiyetinde, eleştiri
mahiyetinde. Politik değiliz biz, polemikten de kaçınıyoruz, sadece yanlış
gördüğümüz noktaları herkese gösterip düzeltmeye çalışıyoruz. Bizde öz
eleştiriyle öz olmayan eleştiri arasında bir ayrım yok, ne dersek kendimize de
diyoruz, kendi hayatımızdaki pürüzlerden de yazıyoruz, değiştirmek istediğimiz
şeyleri de kendi kendimizi böylelikle gaza getirerek değiştirme yoluna
gidiyoruz. Bazen zor oluyor, bazen kolay oluyor. Ama değişimler için her zaman
insanın yanında salih/saliha arkadaşlar olması gerekiyor; doğru adımları atmayı
kolaylaştıracak dostlar gerekiyor. Bulutlu, karanlık havalarda da günü
aydınlatıyor o dostlar, gözüne pembe bir perde çekilmiş olup hakikati
göremediğinde de uyarmaları gerekiyor dostluk vazifesi gereği.
Bu durumda, son yaşanan protestolarla paralel gelişen olaylardan
nasıl bir sonuç çıkarsak... bunları yapanlar gözümüzdeki o pembe perdeleri
kaldırdıkları için bir dostluk vazifesi mi yerine getirdi? Yapıcı bir eleştiri
olarak mı görmeli bu hadiseleri? İğneyi kendimize batırmalı...
Biraz rahat nefes almıştık. Hareket alanımız genişlemişti,
ekonomik durum eskiye göre bayağı bir ferahlamıştı, sosyal ortamlarda ciddi
değişiklikler göze çarpıyordu. Bu bağlamda bahsedecektik süslümanlardan. Herkes
biliyor zaten durumu; parası var, yakın-uzak tarihten haberi yok, müslümanlığı
umreye gidip beş yıldızlı otelde kalıp dönüşte “umre partisi” yapmak
zannediyor, tuhaf bir giyim tarzı edinmiş, türler arası bir şey olmuş. Şımarık,
parası olmamak nasıl bir şey bilmeyen, kimsenin derdinden anlamayan, gördükçe
insanın içini büzüştüren, vesaire, vesaire. Sayıları çok değil, ama daha önceki
aylarda da bahsettiğimiz gibi, lüzumlu
lüzumsuz her yere girdikleri için, normal bir müslümanla çok muhatap olmayanlar
süslümanı müslüman zannediyor, cinleri de tepesine çıkıyor tabi. Öte tarafta da
normal gündelik müslümanlar var işte, bu ülkenin her zamanki müslümanları,
işlerine bakıyorlar her zamanki gibi. Bir de tabi ki “alkolü yasaklayandan
Allah’a sığınırım” diyen ilginç bir kesim var, onların ne olduğunu tam
çıkartamıyoruz. Çok da fark etmez aslında, burası dünya, test salonu. Herkes
kendi imtihanını vermeye çalışıyor. Önemli olan netice. Nasıl ki bir test
salonunda kimse kimseyi rahatsız etmiyorsa, dünyada da öyle olması gerekir diye
düşünüyorsun da, olmuyor. Neden olmuyor... neden olmuyor?
Sokaklarda pek tepki görmüyorduk son zamanlarda, kapılar yüzümüze kapanmıyordu eskisi gibi, hatta her kesimden insanla rahat rahat diyalog kuruyor,
konuşuyorduk. Kimse kimseye kış demiyordu. Biz de biraz fazla rahatladık galiba.
