Merhaba,
Kendi
dilini konuşanlara, kendi geleneğini koruyanlara, kendi inancını
yaşayanlara, kendi yemeğini pişirenlere, kendi kimliğini inşa
edenlere...
Hep
merak ederdim, neden aynı şeyi bir Avrupa dilinde söyleyince
kulağa daha havalı geldiğini. Yabancı birinden kendi ülkemle
ilgili bir cümle duyunca gururlanırdım, "biliyor adımı"
diye. Nedense... O başkasının yaptığı şey hep kendiminkinden
üstün görünürdü, daha güzel daha uyumlu daha fazla idi hep
başkalarının yaptıkları. Yıllar geçti durdu böyle, hep
başkasını beğenip başkası gibi olmaya çalışarak. Sonra sonra
fark ettim ki, bu his hariçten gelip zihnimize iliştirilen bir
şeymiş. Filmlerle şarkılarla modayla televizyonla dergilerle
kitaplarla; propogandayla yani, içimize işletilmiş. Iç Anadolu'lu
olmayı içine sindiremeyen sonradan olma Nişantaşı'lı o meşhur
televizyon dizisi karakterinin hallerine gülerken aslında
yaşadığımız sendrom tam da buymuş. Baktım ki meğer benim
burun kıvırdığım, beğenmediğim o bana ait değerleri
"başkaları" göklere çıkarıyor, hayran olup
kalıyormuş. Benim uzaklaşmak istediğim köklerimi müzelere
koyuyor, tarihi miras olarak değerlendiriyormuş! Bak bak! Ne tarihi
mirası, benim mirasım o! Benim o! O, "ben"im yani.
Geçenlerde
şöyle bir etrafıma baktım, insanların yaşayışına,
kıyafetine, yediklerine içtiklerine, nasıl yediklerine tabi bir
de, sonra kendime, şeklime şemalime, yediğime içtiğime... Nasıl
yabancılaşmışım kendime! Ne korkunç! Vitrinlerde, ev dekorasyon
mağazalarının vitrinlerinde özellikle, ve özel koleksiyonlarında
boy boy Osmanlı hatıraları; lokumluklar, hilaller, gümüş ve
bakırlar, çintemaniler, nazarlıklar, kaftanlar... mücevhercilerde
damla damla yakutlar zümrütler, kocaman gerdanlıklar, vesaire
vesaire. Sanki mirasımız bundan ibaret. Evimize bir seramik kaftan
astık, çintemani desenli kırlent attık, bir de "Hürrem
yüzüğü" taktık, tamam geleneğimize sahip çıktık.
Osmanlı hayatını devam ettirmek zorunda değiliz tabi ki, vahim
olan o hayat tarzını sürdürmüyor olmamız değil; geleneği
yaşatma anlayışımızın bile başlı başına bir tüketim ve bir
hava atma yarışı haline gelmiş olması. Çocuklarımıza
büyüklere saygıyı, misafire hoşgeldin demeyi, el öpmeyi
öğretemedikten sonra, dizüstü bilgisayarını üzerine koyduğu
yastığın çintemani desenli olması pek bir şey ifade etmiyor
açıkçası. Hele o fitne fesat uydurmacası "Osmanlı
dizisi"ne maruz bırakılmanın fenalıklarından bahsetmiyorum
bile (klavyeme sürmeye çekiniyorum pislik bulaşır diye adından,
anlamışsınızdır nasılsa). Doğrusu çocuklarım onu
seyredeceklerine bilim-kurgu seyrederek büyüsün daha iyi, en
azından hayalgüçleri gelişir. Neyse, kızdım gene galiba... lafı
karıştırmayayım.
Bir
şeyler değişiyor...
İyilik
peşinde koşan, hayırda yarışan hanımlarımıza ne oldu? Konu
komşusundan haberdar, neşesini de acısını da paylaşanlar
nerede? Görgüsü, bilgisi ve zerafetini bir süs gibi üzerinde
taşıyan asil hanımefendiler, nereye gittiniz? Şimdilerde
kıyafeti, takısı, tek taşıyla gündemde olmak isteyenler
çoğaldı. En şık ben olmalıyım, gittiğim yerde herkes bana
bakmalı diye kesenin ağzını açanlar, zamanını buna
harcayanlara ne demeli? ''Selma Hanımın eşarplarına bayılıyorum,
hep ithal kullanıyor'' yada ''Belma ortalığı yakıyor valla,
çantayla ayakkabı yine İtalya'dan'' veya ''Şimdi en şıkları da
Aysun, hakkını yemeyelim'' vesaire vesaire... Biz mirasımıza,
geleneğimize, kendi kimliğimize kendi insanımıza böyle mi sahip
çıkıyoruz? Güzelim Bursa kumaşına, Denizli dokumalarına sırt
çevirip Fransız kumaşlarına hayran olarak mı? Yada zarif lale,
karanfil motiflerimizi kenara itip İtalyan desenlerine rağbet
ederek mi? Yerli üreticimiz sürünüyormuş, ne gam! Biz yabancı
marka ve mağazların gönüllü reklamını yapmaya devam edelim hiç
utanıp sıkılmadan... Gerçekten de komşusu aç yatarken kendi tok
olmaktan haya edenler masallarda mı kaldı? Ayvalıktaki yazlığıyla
kirada oturanı kıskandırmaktan haz alanlar gerçekten bu toplumun
içinden çıkabilir mi? Bindiği son model jipiyle otobüse binecek
bozukluk bulamayanlara burun kıvırıp hava atarak keyiflenenleri
kim yetiştirdi?
