15 Nisan 2013 Pazartesi


Merhaba,

Bilgisayar ekranından dünyayı seyrederken evinin penceresinden bakmayı unutmayanlara, google amcaya sormadan da ortaokul coğrafya dersinde öğrendiklerini hatırlayanlara, her adımını dünyaya ilan etmeden de yaşayabilenlere, gerçek işlerini sanal işlerinden üstün tutabilenlere...


Bilgileri ve görselleri yansıtan dokunmatik masalar, vucut değerlerinden hava durumuna kadar pek çok şeyi gösteren akıllı saatler, kendini frenleyemeyen sahibini uyaran elektronik çatallar, çocuklara eğlenceli tuvalet eğitimi kazandıran ipadli lazımlıklar, kağıt gibi bükülüp katlanabilen tabletler (paper tab), kalp atışını ve yaktığı kaloriyi gösteren dokunmatik tişörtler ve daha sayamadığımız neler neler.

Teknolojiperest bir dünyada insan önce üretiyor sonra ürettiklerinin esiri oluyor. Zekası, bilgisi, merakı ve tecrübesi sayesinde elde ettiklerini akıllıca ve yerli yerinde kullanma sanatını kazanamıyor. Efendilikten köleliğe giden adım da tam bu noktada başlıyor. Dış dünyayla ilişkilerini, insanlarla bağlarını makineler, cihazlar üzerinden düzenlemesi yeni ve yabancı bir insan modeli oluşturduğu gibi kendini hızlı, eksiksiz, hatasız, kudretli, olağanüstü hatta ölümsüz hisseden bir azman yaratıyor. Kendi sonunu hazırlayan şımarık, ukela fakat zavallı bir varlık...

Üretilen buzdolapları kadar soğuk ilişkiler, sevdiğinin gözleri yerine televizyona mıhlananlar, arkadaşlarının ahvalinden bihaber olup son model tabletin özelliklerini sayabilenler, canı sıkıldığında kapa düğmesine basıp akrabalarına makine muamelesi yapanlar, kullan/at kültürünün bir vecibesi olarak arkadaşıyla işi bittiğinde rehberden silenler. Asrın vazgeçilmez hammaddesi plastikler kadar kaypak, etrafa zararlı, asalak; çelik kadar sert, soğuk ve acımasız.

Z nesli... tekno-çocuklar... dijital kuşak... nasıl ama çok havalı isimler değil mi, tıpkı çok yakında fazla şişirilmeden dolayı patlayacak balonlar kadar havalı. Henüz çorabını, atletini giyebilecek yaşa gelmeden elektronik aletlerle odası doldurulan çocuklar. Beyin gelişimi tamamlanmadan tertemiz zihni sanal dünyanın entrikalarıyla zehirlenen, sosyalleşemeden sanallaşan yavrucaklar. Kuşu kediyi ekrandan izleyen, öldürdüğü karakter başına puan alan, tek hedefi bir sonraki bölüme geçmek olan yumurcaklar. Ebe sobe oynamaktan terleyeceği, top oynarken ayakkabılarını eskiteceği, ceplerine çakıl taşları dolduracağı, yağmur sonrası ortaya çıkan salyangozları inceleyeceği yaşlarda varsa evlerin sanal köşelerine, olmadı internet kafelere mahkum tutsaklar. Modern hayatın sunduğu sihirli oyuncaklar karşılığında değiş tokuş yapılan şeyse bir daha ele geçmeyecek olan güzelim çocukluktur.


Affan dedeye para saydım,
Sattı bana çocukluğumu.
Artık ne yaşım var ne de adım;
Bilmiyorum kim olduğumu.
Hiç bir şey sorulmasın benden;
Haberim yok olan bitenden.
Bu bahar havası, bu bahçe;
Havuzda su şırıl şırıldır.
Uçurtmam bulutlardan yüce,
Zıpzıplarım pırıl pırıldır.
Ne güzel dönüyor çemberim;
Hiç bitmese horoz şekerim!

(CAHİT SITKI TARANCI)

İnsanoğlunu her anlamda dengede tutan hassas bir ölçü vardır; işte bunun ayarlarıyla oynandığında tuhaflıklar, sıkıntılar başlar. Kendilerini tutamayanlar, ölçüyü aştığında sosyal yaraların açılmasına sebep olurlar. Türlü oyunlar ve cazibelerle müptelası kıldığı gençleri hastanelerin sanal bağımlılık tedavi merkezlerinde (Sabatem) normal hayata döndürmek için ne çileler çekilir. Aile içi iletişimi engelleyen, huzur bırakmayan, yuvaları dağıtan, çocukları eve hapseden, sohbetlerin tadını tuzunu kaçıran sanal  bağımlılığının da tedavisi var mıdır? Camilerde bile huşunun kabus bir melodiyle bölünmesi cep telefonu düşkünlüğünün çılgın bir tezahürüdür. Koyu bir sohbetin tam ortasında gelen aramayı ille de cevaplamak telaşındayken kişi karşısındakinin zamanından neler çaldığını hiç hesaplamaz. Müzik ruhun gıdasıdır diye kulaklıkları takıp kendinden geçmek, aslında sorumluluktan kaçışın en kolay yoludur. Seyredilen bir manzarayı zihnine ve ruhuna nakşetmek yerine fotoğraflayıp sosyal paylaşıma atmak yeni türeyen bir zevk olsa gerek. İçimizden bazı aklı selim sahibi insanlar tüm bunları dünyaya haykırmak ve tehlikeye dikkat çekmek üzere İstanbul'da ilk defa gerçekleşecek olan Uluslararası Teknoloji Bağımlılığı Kongresi düzenleyecekler. Bu türlü çalışmaları hem kendimiz hem çocuklarımız adına takip etmek icap eder.

