14 Haziran 2013 Cuma


Merhaba,

Söylemek istediklerini kelimelerle ifade edebilen herkese....



Bazen yazıya başlamak çok zor oluyor... çok yığılıyor cümleler, birbirini ezercesine parmaklara hücum ediyor, bir anda yazmaya başlarsan her tarafa kaçışacaklarmış, yakalayamayacakmışsın gibi hissediyorsun. Sakin sakin yazılmalı oysa, klavyeyle oturmuş bol vakitte kahve içip dertleşir gibi. Parmaklara hakim olmak lazım. Fakat bazen bu çok zor işte, böyle zamanlarda çok zor... Ama denemek lazım. Bismillah.

Mirac günü bugün, bloğun yayınlanmasına on gün var daha. Ama başlamak lazım ki, anca şekil alır, “hah oldu” demeye daha çok var. Arkadaşlarla bu ayın konusunu kararlaştırmıştık ama, biraz genişletmek icab ediyor son olaylardan sonra. Seçtiğimiz konu da ilgiliydi aslında ucundan kıyından. Ülkedeki “süslüman”larla ilgili yazacaktık, uyarı mahiyetinde, eleştiri mahiyetinde. Politik değiliz biz, polemikten de kaçınıyoruz, sadece yanlış gördüğümüz noktaları herkese gösterip düzeltmeye çalışıyoruz. Bizde öz eleştiriyle öz olmayan eleştiri arasında bir ayrım yok, ne dersek kendimize de diyoruz, kendi hayatımızdaki pürüzlerden de yazıyoruz, değiştirmek istediğimiz şeyleri de kendi kendimizi böylelikle gaza getirerek değiştirme yoluna gidiyoruz. Bazen zor oluyor, bazen kolay oluyor. Ama değişimler için her zaman insanın yanında salih/saliha arkadaşlar olması gerekiyor; doğru adımları atmayı kolaylaştıracak dostlar gerekiyor. Bulutlu, karanlık havalarda da günü aydınlatıyor o dostlar, gözüne pembe bir perde çekilmiş olup hakikati göremediğinde de uyarmaları gerekiyor dostluk vazifesi gereği.

Bu durumda, son yaşanan protestolarla paralel gelişen olaylardan nasıl bir sonuç çıkarsak... bunları yapanlar gözümüzdeki o pembe perdeleri kaldırdıkları için bir dostluk vazifesi mi yerine getirdi? Yapıcı bir eleştiri olarak mı görmeli bu hadiseleri? İğneyi kendimize batırmalı...  

Biraz rahat nefes almıştık. Hareket alanımız genişlemişti, ekonomik durum eskiye göre bayağı bir ferahlamıştı, sosyal ortamlarda ciddi değişiklikler göze çarpıyordu. Bu bağlamda bahsedecektik süslümanlardan. Herkes biliyor zaten durumu; parası var, yakın-uzak tarihten haberi yok, müslümanlığı umreye gidip beş yıldızlı otelde kalıp dönüşte “umre partisi” yapmak zannediyor, tuhaf bir giyim tarzı edinmiş, türler arası bir şey olmuş. Şımarık, parası olmamak nasıl bir şey bilmeyen, kimsenin derdinden anlamayan, gördükçe insanın içini büzüştüren, vesaire, vesaire. Sayıları çok değil, ama daha önceki aylarda da  bahsettiğimiz gibi, lüzumlu lüzumsuz her yere girdikleri için, normal bir müslümanla çok muhatap olmayanlar süslümanı müslüman zannediyor, cinleri de tepesine çıkıyor tabi. Öte tarafta da normal gündelik müslümanlar var işte, bu ülkenin her zamanki müslümanları, işlerine bakıyorlar her zamanki gibi. Bir de tabi ki “alkolü yasaklayandan Allah’a sığınırım” diyen ilginç bir kesim var, onların ne olduğunu tam çıkartamıyoruz. Çok da fark etmez aslında, burası dünya, test salonu. Herkes kendi imtihanını vermeye çalışıyor. Önemli olan netice. Nasıl ki bir test salonunda kimse kimseyi rahatsız etmiyorsa, dünyada da öyle olması gerekir diye düşünüyorsun da, olmuyor. Neden olmuyor... neden olmuyor?