Efendime
söyleyeyim, biz çekirdek aileyiz artık. Anne baba var bir de
çocuklar. Haftasonu belki büyüklere vakit kalır. Tabi harçlık
falan gelir büyüklerden dededen neneden, şeker çukulata tabi
küçükken, mini miniler ananelere babannelere gitmeye can atar.
Sonra biraz büyüyünce "ama anne çok sıkılıyorum orada
yapacak hiçbir şey yok, wireless (kablosuz demek yeterince havalı
değil çünkü) bile yok anne ya!" oluveriyor, "yavrum
ipodunu götür sen de" diye cevap veriyoruz, "ama anne ya
online (çevrimiçi demek lazım asıl ya, çocuk tabi ki demiyor)
oyunumu nasıl oynayacağım şimdi ya offf hep aynı şey bir sefer
de gitmesek nolacak sanki!" Tabi modern olduk biz artık, e
bunun da bir bedeli var... Nasıl ödedik bunun bedelini?
Modern
olmak adına önce evlerde sedirlerin, minderlerin yerini bir hayli
heybetli bir o kadar da şatafatlı mobilyalar, orta sehpalar,
puflar, göz kamaştıran lambalar, içlerini birer servet ödeyerek
doldurdugumuz vitrinler aldı... Baş köşenin sahibi her evin
olmazsa olmazı ne kadar büyükse o kadar makbul olan televizyonlar,
büyüğü süs için deyip işgal edilen, gerisi servis için bir
köşeyi mesken tutan zigonlar, içine birkaç CD ile birlikte
ailenin düğün, nişan fotoğraflarıyla donattığımz raflar;
velhasıl labirent gibi evlerimiz oldu. Böyle evlerde oturmak
mutluluk mu eziyet mi? Hem bir sürü eşyayı dolduracaksın hem de
temizlemesiydi, kırıldıydı, döküldüydü derken kölesi
olacaksın. Hangi kadına sorsanız çok eşyası yoktur, hepsi
ihtiyaçtır. Bir şey beğenmişse bahanesi de hazırdır, en
basitinden "şimdi bundan herkesin evinde var bir de benim
olsun" denilir ve alınır sırf moda diye. Hatta şimdilerde
onun bunun evinde olan değil tek üretilen butik ürünler moda. Ev
eşyasını da geçelim; hiç gardrobunuzu açıp bu kıyafetler beni
kaç yıl idare eder diye düşündüğünüz oldu mu? Kaç kadın
yenisini almak için üzerindekinin eskimesini bekliyor? Artık
eskinin yerine yenisini almayı bırakın, alışverişler hep tek
sezonluk. "Bu sezon şu renk moda, şu marka, falanca mağazadan
aldım" demenin hazzı bir başka olsa gerek. Pişti olmamak
için yurtdışından alışveriş yapanları da gözardı etmemek
lazım. A bu arada unutmadan moda demişken en ALAsından nurtopu
gibi bir dergimiz bile var. Hassasiyetlerimizin pek de karşılık
bulmadığı bu dergide bizim zerafet ve estetik anlayışımızı
yansıtan kareler göremiyoruz malesef. Katıldığımız şıklık
yarışmalarını, bloglarımızı hiç saymıyorum bile. E tabi
bizler de kadınız, hem bizim neyimiz eksik ki biz de dergilerde
televizyonlarda boy gösterip şıklığımızı cümle aleme
göstermeliyiz!
Tüketmeli,
tüketmeliyiz... Hediyenin bile pahalısını beğenmeli, el emeğiyle
göz nuruyla çam sakızı çoban armağanı olanına burun
kıvırmalıyız! "Hediye atın dişine bakılmaz" ya da
"yarım elma gönül alma" türünden değerlerimizi artık
eskidiği için çöpe atmalı, yerine "ne kadar pahalıysa o
kadar makbuldur" tarzı bir değer getirmeliyiz, hatta getirdik
bile! Her yıl servis takımlarımızı, koltuklarımızı,
perdelerimizi değiştirmeli, gardrobumuzu baştan sona
yenilemeliyiz! Çocuklarımıza asla taklit converse giydirmemeliyiz!