Teknoloji korkulup kaçılması, uzak durulması gereken bir canavar olmamakla beraber, hayatlarımızı ele geçiriş hızı ürkütücü. Yukarıda sayıp döktüğümüz hususlar bizim için de, çocuklarımız için de geçerli. Bu kontrolsüzlüğün önüne geçmek herhalde ancak teknolojiyi doğru kullanmayı öğrenmekle ve çocuklarımıza öğretmekle mümkündür. Teknolojik imkanları çocuklarımızdan esirgemeden, bir laptop ya da tableti, gücümüz nisbetinde, çocuklarımızın erişebileceği bir mesafede bulundurmak, sürekli bir özenti içinde olmalarının önüne geçebilir. Fakat ebeveynlerin bu konuda esas yükümlülüğü bu aletleri kullanmayı öğrenmek, çocuklarını çoğu zaman gerçek dünyadan çok daha zararlı olabilen sanal dünyada başıboş bırakmamaktır. Teknolojik ilerlemeden kaçmaya çalışmak, sahildeki birinin tepesinde beliriveren tsunami dalgasından kaçmaya çalışması gibi, imkansız bir iş. Sağ kalmak için, sörfçülerin yaptığı gibi, bu dalgayı sürmek gerek.

Hindistanlı bir eğitimcinin yaptığı çok ilginç bir araştırma var çocukların kendi kendine öğrenmesiyle ilgili (şu adreste bulunabilir www.ted.com); daha once hiç bilgisayar ya da internet görmemiş ortalama bir çocuk internet bağlantısı, ekran ve dokunmatik fare ile karşılaştığında bunları kullanmayı çözmesi yaklaşık sekiz dakika sürüyor. Durum ortada. Iş bize düşüyor. Teknolojiyi hayatımızın normal bir parçası haline getirmek, ve bunu çocuklarımızı toz topraktan mahrum bırakmadan başarmak için kolları sıvayacağız. Hem ebeveynler hem eğitimciler olarak teknolojiyi kullanan ama onsuz da iş bitirebilen çocuklar için çabalacağız artık. Biz okuldayken, üniversitedeyken, ödevler hazırlarken mezun olurken tezler yazarken google yoktu. Şimdi ilkokul ikinci sınıf talebesi hayat bilgisi dersi için hazırlaması gereken powerpoint sunumunu google olmadan yapabilir mi acaba? Akıllı telefonundaki kıble bulma uygulamasını kullanmadan güneşe bakıp yönünü tayin edebilir mi? Motorla Üsküdar’dan Beşiktaş’a geçerken maillerine bakmak yerine gözlerini kapatıp yüzünü rüzgara verebilir, yosun kokusunu duyabilir mi? Bir gün pat diye internet ortadan kalksa, google olmasa, aletler işe yaramasa, yaşayabilir mi? Yaşayabilmelidir. Kendi ellerine güvenebilmelidir. Maksat budur, yoksa gelişime, ilerlemeye sırtını dönmek değil. Dememiz o ki; adabı muaşeret öğrenmenin yetmediği bu asırda bir de teknoloji kullanma adabı ve kültürünü yerleştirme gayretinde olmalıyız.

Selametle.

------------------------------------------------

Hatice Abla Köşesi

Bu ay nefis iki içecek sunuyoruz yaklaşan sıcaklar için. Biri Şam Şarabı diye bilinen bir içecek. Biliyorsunuz şarap Arapça'da meşrubat demek, yani içecek kısaca. Meşrubat da şarabın çoğulu zaten. Neyse, yapılması gereken şey basit; bir litre elma suyu, bir şişe soda, dilimlenmiş bir portakal, bir elma, bir limon, nane yaprakları, hepsini bir sürahiye doldurup buzdolabında uzunca bekletiyorsunuz, mümkünse servis yapmadan önceki akşam hazırlanması daha iyi olur. Servis yapılacağı zaman başka bir sürahiye ya da karafa süzüp sofraya alıyorsunuz, soğuk soğuk enfes oluyor, hele iftar sofralarında! 

Bütün yaz için en basit tarif ise bildiğimiz su, sadece sürahiye rutin olarak birkaç dal taze nane ve birkaç dilim limon ekliyorsunuz, buzdolabında bekleyince daha sağlıklı korunuyor. Hele İstanbul temmuzunda o kadar ferahlatıcı oluyor ki! Afiyet şifa olsun...