14 Aralık 2012 Cuma


Merhaba,

Güneşe bakıp zamanı, yıldızlara bakıp yönünü tayin edebilen, rüzgarın nefesini, dalların sesini, bülbülün şakımasını dinleyen; kedinin mırmırına, kelebeğin rengine hayran olan, toprağın, börtü böceğin dilinden anlayan erdemli, bilge, güzel insanların; şairlerin, sanatçıların, yazarların, ilim ve tefekkür adamlarının neşvü nema bulmasına imkan sağlayan mekanlar, evler ve şehirler kuranlara…

Bu ayki konumuzu “şehir ve mimari” olarak belirledik; biraz üstünde durunca baktık ki aslında çok geniş bir konu, en azından iki aya bölmeye karar verdik. Özetleyici bir cümle ile: “eski kentlerin neden daha insani, daha huzur verici olduğu; şimdiki yapılaşmanın geldiği rahatsız edici durum, ve temiz bir ahlak ile temiz bir ortamda yaşamak isteyen küçük ve sıradan insanlar olarak bu durumun bize hissettirdikleri” diyebiliriz. Teknik ve sanatsal yönleriyle bizi çok aşan bir konu olabilir, ama biz büyük şehir mağdurları olarak bu vaziyetten direk etkilenen bir kesimdeniz ve içimizde biriken, söylenmeyi bekleyen cümleler var. Önce eski, sonra yeni inşallah. Başlayalım, Bismillah...



İnsan yüzlü şehirler, insan kokan evler... Tavanları kalem işli, dolapları oymalı, kapısı tokmaklı, sofası sedirli evler. Safranbolu, Beypazarı, Cumalıkızık, Odunpazarı en meşhurları. Geçmişte kalan bu şaheserleri birer müze gibi gezeriz ancak diyorsanız yanılıyorsunuz. Çok şükür ki az da olsa aramızda halen gerçek mimarlar var ve bu güzellikleri şimdiye aktarma gayretindeler. Belki de biz talep etmeyi bilmiyoruz yada dayatılanı çarçabuk  kabulleniyoruz. “İdeal” diye pazarlanan kibrit kutularını, zerafete, estetiğe tercih ediyoruz. Kendisi nefes alırken içinde oturan insanın ruhuna da nefes aldıran bir Safranbolu evinde kaldıysanız mesela, bilirsiniz; girdiniz mi çıkmak istemezsiniz, o küçük pencerelerden gördüğünüz dünya ne kadar başka bir dünyadır, evin içindeki hayat ne kadar başka bir hayattır. Tadı damağınızda kalır. Gece evin kendisiyle birlikte uyuduğunuz uyku, sizi başka biri olduğunuz bir sabaha uyandırır…

Ecdadımız  köylerde çınarların, kavakların arasında beyaz badanalı kerpiç evleriyle; şehirlerde rengarenk çiçekli türlü türlü meyve ağaçlı bahçeler arasında ahşap cumbalı evleriyle bir cennet inşa etmişler. Ruhu, aklı, gönlü, gözleri hatta mideleri besleyen tüm güzellik ve unsurları bir arada toplamayı, tutmayı başaran bu dünya tasavvuru; elbette canlı, neşeli, emin, sağlam ve aklı selim sahibi insanlardan oluşan bir medeniyet kurmuş. Dağa taşa saygılı, yamaca eğime uyumlu, yöre malzemeleriyle tasarruflu, sahibinin ihtiyacını karşılayarak mantıklı, birkaç katlı olmasıyla mütevazi, hayat ve avlusuyla havadar, aynileşmeyerek de her birinin ruhu ve kişiliği olan bu güzelim evler, taşıdığı meziyetleri elbet içinde yaşayanlara da bir ayna misali yansıtır. Ve inşa ettiğimiz şey ev değil aslında hayatımızdır, ilişkilerimizdir.

