Merhaba,
Bilgisayar ekranından dünyayı
seyrederken evinin penceresinden bakmayı unutmayanlara, google amcaya sormadan
da ortaokul coğrafya dersinde öğrendiklerini hatırlayanlara, her adımını dünyaya
ilan etmeden de yaşayabilenlere, gerçek işlerini sanal işlerinden üstün
tutabilenlere...
Bilgileri ve görselleri yansıtan
dokunmatik masalar, vucut değerlerinden hava durumuna kadar pek çok şeyi gösteren akıllı
saatler, kendini frenleyemeyen sahibini uyaran elektronik çatallar, çocuklara
eğlenceli tuvalet eğitimi kazandıran ipadli lazımlıklar, kağıt gibi bükülüp
katlanabilen tabletler (paper tab), kalp atışını ve yaktığı kaloriyi gösteren
dokunmatik tişörtler ve daha sayamadığımız neler neler.
Teknolojiperest bir dünyada insan önce
üretiyor sonra ürettiklerinin esiri oluyor. Zekası, bilgisi, merakı ve tecrübesi
sayesinde elde ettiklerini akıllıca ve yerli yerinde kullanma sanatını
kazanamıyor. Efendilikten köleliğe giden adım da tam bu noktada başlıyor. Dış dünyayla
ilişkilerini, insanlarla bağlarını makineler, cihazlar üzerinden düzenlemesi
yeni ve yabancı bir insan modeli oluşturduğu gibi kendini hızlı, eksiksiz, hatasız,
kudretli, olağanüstü hatta ölümsüz hisseden bir azman yaratıyor. Kendi
sonunu hazırlayan şımarık, ukela fakat zavallı bir varlık...
Üretilen buzdolapları kadar soğuk ilişkiler,
sevdiğinin gözleri yerine televizyona mıhlananlar, arkadaşlarının ahvalinden
bihaber olup son model tabletin özelliklerini sayabilenler, canı sıkıldığında
kapa düğmesine basıp akrabalarına makine muamelesi yapanlar, kullan/at kültürünün
bir vecibesi olarak arkadaşıyla işi bittiğinde rehberden silenler. Asrın
vazgeçilmez hammaddesi plastikler kadar kaypak, etrafa zararlı, asalak; çelik
kadar sert, soğuk ve acımasız.
Z nesli... tekno-çocuklar... dijital kuşak... nasıl
ama çok havalı isimler değil mi, tıpkı çok yakında fazla şişirilmeden
dolayı patlayacak balonlar kadar havalı. Henüz çorabını, atletini
giyebilecek yaşa gelmeden elektronik aletlerle odası doldurulan çocuklar. Beyin
gelişimi tamamlanmadan tertemiz zihni sanal dünyanın entrikalarıyla zehirlenen,
sosyalleşemeden sanallaşan yavrucaklar. Kuşu kediyi ekrandan izleyen, öldürdüğü
karakter başına puan alan, tek hedefi bir sonraki bölüme geçmek olan
yumurcaklar. Ebe sobe oynamaktan terleyeceği, top oynarken ayakkabılarını eskiteceği,
ceplerine çakıl taşları dolduracağı, yağmur sonrası ortaya çıkan salyangozları
inceleyeceği yaşlarda varsa evlerin sanal köşelerine, olmadı internet kafelere
mahkum tutsaklar. Modern hayatın sunduğu sihirli oyuncaklar karşılığında
değiş tokuş yapılan şeyse bir daha ele geçmeyecek olan güzelim çocukluktur.
Affan dedeye para saydım,
Sattı bana çocukluğumu.
Artık ne yaşım var ne de adım;
Bilmiyorum kim olduğumu.
Hiç bir şey sorulmasın benden;
Haberim yok olan bitenden.
Bu bahar havası, bu bahçe;
Havuzda su şırıl şırıldır.
Uçurtmam bulutlardan yüce,
Zıpzıplarım pırıl pırıldır.
Ne güzel dönüyor çemberim;
Hiç bitmese horoz şekerim!
(CAHİT SITKI TARANCI)
İnsanoğlunu
her anlamda dengede tutan hassas bir ölçü vardır; işte bunun
ayarlarıyla oynandığında tuhaflıklar, sıkıntılar başlar. Kendilerini
tutamayanlar, ölçüyü aştığında sosyal yaraların açılmasına sebep olurlar. Türlü
oyunlar ve cazibelerle müptelası kıldığı gençleri hastanelerin sanal bağımlılık
tedavi merkezlerinde (Sabatem) normal hayata döndürmek için ne çileler çekilir.