Sokaklarda pek tepki görmüyorduk son zamanlarda, kapılar yüzümüze kapanmıyordu eskisi gibi, hatta her kesimden insanla rahat rahat diyalog kuruyor, konuşuyorduk. Kimse kimseye kış demiyordu. Biz de biraz fazla rahatladık galiba. Gaflete düştük hatta, duaları gevşettik, kendimizi gevşettik, dünyanın bizi yakalamasına izin verdik galiba. Ya da safiyetimizden, cümle kurabilmek icabı kullandığımız şahıs zamirlerini sadece dilde bırakıp gerçek hayatta “onlar, şunlar, biz” falan diye uygulamaya dökmüyoruz diye herkes böyle yapıyor zannettik. Kimseye ilişmiyoruz diye kimse de artık bize ilişmeyecek zannettik, bizden bir zarar gelmeyeceğini görmüş olsalar gerek diye düşündük belki. Fakat ilk fırsatta herkes içini döktü, ağaç kestirmem diye şehrin yarısını yaktı yıktı, yakıp yıkmayandan da, yakıp yıkmayı tavsiye etmeyen medyadan da hıncını aldı. Sabah namazına giden cemaat ağza alınmayacak küfürlere maruz kaldı, kapalı olarak araba kullanan hanımlar muhtelif şekillerde taciz edildi, hatta malesef münferit de olsa çok acıklı darp hadiseleri oldu (artık herkesçe malum Kabataş vakasından bahsetmekten imtina ediyor, yaşanmamış olmasını diliyoruz ama yaşandı malesef); meydanlar haricinde yani. İç ve dış basında ve sosyal medyada olay çok çok farklı şekillerde resmedildi, herkesin gerçeğinin nasıl farklı olduğu da ispatlanmış oldu. Belki azaltılabilirdi, önlenebilirdi eğer idarecilerimiz bilgi vermek konusunda daha cömert davransaydı, bilhassa hassas mekan ve binalarda yapılacak değişiklikleri doğru düzgün şehrin insanıyla paylaşıp destek isteyebilseydi, uslupları ise tansiyonu düşürücü olabilirdi, kısmen de öyleydi. Ama belki eksikti.

İnsanın içini burkan binbir türlü yüzü var bu olayların. Herkesin haklı, herkesin hatalı olduğu tarafları var. Destek verenlerden bir kısmı şehrine sahip çıkan, birlikte yaşama kültürü edinmiş, çevresinde neler olup bittiğiyle ilgilenen ve sorgulayan, düşüncelerini bir şekilde duyurmaya çalışan arkadaşımız, komşumuz yada yeğenimiz olabilir, tenzih ederiz. Fakat bir de işin fitne olan tarafı var. Karanlık olan, korkutucu olan da o taraf. Kim tezgahladı, nasıl provoke edildi, kim başlattı, kim bitmesine izin vermedi... burada tartışılması gereken hususlar bunlar değil. Burada söylenmesi, düşünülmesi gereken işin ruhi, vicdani tarafı. İnsanların taassuba saplandıklarında nasıl kör olduğunu gösteren bir film gibi olanlar aslında. Belirli örnekler vermek gerekirse; milyonlarca ağaç diken bir hizmet anlayışından beş ağacın hesabını sormak kör olmayı gerektirir; her yerde kimden kaldığı önemsenmeksizin tarihi eserleri restore eden bir hizmet anlayışının bir tarihi eseri canlandırma projesinin altında art niyet aramak kör olmayı gerektirir; apolitik olunabilir ama ahistorik olmak şuur körlüğü demektir... çok daha detaylandırmaya gerek yok, yoksa bir sürü örnek var. Taassup körlüktür neticede, zihni körlüktür, en kötüsü yani. Gördük ki bin yıldır müslüman olan bu topraklarda son yüz yılda zihinlere saplanmış olan İslam düşmanlığı taassubu halen orda saplandığı yerde duruyor. Pek bir gelişme olmamış malesef. Birlikte yaşamayı içine sindiremeyen, çifte standarttan vazgeçemeyen, kimse kendisine ilişmediği halde hala hayat tarzını kaybetmekten korkan, ve korkusunu da tepkisini de insan gibi demokratik yollarla ifade edemeyen bir düşünce şekline takılıp kalmış, bütün test salonunu karıştıran, herkesin huzurunu bozan bir grup var. Kendilerine de başkalarına da yazık eden bu grup, saplantılı şekilde nefret ettikleri bu ülkenin çoğunluk vatandaşlarına karşı her kim bir hareket başlatsa onun kankası oluveriyor, neticesine bakmadan, ülke menfaatini düşünemeden... insanın içi cız cız cızlıyor. Ne kadar yazık, ne kadar yazık. Keşke böyle olmasa, keşke anlatabilsek. Ama sözle anlamayacak; davranışlarımızla gösterelim iyi niyetimizi o halde... ondan da anlamayacak, çünkü görmek gibi bir meziyeti yok. Peki ne olacak o halde?    