Bahçeden topladıklarıyla salçasını, tarhanasını, reçelini imece usulu hazırlayan annesinden yardımlaşmayı; sabah namazıyla güne başlayan dedesinden çalışkanlığı, çardak altında kahvesini içerek dinlenen babasından alın terini; komşunun güneşini-gölgesini-manzarasını hesaplayarak evini inşa eden amcasından kul hakkını; çiçekle-böcekle, dağ-taşla konuşan ninesinden tüm yaratılmışlara saygıyı görerek büyüyen çocuklar... yazın sıcağında dereye girerek serinleyen, kağıttan  gemilerini yarıştıran, kumdan kalelerine bakıp gözleri parlayan, dutu-kirazı-eriği dalından toplayan, geceleri yıldızları seyrederek uyuyan, ebe-sobe derken kurt gibi acıkan ve evde ne piştiyse hiç itiraz etmeden yiyen sağlıklı çocuklar... sokakta, mahallede herkesin çocuklara göz kulak olduğunu bildiği için huzur içinde işini gücünü yetiştiren anneler... torunlarını bir söğüdün altından izlerken fasulye ayıklayan  nineler...

Ayşe’nin kınası, Osman’ın sünneti, Hasan’ın düğünü, Zehra Teyze’nin mevlidi için tüm mahalleli seferber olur... Dulu, yetimi, darda kalanı sarıp sarmalanır. Yazın bahçelerde ayranla, limonatayla başlayan şen şakrak sohbetler, kışın soba-şömine başında buharı tüten kestanelerle uzar gider... Misafirlerin ağırlanması, şerbetlerin ikramı, kazanların kaynaması, eğlencelerin bir kaç güne yayılması evlerin - bahçelerin genişliği hem de mahallelinin gönlünün ferahlığıyla mümkündür. İşte paylaşarak acısını azaltan, sevinçlerini de çoğaltan  mahalle kardadır. Mahalleye kimin girdiği-çıktığı, taşınanı, ev alanı, kiralayanı muhtarla birlikte tüm büyükler tarafından dikkatlice takip edilir. Hırlısı-hırsızı, yamuk yapanı derhal derdest edilir, asla göz açtırılmaz. Asayiş berkemal...

Birbirini tanıyan, bilen, hayatı diğerleri için kolaylaştıran; yaratılışının gereğini/gerçeğini unutmayan; toprağa yakın, toprak gibi yaşayan insanlar için hayat da bir zorluklar silsilesi olmaktan çıkmış, başa gelenler gönül huzurunun hava yastığı tarafından yumuşatılmıştır. Depresyon icad edilmemiş, can sıkıntısı günlük hayata sızacak boşluk bulamamış, zihinler açık, gönüller ferahtır. Aşağı çevrilen bakışlar toprağı, yukarı çevrilenler gökyüzünü görebilmekte; kulakları sürekli tırmalayan motor sesleri namevcut olup kuş sesleri kesintisiz duyulabilmekte; derin bir nefes alındığında akciğerler oksijenle dolmakta, burun ahşap-yeşillik-sabun-çiçek kokularıyla mest olmaktadır...

Eski şehirlerdeki düzen, toplumun içinde yeri olan, mevcudiyeti tanınmış bir bireyin kurduğu bir düzendir. Rahmetli Bilge Mimar Turgut Cansever bunu uzun uzun anlatır kitaplarında, söyleşilerinde. Bir kent merkezi, ya da mahalle merkezi devlet tarafından inşa edilir, gerisini halk kendi kaidesine göre tanzim eder; binaların nasıl olması gerektiğini, kullanılacak malzemeyi, iklimsel ve coğrafi şartlara göre mimarlar ve inşaatı yapan kalfalar belirler, yeni inşa edilen her bina bölgenin genel mimarisine uygun, kimseyi ezmeyen üzmeyen, doğal ve insani duruma zıt gitmeyen şekilde inşa edilir. Çevreye ve o çevrenin içindeki diğer tüm canlılara, o hayat halkasını paylaşan herkese ve her şeye saygı belirleyiciliği olan esas unsurdur. Yaratılmışlar alemindeki yerini bildi mi insan, işgalcilik, bencillik, benmerkezcilik yapmaktan kaçınır. Öyle olunca, ihtiyacı için icab eden kadar yer kaplar, orayı da diğer yaratılmışlarla paylaşır. İçinde bulunduğu dünyayla barış halinde, itiş kakışsız, onurlu bir varoluş halinde, olması gerektiği gibi yaşar. Böyle oluşturulmuş bir mahallede yaşayan bir insanın ruhen çıkmazlara düşmesi, kaybolması, yalnızlaşması, yabancılaşması söz konusu olamaz. Bu tür bir ortamda büyüyen çocuk kendisine ve dünyaya dair sağlam bir mevcudiyet bilinciyle büyür. O zaman kapıları kilitlemeye de gerek kalmaz, “dışarısı” ile ilgili herhangibir endişe duymaya da. Tüm bunların, şimdi bize hayal gelen bu hayatın mümkün ve sürdürülebilir olduğunu; dahası, doğru yaşayış şekli olduğunu ecdadımız yüzlerce yıl boyunca kanıtlamıştır.
  