Aile içi iletişimi engelleyen, huzur bırakmayan, yuvaları dağıtan, çocukları
eve hapseden, sohbetlerin tadını tuzunu kaçıran sanal bağımlılığının da
tedavisi var mıdır? Camilerde bile huşunun kabus bir melodiyle bölünmesi
cep telefonu düşkünlüğünün çılgın bir tezahürüdür. Koyu bir sohbetin tam ortasında
gelen aramayı ille de cevaplamak telaşındayken kişi karşısındakinin zamanından
neler çaldığını hiç hesaplamaz. Müzik ruhun gıdasıdır diye kulaklıkları takıp
kendinden geçmek, aslında sorumluluktan kaçışın en kolay yoludur. Seyredilen
bir manzarayı zihnine ve ruhuna nakşetmek yerine fotoğraflayıp sosyal
paylaşıma atmak yeni türeyen bir zevk olsa gerek. İçimizden bazı aklı
selim sahibi insanlar tüm bunları dünyaya haykırmak ve tehlikeye dikkat çekmek üzere
İstanbul'da ilk defa gerçekleşecek olan Uluslararası Teknoloji Bağımlılığı
Kongresi düzenleyecekler. Bu türlü çalışmaları hem kendimiz hem çocuklarımız adına
takip etmek icap eder.
Teknoloji
korkulup kaçılması, uzak durulması gereken bir canavar olmamakla beraber,
hayatlarımızı ele geçiriş hızı ürkütücü. Yukarıda sayıp döktüğümüz hususlar
bizim için de, çocuklarımız için de geçerli. Bu kontrolsüzlüğün önüne geçmek
herhalde ancak teknolojiyi doğru kullanmayı öğrenmekle ve çocuklarımıza öğretmekle
mümkündür. Teknolojik imkanları çocuklarımızdan esirgemeden, bir laptop ya da
tableti, gücümüz nisbetinde, çocuklarımızın erişebileceği bir mesafede
bulundurmak, sürekli bir özenti içinde olmalarının önüne geçebilir. Fakat
ebeveynlerin bu konuda esas yükümlülüğü bu aletleri kullanmayı öğrenmek, çocuklarını
çoğu zaman gerçek dünyadan çok daha zararlı olabilen sanal dünyada başıboş bırakmamaktır.
Teknolojik ilerlemeden kaçmaya çalışmak, sahildeki birinin tepesinde
beliriveren tsunami dalgasından kaçmaya çalışması gibi, imkansız bir iş. Sağ
kalmak için, sörfçülerin yaptığı gibi, bu dalgayı sürmek gerek.
Hindistanlı
bir eğitimcinin yaptığı çok ilginç bir araştırma var çocukların kendi kendine öğrenmesiyle
ilgili (şu adreste bulunabilir www.ted.com); daha once hiç bilgisayar ya da
internet görmemiş ortalama bir çocuk internet bağlantısı, ekran ve dokunmatik
fare ile karşılaştığında bunları kullanmayı çözmesi yaklaşık sekiz dakika sürüyor.
Durum ortada. Iş bize düşüyor. Teknolojiyi hayatımızın normal bir parçası
haline getirmek, ve bunu çocuklarımızı toz topraktan mahrum bırakmadan başarmak
için kolları sıvayacağız. Hem ebeveynler hem eğitimciler olarak teknolojiyi
kullanan ama onsuz da iş bitirebilen çocuklar için çabalacağız artık. Biz
okuldayken, üniversitedeyken, ödevler hazırlarken mezun olurken tezler yazarken
google yoktu. Şimdi ilkokul ikinci sınıf talebesi hayat bilgisi dersi için hazırlaması
gereken powerpoint sunumunu google olmadan yapabilir mi acaba? Akıllı
telefonundaki kıble bulma uygulamasını kullanmadan güneşe bakıp yönünü tayin
edebilir mi? Motorla Üsküdar’dan Beşiktaş’a geçerken maillerine bakmak yerine gözlerini
kapatıp yüzünü rüzgara verebilir, yosun kokusunu duyabilir mi? Bir gün pat diye
internet ortadan kalksa, google olmasa, aletler işe yaramasa, yaşayabilir mi?
Yaşayabilmelidir. Kendi ellerine güvenebilmelidir. Maksat budur, yoksa gelişime,
ilerlemeye sırtını dönmek değil. Dememiz o ki; adabı muaşeret öğrenmenin
yetmediği bu asırda bir de teknoloji kullanma adabı ve kültürünü
yerleştirme gayretinde olmalıyız.
Selametle.
------------------------------------------------
Hatice Abla Köşesi
Bu ay nefis iki içecek sunuyoruz yaklaşan sıcaklar için. Biri Şam Şarabı diye bilinen bir içecek. Biliyorsunuz şarap Arapça'da meşrubat demek, yani içecek kısaca. Meşrubat da şarabın çoğulu zaten. Neyse, yapılması gereken şey basit; bir litre elma suyu, bir şişe soda, dilimlenmiş bir portakal, bir elma, bir limon, nane yaprakları, hepsini bir sürahiye doldurup buzdolabında uzunca bekletiyorsunuz, mümkünse servis yapmadan önceki akşam hazırlanması daha iyi olur. Servis yapılacağı zaman başka bir sürahiye ya da karafa süzüp sofraya alıyorsunuz, soğuk soğuk enfes oluyor, hele iftar sofralarında!
Bütün yaz için en basit tarif ise bildiğimiz su, sadece sürahiye rutin olarak birkaç dal taze nane ve birkaç dilim limon ekliyorsunuz, buzdolabında bekleyince daha sağlıklı korunuyor. Hele İstanbul temmuzunda o kadar ferahlatıcı oluyor ki! Afiyet şifa olsun...

