15 Mayıs 2012 Salı


Merhaba,

Kendi dilini konuşanlara, kendi geleneğini koruyanlara, kendi inancını yaşayanlara, kendi yemeğini pişirenlere, kendi kimliğini inşa edenlere...

Hep merak ederdim, neden aynı şeyi bir Avrupa dilinde söyleyince kulağa daha havalı geldiğini. Yabancı birinden kendi ülkemle ilgili bir cümle duyunca gururlanırdım, "biliyor adımı" diye. Nedense... O başkasının yaptığı şey hep kendiminkinden üstün görünürdü, daha güzel daha uyumlu daha fazla idi hep başkalarının yaptıkları. Yıllar geçti durdu böyle, hep başkasını beğenip başkası gibi olmaya çalışarak. Sonra sonra fark ettim ki, bu his hariçten gelip zihnimize iliştirilen bir şeymiş. Filmlerle şarkılarla modayla televizyonla dergilerle kitaplarla; propogandayla yani, içimize işletilmiş. Iç Anadolu'lu olmayı içine sindiremeyen sonradan olma Nişantaşı'lı o meşhur televizyon dizisi karakterinin hallerine gülerken aslında yaşadığımız sendrom tam da buymuş. Baktım ki meğer benim burun kıvırdığım, beğenmediğim o bana ait değerleri "başkaları" göklere çıkarıyor, hayran olup kalıyormuş. Benim uzaklaşmak istediğim köklerimi müzelere koyuyor, tarihi miras olarak değerlendiriyormuş! Bak bak! Ne tarihi mirası, benim mirasım o! Benim o! O, "ben"im yani.


Geçenlerde şöyle bir etrafıma baktım, insanların yaşayışına, kıyafetine, yediklerine içtiklerine, nasıl yediklerine tabi bir de, sonra kendime, şeklime şemalime, yediğime içtiğime... Nasıl yabancılaşmışım kendime! Ne korkunç! Vitrinlerde, ev dekorasyon mağazalarının vitrinlerinde özellikle, ve özel koleksiyonlarında boy boy Osmanlı hatıraları; lokumluklar, hilaller, gümüş ve bakırlar, çintemaniler, nazarlıklar, kaftanlar... mücevhercilerde damla damla yakutlar zümrütler, kocaman gerdanlıklar, vesaire vesaire. Sanki mirasımız bundan ibaret. Evimize bir seramik kaftan astık, çintemani desenli kırlent attık, bir de "Hürrem yüzüğü" taktık, tamam geleneğimize sahip çıktık. Osmanlı hayatını devam ettirmek zorunda değiliz tabi ki, vahim olan o hayat tarzını sürdürmüyor olmamız değil; geleneği yaşatma anlayışımızın bile başlı başına bir tüketim ve bir hava atma yarışı haline gelmiş olması. Çocuklarımıza büyüklere saygıyı, misafire hoşgeldin demeyi, el öpmeyi öğretemedikten sonra, dizüstü bilgisayarını üzerine koyduğu yastığın çintemani desenli olması pek bir şey ifade etmiyor açıkçası. Hele o fitne fesat uydurmacası "Osmanlı dizisi"ne maruz bırakılmanın fenalıklarından bahsetmiyorum bile (klavyeme sürmeye çekiniyorum pislik bulaşır diye adından, anlamışsınızdır nasılsa). Doğrusu çocuklarım onu seyredeceklerine bilim-kurgu seyrederek büyüsün daha iyi, en azından hayalgüçleri gelişir. Neyse, kızdım gene galiba... lafı karıştırmayayım.

Bir şeyler değişiyor...

İyilik peşinde koşan, hayırda yarışan hanımlarımıza ne oldu? Konu komşusundan haberdar, neşesini de acısını da paylaşanlar nerede? Görgüsü, bilgisi ve zerafetini bir süs gibi üzerinde taşıyan asil hanımefendiler, nereye gittiniz? Şimdilerde kıyafeti, takısı, tek taşıyla gündemde olmak isteyenler çoğaldı. En şık ben olmalıyım, gittiğim yerde herkes bana bakmalı diye kesenin ağzını açanlar, zamanını buna harcayanlara ne demeli? ''Selma Hanımın eşarplarına bayılıyorum, hep ithal kullanıyor'' yada ''Belma ortalığı yakıyor valla, çantayla ayakkabı yine İtalya'dan'' veya ''Şimdi en şıkları da Aysun, hakkını yemeyelim'' vesaire vesaire... Biz mirasımıza, geleneğimize, kendi kimliğimize kendi insanımıza böyle mi sahip çıkıyoruz? Güzelim Bursa kumaşına, Denizli dokumalarına sırt çevirip Fransız kumaşlarına hayran olarak mı? Yada zarif lale, karanfil motiflerimizi kenara itip İtalyan desenlerine rağbet ederek mi? Yerli üreticimiz sürünüyormuş, ne gam! Biz yabancı marka ve mağazların gönüllü reklamını yapmaya devam edelim hiç utanıp sıkılmadan... Gerçekten de komşusu aç yatarken kendi tok olmaktan haya edenler masallarda mı kaldı? Ayvalıktaki yazlığıyla kirada oturanı kıskandırmaktan haz alanlar gerçekten bu toplumun içinden çıkabilir mi? Bindiği son model jipiyle otobüse binecek bozukluk bulamayanlara burun kıvırıp hava atarak keyiflenenleri kim yetiştirdi?