Kendimizi bırakmayacağız, başka da seçenek yok zaten görünüşte. Bizimki sürekli bir mücadele, ölene kadar. Çünkü dünya müslümanlar için her zaman bir sürgün yeri, ve hiçbir zaman evimiz burası olmayacak, boşa kendimizi kandırmaya gerek yok. İstediğimiz tek şey burda fitneye müsade etmeden, kimse zarar görmeden, barış içinde yaşamak. Herkes testini sessiz sessiz çözsün, mümkünse bildiğimiz konuları başkalarına da anlatalım, yardım edelim. Ama kopya çeken arkadaşını uyarırken kopya çekmekle suçlanan gariban talebe gibi, dünya üzerine maksatlı şekilde bu kadar yanlış anlaşılan, bu kadar iftiraya uğrayan, bu kadar itilen kakılan başka bir grup insan var mıdır bilemiyoruz. Müslüman oldun mu kalbin kırık oluyor otomatik olarak, bir kez bu gerçeği gördün mü o yakalandığın hüzün duygusundan kurtulamıyorsun artık. Test saati bitene kadar bekleceğiz içerde, başka çare yok. Ama beklerken de soruları doğru cevaplayalım bari. “Ben hepsini çözdüm, kağıdı bırakıp camdan dışarı bakayım” diye bir şey de yok, tekrar tekrar kontrol edeceksin. Duaya devam etmek gerektiğini, gevşememek gerektiğini, dünyada hiçbir zaman kabul görmeyeceğini, burasının evin olmadığını, her an tetikte bir şeytan ve nefisle karşı karşıya olduğunu unutmayacak ve unutturmayacaksın. Unuttuğun anda, kendini bir şey zannettiğin anda tepene üşüşüyorlar çünkü, acı tecrübelerle sabit olduğu üzere. Bu tür manzaraların kısmen de olsa önüne geçebilmek için de bir vazifemiz var aslında; hep benzer insanlara takılmayıp halkamızı geniş tutmak, prensiplerimizden taviz vermeden farklı çevrelerle de ilişkiyi sürdürmek, insanlık ve komşuluğumuzla gönüller kazanmak, sözü özü bir dirayetli duruşumuzla güvenilir olmak mesela.  

Bir de şu süslümanlar anlasa da, şu fitne sahnesinden çekilseler, milletin kafasını da karıştırmasalar çok iyi olacak herhalde. Kendimize bir bakalım arkadaşlar, süslümansak artık müslüman olalım lütfen. Herkes herşeyi biliyor, patırtı çıkarmaya gerek yok, “sen kim oluyorsun da benim müslümanlığıma laf ediyorsun, din Allahla kul arasında, bla bla bla” diye ortalığı velveleye vermeye gerek yok. Para bir yere kadar, şekil şemal bir yere kadar, imaj bir yere kadar. Yordu artık gözümüzü de ruhumuzu da bütün bu kargaşa. Sakinleşelim. Müslümanlar müslüman gibi görünsün bari. Yanlış mı?

Selametle, ve hayırlı tatiller...

***********************

Hatice Abla Köşesi

Üç aylar geldi, kandil bayram seyran çok hamdolsun. Güzel bir helva tarifi var bu ay bu minval üzere. Bu tarifte yağla şekeri kavurup irmiği ekliyorsunuz, onu da iyice kavurunca rende hindistancevizini -canınızın istediği kadar- ekleyip en son sütü ilave ediyor, kısık ateşte çektirip sonra da demlendiriyorsunuz. Hassas nokta şekerin karamelize olup kahverengi topaklara dönüşmesine izin vermeden irmiği eklemek, yani şekerle yağı kavururken çok beklemeyeceksiniz. Sıcak yenilirse daha güzel oluyor. Afiyet olsun!