Gaflete düştük hatta, duaları gevşettik, kendimizi gevşettik, dünyanın bizi
yakalamasına izin verdik galiba. Ya da safiyetimizden, cümle kurabilmek icabı
kullandığımız şahıs zamirlerini sadece dilde bırakıp gerçek hayatta “onlar,
şunlar, biz” falan diye uygulamaya dökmüyoruz diye herkes böyle yapıyor
zannettik. Kimseye ilişmiyoruz diye kimse de artık bize ilişmeyecek zannettik,
bizden bir zarar gelmeyeceğini görmüş olsalar gerek diye düşündük belki. Fakat
ilk fırsatta herkes içini döktü, ağaç kestirmem diye şehrin yarısını yaktı
yıktı, yakıp yıkmayandan da, yakıp yıkmayı tavsiye etmeyen medyadan da hıncını
aldı. Sabah namazına giden cemaat ağza alınmayacak küfürlere maruz kaldı,
kapalı olarak araba kullanan hanımlar muhtelif şekillerde taciz edildi, hatta
malesef münferit de olsa çok acıklı darp hadiseleri oldu (artık herkesçe malum
Kabataş vakasından bahsetmekten imtina ediyor, yaşanmamış olmasını diliyoruz
ama yaşandı malesef); meydanlar haricinde yani. İç ve dış basında ve sosyal
medyada olay çok çok farklı şekillerde resmedildi, herkesin gerçeğinin nasıl
farklı olduğu da ispatlanmış oldu. Belki azaltılabilirdi, önlenebilirdi eğer idarecilerimiz
bilgi vermek konusunda daha cömert davransaydı, bilhassa hassas mekan ve
binalarda yapılacak değişiklikleri doğru düzgün şehrin
insanıyla paylaşıp destek isteyebilseydi, uslupları ise tansiyonu düşürücü
olabilirdi, kısmen de öyleydi. Ama belki eksikti.
İnsanın içini burkan binbir türlü yüzü var bu olayların.
Herkesin haklı, herkesin hatalı olduğu tarafları var. Destek
verenlerden bir kısmı şehrine sahip çıkan, birlikte yaşama kültürü
edinmiş, çevresinde neler olup bittiğiyle ilgilenen ve sorgulayan,
düşüncelerini bir şekilde duyurmaya çalışan arkadaşımız, komşumuz yada
yeğenimiz olabilir, tenzih ederiz. Fakat bir de işin fitne olan tarafı var.
Karanlık olan, korkutucu olan da o taraf. Kim tezgahladı, nasıl provoke edildi,
kim başlattı, kim bitmesine izin vermedi... burada tartışılması gereken
hususlar bunlar değil. Burada söylenmesi, düşünülmesi gereken işin ruhi,
vicdani tarafı. İnsanların taassuba saplandıklarında nasıl kör olduğunu
gösteren bir film gibi olanlar aslında. Belirli örnekler vermek gerekirse;
milyonlarca ağaç diken bir hizmet anlayışından beş ağacın hesabını sormak kör
olmayı gerektirir; her yerde kimden kaldığı önemsenmeksizin tarihi eserleri
restore eden bir hizmet anlayışının bir tarihi eseri canlandırma projesinin
altında art niyet aramak kör olmayı gerektirir; apolitik olunabilir ama
ahistorik olmak şuur körlüğü demektir... çok daha detaylandırmaya gerek yok,
yoksa bir sürü örnek var. Taassup körlüktür neticede, zihni körlüktür, en
kötüsü yani. Gördük ki bin yıldır müslüman olan bu topraklarda son yüz yılda
zihinlere saplanmış olan İslam düşmanlığı taassubu halen orda saplandığı yerde
duruyor. Pek bir gelişme olmamış malesef. Birlikte yaşamayı içine sindiremeyen,
çifte standarttan vazgeçemeyen, kimse kendisine ilişmediği halde hala hayat
tarzını kaybetmekten korkan, ve korkusunu da tepkisini de insan gibi demokratik
yollarla ifade edemeyen bir düşünce şekline takılıp kalmış, bütün test salonunu
karıştıran, herkesin huzurunu bozan bir grup var. Kendilerine de başkalarına da
yazık eden bu grup, saplantılı şekilde nefret ettikleri bu ülkenin çoğunluk
vatandaşlarına karşı her kim bir hareket başlatsa onun kankası oluveriyor,
neticesine bakmadan, ülke menfaatini düşünemeden... insanın içi cız cız
cızlıyor. Ne kadar yazık, ne kadar yazık. Keşke böyle olmasa, keşke
anlatabilsek. Ama sözle anlamayacak; davranışlarımızla gösterelim iyi
niyetimizi o halde... ondan da anlamayacak, çünkü görmek gibi bir meziyeti yok.