Efendime söyleyeyim, biz çekirdek aileyiz artık. Anne baba var bir de çocuklar. Haftasonu belki büyüklere vakit kalır. Tabi harçlık falan gelir büyüklerden dededen neneden, şeker çukulata tabi küçükken, mini miniler ananelere babannelere gitmeye can atar. Sonra biraz büyüyünce "ama anne çok sıkılıyorum orada yapacak hiçbir şey yok, wireless (kablosuz demek yeterince havalı değil çünkü) bile yok anne ya!" oluveriyor, "yavrum ipodunu götür sen de" diye cevap veriyoruz, "ama anne ya online (çevrimiçi demek lazım asıl ya, çocuk tabi ki demiyor) oyunumu nasıl oynayacağım şimdi ya offf hep aynı şey bir sefer de gitmesek nolacak sanki!" Tabi modern olduk biz artık, e bunun da bir bedeli var... Nasıl ödedik bunun bedelini?

Modern olmak adına önce evlerde sedirlerin, minderlerin yerini bir hayli heybetli bir o kadar da şatafatlı mobilyalar, orta sehpalar, puflar, göz kamaştıran lambalar, içlerini birer servet ödeyerek doldurdugumuz vitrinler aldı... Baş köşenin sahibi her evin olmazsa olmazı ne kadar büyükse o kadar makbul olan televizyonlar, büyüğü süs için deyip işgal edilen, gerisi servis için bir köşeyi mesken tutan zigonlar, içine birkaç CD ile birlikte ailenin düğün, nişan fotoğraflarıyla donattığımz raflar; velhasıl labirent gibi evlerimiz oldu. Böyle evlerde oturmak mutluluk mu eziyet mi? Hem bir sürü eşyayı dolduracaksın hem de temizlemesiydi, kırıldıydı, döküldüydü derken kölesi olacaksın. Hangi kadına sorsanız çok eşyası yoktur, hepsi ihtiyaçtır. Bir şey beğenmişse bahanesi de hazırdır, en basitinden "şimdi bundan herkesin evinde var bir de benim olsun" denilir ve alınır sırf moda diye. Hatta şimdilerde onun bunun evinde olan değil tek üretilen butik ürünler moda. Ev eşyasını da geçelim; hiç gardrobunuzu açıp bu kıyafetler beni kaç yıl idare eder diye düşündüğünüz oldu mu? Kaç kadın yenisini almak için üzerindekinin eskimesini bekliyor? Artık eskinin yerine yenisini almayı bırakın, alışverişler hep tek sezonluk. "Bu sezon şu renk moda, şu marka, falanca mağazadan aldım" demenin hazzı bir başka olsa gerek. Pişti olmamak için yurtdışından alışveriş yapanları da gözardı etmemek lazım. A bu arada unutmadan moda demişken en ALAsından nurtopu gibi bir dergimiz bile var. Hassasiyetlerimizin pek de karşılık bulmadığı bu dergide bizim zerafet ve estetik anlayışımızı yansıtan kareler göremiyoruz malesef. Katıldığımız şıklık yarışmalarını, bloglarımızı hiç saymıyorum bile. E tabi bizler de kadınız, hem bizim neyimiz eksik ki biz de dergilerde televizyonlarda boy gösterip şıklığımızı cümle aleme göstermeliyiz!

Tüketmeli, tüketmeliyiz... Hediyenin bile pahalısını beğenmeli, el emeğiyle göz nuruyla çam sakızı çoban armağanı olanına burun kıvırmalıyız! "Hediye atın dişine bakılmaz" ya da "yarım elma gönül alma" türünden değerlerimizi artık eskidiği için çöpe atmalı, yerine "ne kadar pahalıysa o kadar makbuldur" tarzı bir değer getirmeliyiz, hatta getirdik bile! Her yıl servis takımlarımızı, koltuklarımızı, perdelerimizi değiştirmeli, gardrobumuzu baştan sona yenilemeliyiz! Çocuklarımıza asla taklit converse giydirmemeliyiz! Ipad 2 çıktıktan sonra ipad kullanmamalıyız! Hava atmak için yaşamalıyız!