Ipad 2 çıktıktan sonra ipad kullanmamalıyız! Hava atmak için
yaşamalıyız!
Bunun
için bir yemin olabilecek bir parça bile yazabiliriz, komik de olur
aslında:
"Türküm!
Zenginim! Havalıyım! İlkem: Sezonluk Almak Eskimeden Atmak Bir
Giydiğimi Bir Daha Giymemektir! Fakir Fukara Yüksek Duvarlarımın
Ardındaki Bilinmezler Diyarında Kalmaya Mahkumdur! Küçüklerim TV
Başına Büyüklerim Huzur Evine Layıktır! Varlığım Louis
Vuitton'a Armağan Olsun!"
Kızıyoruz
hep işte, önce boya küpüne sonra Gucci sandığına batıp çıkmış
gibi dolaşanlara. Özentilere, duyarsızlara, savurganlara,
köklerini unutanlara, daha da kötüsü dinini, ve Peygamberinin
(sav) nasıl yaşadığını bilmezden gelenlere, ya da gerçekten de
bilmeyenlere. Modayla yoğrulan bir ortamda bile bulunsanız, modayı
umursamadan kendi tarzınızla, edebinizle; üstünüzdeki ıvır
zıvıra döktüğünüz tonlarca paradan ziyade kendi kendinizden
mamul değerinizle bir mecliste bulunduğunuz zaman kıymetli bir
insan haline geliyorsunuz. Kimse size kıyafetinizin neden iki sezon
öncesinden olduğunun hesabını soramıyor. Mevlanamız nasıl
güzel söylemiş: "Nice insanlar gördüm üzerinde elbise
yok, nice elbiseler gördüm içinde insan yok!" diye. Çünkü
saygınlık üzerinize giyebileceğiniz bir şey değildir. Evinize
buyur ettiğiniz misafiriniz, butik koleksiyonun sınırlı
üretimleriyle doldurmadığınız zaman evinizde daha keyifli vakit
geçiriyor, içi rahat ediyor çünkü anlamasa da sebebini. Çünkü
bizim örnek aldığımız Efendimiz (sav) ömrü boyunca hasır bir
örtüde yatmış, yamalı kıyafetler giymiş, ve tüm insanlığın
baş tacı olmuştur. Ve biz O'nu takip etmek mecburiyetindeyiz.
Fatıma
validemizin çeyizinde toplam 18 parça eşya olduğu rivayet edilir.
Onsekiz parça şimdi bizim servis setimizi bile kurtarmıyor değil
mi? Bir çeyiz diziliyor salonlar dolusu, kullanıp eskitebilmek için
üç ömür gerek! Sonrasında dolapları doldurup iş çıkarmaktan
başka da işe yaramıyor bütün o çeyiz. Bunlara harcadığımız
vakti iki satır okumaya ayırsaydık zaten bunları konuşmamız
bile gerekmezdi, boş iş ile lüzumlu işi ayırd edebiliyor olurduk
çünkü değil mi?
Bu
hallerin hepsi zincirleme tepkime gibi birbirini takip ediyor, biri
diğerinin hem sebebi hem sonucu oluyor. Neticede hem kendini
kaybediyorsun, hem israf içinde boğuluyorsun, hem mutsuz oluyorsun
çünkü ruhun aç, yolunu kaybetmiş karanlıkta kalmışsın dostun
düşmanın gölgelerin içinde, ayırd edemiyorsun, ne yöne
gideceğini bilemiyorsun, bir şey yaptığını sanarak aynı minval
içinde ömür tüketiyorsun işte. Söylenecek söz çok... Ama bu
vehametli gidişatı değiştirmek öyle zor falan değil aslında,
aksine, bir hamlelik, kolay, ve son derece özgürleştirici bir iş.
Zincirlerinden kurtulmak, rahat bir nefes almak gibi. Denemesi
bedava...
Selametle...
*****************************
Hatice Abla Köşesi
Önceden
kalmış pirinç pilavını dökmeyin; 4 yemek kaşığı süzme
yoğurt, 1 yumurta sarısı ve pilavı ilave edip üstüne göz
kararı su ilave edip kaynayincaya kadar karıştırın. Bu arada
kıyıda köşede kalmış kıymamız varsa içine biraz nane biraz
karabiber biraz tuz çok az salça ilave edip yoğuralım. Karışımdan
nohut büyüklüğünde toplar yapıp çorbamız kaynar kaynamaz
atalım. 10-15 dk kaynatalım. Üzerine kızarmış tereyağı ve
nane koyarak servis edelim. Afiyet olsun!