Peki ne olacak o halde?
Kendimizi bırakmayacağız, başka da seçenek yok zaten görünüşte.
Bizimki sürekli bir mücadele, ölene kadar. Çünkü dünya müslümanlar için her
zaman bir sürgün yeri, ve hiçbir zaman evimiz burası olmayacak, boşa kendimizi
kandırmaya gerek yok. İstediğimiz tek şey burda fitneye müsade etmeden, kimse
zarar görmeden, barış içinde yaşamak. Herkes testini sessiz sessiz çözsün,
mümkünse bildiğimiz konuları başkalarına da anlatalım, yardım edelim. Ama kopya
çeken arkadaşını uyarırken kopya çekmekle suçlanan gariban talebe gibi, dünya
üzerine maksatlı şekilde bu kadar yanlış anlaşılan, bu kadar iftiraya uğrayan,
bu kadar itilen kakılan başka bir grup insan var mıdır bilemiyoruz. Müslüman
oldun mu kalbin kırık oluyor otomatik olarak, bir kez bu gerçeği gördün mü o
yakalandığın hüzün duygusundan kurtulamıyorsun artık. Test saati bitene kadar
bekleceğiz içerde, başka çare yok. Ama beklerken de soruları doğru cevaplayalım
bari. “Ben hepsini çözdüm, kağıdı bırakıp camdan dışarı bakayım” diye bir şey
de yok, tekrar tekrar kontrol edeceksin. Duaya devam etmek gerektiğini,
gevşememek gerektiğini, dünyada hiçbir zaman kabul görmeyeceğini, burasının
evin olmadığını, her an tetikte bir şeytan ve nefisle karşı karşıya olduğunu
unutmayacak ve unutturmayacaksın. Unuttuğun anda, kendini bir şey zannettiğin
anda tepene üşüşüyorlar çünkü, acı tecrübelerle sabit olduğu üzere. Bu tür
manzaraların kısmen de olsa önüne geçebilmek için de bir vazifemiz var aslında;
hep benzer insanlara takılmayıp halkamızı geniş tutmak,
prensiplerimizden taviz vermeden farklı çevrelerle de ilişkiyi sürdürmek,
insanlık ve komşuluğumuzla gönüller kazanmak, sözü özü bir dirayetli
duruşumuzla güvenilir olmak mesela.
Bir de şu süslümanlar anlasa da, şu fitne sahnesinden
çekilseler, milletin kafasını da karıştırmasalar çok iyi olacak herhalde. Kendimize
bir bakalım arkadaşlar, süslümansak artık müslüman olalım lütfen. Herkes
herşeyi biliyor, patırtı çıkarmaya gerek yok, “sen kim oluyorsun da benim
müslümanlığıma laf ediyorsun, din Allahla kul arasında, bla bla bla” diye
ortalığı velveleye vermeye gerek yok. Para bir yere kadar, şekil şemal bir yere
kadar, imaj bir yere kadar. Yordu artık gözümüzü de ruhumuzu da bütün bu
kargaşa. Sakinleşelim. Müslümanlar müslüman gibi görünsün bari. Yanlış mı?
Selametle, ve hayırlı tatiller...
***********************
Hatice Abla Köşesi
Üç aylar geldi, kandil bayram seyran çok hamdolsun. Güzel bir
helva tarifi var bu ay bu minval üzere. Bu tarifte yağla şekeri kavurup irmiği
ekliyorsunuz, onu da iyice kavurunca rende hindistancevizini -canınızın istediği
kadar- ekleyip en son sütü ilave ediyor, kısık ateşte çektirip sonra da
demlendiriyorsunuz. Hassas nokta şekerin karamelize olup kahverengi topaklara
dönüşmesine izin vermeden irmiği eklemek, yani şekerle yağı kavururken çok
beklemeyeceksiniz. Sıcak yenilirse daha güzel oluyor. Afiyet olsun!