Bunun için bir yemin olabilecek bir parça bile yazabiliriz, komik de olur aslında:

"Türküm! Zenginim! Havalıyım! İlkem: Sezonluk Almak Eskimeden Atmak Bir Giydiğimi Bir Daha Giymemektir! Fakir Fukara Yüksek Duvarlarımın Ardındaki Bilinmezler Diyarında Kalmaya Mahkumdur! Küçüklerim TV Başına Büyüklerim Huzur Evine Layıktır! Varlığım Louis Vuitton'a Armağan Olsun!"

Kızıyoruz hep işte, önce boya küpüne sonra Gucci sandığına batıp çıkmış gibi dolaşanlara. Özentilere, duyarsızlara, savurganlara, köklerini unutanlara, daha da kötüsü dinini, ve Peygamberinin (sav) nasıl yaşadığını bilmezden gelenlere, ya da gerçekten de bilmeyenlere. Modayla yoğrulan bir ortamda bile bulunsanız, modayı umursamadan kendi tarzınızla, edebinizle; üstünüzdeki ıvır zıvıra döktüğünüz tonlarca paradan ziyade kendi kendinizden mamul değerinizle bir mecliste bulunduğunuz zaman kıymetli bir insan haline geliyorsunuz. Kimse size kıyafetinizin neden iki sezon öncesinden olduğunun hesabını soramıyor. Mevlanamız nasıl güzel söylemiş: "Nice insanlar gördüm üzerinde elbise yok, nice elbiseler gördüm içinde insan yok!" diye. Çünkü saygınlık üzerinize giyebileceğiniz bir şey değildir. Evinize buyur ettiğiniz misafiriniz, butik koleksiyonun sınırlı üretimleriyle doldurmadığınız zaman evinizde daha keyifli vakit geçiriyor, içi rahat ediyor çünkü anlamasa da sebebini. Çünkü bizim örnek aldığımız Efendimiz (sav) ömrü boyunca hasır bir örtüde yatmış, yamalı kıyafetler giymiş, ve tüm insanlığın baş tacı olmuştur. Ve biz O'nu takip etmek mecburiyetindeyiz.

Fatıma validemizin çeyizinde toplam 18 parça eşya olduğu rivayet edilir. Onsekiz parça şimdi bizim servis setimizi bile kurtarmıyor değil mi? Bir çeyiz diziliyor salonlar dolusu, kullanıp eskitebilmek için üç ömür gerek! Sonrasında dolapları doldurup iş çıkarmaktan başka da işe yaramıyor bütün o çeyiz. Bunlara harcadığımız vakti iki satır okumaya ayırsaydık zaten bunları konuşmamız bile gerekmezdi, boş iş ile lüzumlu işi ayırd edebiliyor olurduk çünkü değil mi?

Bu hallerin hepsi zincirleme tepkime gibi birbirini takip ediyor, biri diğerinin hem sebebi hem sonucu oluyor. Neticede hem kendini kaybediyorsun, hem israf içinde boğuluyorsun, hem mutsuz oluyorsun çünkü ruhun aç, yolunu kaybetmiş karanlıkta kalmışsın dostun düşmanın gölgelerin içinde, ayırd edemiyorsun, ne yöne gideceğini bilemiyorsun, bir şey yaptığını sanarak aynı minval içinde ömür tüketiyorsun işte. Söylenecek söz çok... Ama bu vehametli gidişatı değiştirmek öyle zor falan değil aslında, aksine, bir hamlelik, kolay, ve son derece özgürleştirici bir iş. Zincirlerinden kurtulmak, rahat bir nefes almak gibi. Denemesi bedava...

Selametle... 

*****************************
Hatice Abla Köşesi

Önceden kalmış pirinç pilavını dökmeyin; 4 yemek kaşığı süzme yoğurt, 1 yumurta sarısı ve pilavı ilave edip üstüne göz kararı su ilave edip kaynayincaya kadar karıştırın. Bu arada kıyıda köşede kalmış kıymamız varsa içine biraz nane biraz karabiber biraz tuz çok az salça ilave edip yoğuralım. Karışımdan nohut büyüklüğünde toplar yapıp çorbamız kaynar kaynamaz atalım. 10-15 dk kaynatalım. Üzerine kızarmış tereyağı ve nane koyarak servis edelim. Afiyet olsun!