Ecdadımızdan, eski şehirlerden, eski mahallelerden bahsetmişken... yazılarımızda da, yaşayışımızda da sık sık geçmişe vurgu yapıyoruz, ama bu nostaljik bir durum olarak düşünülmemeli. Geçmişimizde gördüğümüz manzara, şimdimizde gördüğümüz manzaradan daha insani, daha güzel değil mi? Biz bir çevre duyarlılığı içinde, doğaya yakın, ruhen geniş yaşamak istediğimiz, şimdiki bu sıkışıklıktan bunaldığımız için sürekli nereden geldiğimizi düşünüyor, irdeliyoruz. Yazlıkta sessiz ve tenha günler geçirdikten sonra şehire alışamamak gibi; sıkışık trafikte bunaldığımız bir anda çocukların bahçede toprakla çakılla oynarken nasıl mutlu olduklarını hatırlamak ve gülümsemek gibi... o hissettiğimiz ferahlık hatıralarda kalmasın istiyoruz. Köyde büyükleri olan, şehir dışında kaçacak bir yeri olan, en azından Pazar günü pikniğe giden herkes bilir bahçeye salınan çocukların saatlerce en basit bir dal parçasıyla, kenarda duran bir traktörle, bir el arabasıyla, ağaçlardan mahsül toplamaya yarayan sırt küfesiyle bıkmadan usanmadan nasıl oynadıklarını; ipad laptop falan filan akıllarının ucundan geçmeden, toza topağa bulana bulana nasıl mutlu olduklarını, şakaklarından akan ter damlalarının yüzlerindeki tozun içinde açtığı minik kanalları, o kanalların çocuğun kahkahalarıyla hafifçe eğilip bükülmesini, ağaçların altında çınlayan çocuk seslerinin kuş seslerine karışmaşını, gözlerini kapatıp dünyanın o en güzel senfonisini dinlemenin verdiği rahatlığı... öndeki minibüsün egsoz dumanı alır gözlerini açınca. Korna sesleri, asık suratlar, arka koltukta sıkılmış çocuklar, yolun iki yanında binalar, binalar, binalar.... Ama bu bir dahaki ayın konusu inşallah.

Selametle kalınız...

*************************************

Hatice Abla Köşesi

Kış aylarındayız, her iki cümleden biri “bu öksürük de bir türlü geçmedi” oluyor haliyle. Hatice Ablamızın kendisi de rahatsız bu ara, Allah şifalar versin. Biz de geçenlerde bir öksürük çayı öğrendik, denedik iyi de geliyor gerçekten. Çok basit: bir tutam ısırgan, bir tutam ezilmiş meyan kökü, termosa koyup üzerine kaynar su döküyor ve bekletiyorsunuz; beş-on dakika yeter. Bardağa süzüp, içine biraz da bal koyabilirsiniz tercihe bağlı olarak. Öksürüğü ciddi şekilde rahatlatıyor, ısırganın kokusu biraz nahoş olmakla beraber, çayın tadı güzel, bizim ufaklıklar da içebildiğine göre herkes içer! Şifa Allah’tan.