Merhaba,
Sözünü gümüş; sükutunu altın edenlere, bin düşünüp bir konuşanlara, ağzından çıkanı kulağı duyanlara, ağzından çıkan sözü yayından fırlayan ok bilenlere...
Hepimizin bir huyu suyu var. Benimki gevezelik işte, zaten işim gereği çok konuşuyorum, tercümanım çünkü. Bazen konuşmaktan sesim kısılıyor, ya da boğazım ağrıyor, hatta çenem bile ağrıyor. Ama daha kötüsü bazen ipin ucunu kaçırıyorum... bir de bakıyorum dilim kendi kendine kararlar almaya ve uygulamaya başlamış, benim haberim bile yok! Bakıyorum ki ileri gitmişim, geri sarmam lazım. Olmuyor ki, ağzımdan çıkanları geri toparlayabilmek için bir kamyon laf etmem gerekiyor, çoğu zaman da işe yaramıyor zaten. Bir dinleyene bakıyorum, bir söyleyene... elçiyim ben, ama birden başrolü kapıvermişim! Dilin ayarını tutturmayı bilmek için öncelikle dilin bir ayarı olduğunu bilmek gerekiyor demek ki, öyle başıboş bırakmamak gerekiyor demek ki... Ve demek ki aklın yolu bir; işin doğrusunu yanlış yapa yapa kendimiz bulmak mecburiyetinde değiliz, bizden çok önce bulup göstermişler yolu. Demişler ki “sana senden olur her ne olursa, başın selamet bulur dilin durursa” ve “çok mal haramsız, çok laf yalansız olmaz” ve biz her gün bu sözleri ve benzerlerini duyuyoruz da, hiç kulak verdik mi bugüne kadar? Dudaktan çıktığı anda yaydan fırlamış oka dönen söz, hem imar eden hem yer ile yeksan eden söz. Sahibini hem vezir eden, hem rezil eden söz. Söylenirse efendi, söylenmezse köle olan söz... her şeyin olduğu gibi, sözün de bir israfı var. Hesap defterine borç olarak ekleneni, hayırsızı uğursuzu var, nefes tüketeni var yani.
Sabırsız bir nesil olduğumuz için, henüz akıl mutfağımızda ağır ağır pişmeye başlayan düşüncelerin kıvama gelmesini bile beklemeden servis ediveriyoruz karşımızda kim varsa. Yaptığımız yemeğin tadına bakıyoruz servis etmeden önce ama kurduğumuz cümlenin sıkletine bakmıyoruz. Ağzımızdan çıkanı kulağımız duymuyor artık, muhatabımız kimse o duysun yeter, alsın ağzının payını, hah! Bir cümleyle çok şeylerin ifade edildiği, sözlerin kıymetli olduğu zamanlar geride kaldı. Şimdi çok cümleyle bir tek kıymetli fikir ifade edilemiyor; laf kalabalığından, anlamsızlığın gürültüsünden yer kalmadı zihinlerimizde kıymetli düşüncelere çünkü. Dedikodu, merak, daha çok bildiğimizi ispat, kendimizi ezdirmeme çırpıntısı, ne kadar akıllı olduğumuzu gösterme, öne çıkma, haklı çıkma, hazırcevap olma kaygıları içinde, konuşup durur olduk.
Halbuki bizim Peygamberimiz (sav) “Allah'a ve Ahiret gününe inanan kişi, ya hayır söylesin ya da sussun” buyurmuştu, bizim konuşma ölçümüz buydu, budur, bu olmalıdır. Dedikodu hayır mıdır? Büyüklere ters cevap hayır mıdır? Küçüklere azar hayır mıdır? Tartışmayı uzatacak fevri, hırçın, iğneli laflar hayır mıdır? Ya da şöyle soralım: bir gün içinde sarf ettiğimiz yüzlerce cümlenin ne kadarı hayırlıdır, gereklidir, doğrudur? Sözümüz hastaya şifa; garibe dua; virane gönüle teselli; biçareye yol; şaşırmışa istikamet; yetime şefkat; zalime tokat olmayacaksa bunca nefes niye? Bakmasını bilenler “göz iki, kulak iki, ağız tek; çok görüp çok duyup az konuşmak gerek” şeklinde yorumlamışlar yaratılışımızı. Çok basit, ama akıl dolu değil mi?
Tatlı dille, yumuşakça, gülümseyerek, düzgün bir diksiyonla, açık açık, sakin sakin konuştuğumuzda, aklımıza ilk gelen kelime yerine doğruluk ölçeği en ağır basanı seçtiğimizde, nefsimizin ya da öfkemizin bizim yerimize karar almasını engelleyebildiğimizde, her kim olursa olsun karşımızdaki kişinin de bir kalbi, onuru, hafızası olduğunu unutmadığımızda... konuşmadan bile, sadece susarak gönüller fethedebildiğimizi göreceğiz. Konuşmak bir ihtiyaçsa, dinlemek bir erdemdir. Hangimiz karşıdakinin gözlerinin içine bakıp, anlattıklarını sonuna kadar dinleyebiliyoruz? Rahmetli babaannem ''kızım, insan insanın ağusunu alır'' derdi. Sadece dinleyerek bile üşüyen ruhları ısıtabilir, kıyıda köşede kalmışlara 'değerli' olduklarını hatırlatabiliriz...
Zamanın birinde hikmet ve sezginin hakim olduğu, konuşmadan işlerin yürütüldüğü bir dergah varmış. Uzaklardan bir derviş buraya kabul edilmek, halkaya dahil olmak temennisiyle gelmiş. Kapıyı açan mürid, bir müddet sonra elinde su dolu kaseyi uzatmış ve ''dergah yeni birini kabul edemeyecek kadar dolu'' demek istemiş. Durumu anlayan derviş bahçeden bir gül yaprağı almış ve suyun üzerine bırakmış. Gül yaprağı suyun üzerinde gezinmiş ama su taşmamış. “Dergahta suyu taşırmayacak bir gül yaprağına her zaman yer vardır'' anlamını sezen mürid dergahın kapısını sonuna kadar açmış.
Kısa, öz ve tatlı anlatımı şiirlerinde yakalamış olan Yunus Emre yüzyıllar öncesinden sesleniyor bizlere, söze nokta koyar gibi:
Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı
Söz ola ağulu aşı, yağ ile bal ede bir söz
Sözün israfı üzerine bu kadar konuştuktan sonra artık susmak lazım olsa gerek... Selametle.
....................................................
Hatice Abla Köşesi
Fazla laf kalabalığı yapmadan şöyle kısa bir hatırlatmayla yetinelim bu ay: kalan ekmekleri atmıyoruz; ya küp küp kesip hafif fırınlayıp çorba ekmeği, ya henüz yumuşakken robottan geçirip ya da torba içinde merdaneyle ezip köfte ekmeği, ya dilimleyip kahvaltılık yumurtalı ekmek, küflenmişse de hafif ıslatıp kuş yemi yapıyoruz, değil mi?
.................................................
Telif Hakkı: Kullandığımız fotoğrafların bazıları bizim, bazıları değil. Bilmeden üzerinde telif hakkı olan fotoğraf kullanmışsak hak sahibinden özür dileriz.
.................................................
Telif Hakkı: Kullandığımız fotoğrafların bazıları bizim, bazıları değil. Bilmeden üzerinde telif hakkı olan fotoğraf kullanmışsak hak sahibinden özür dileriz.


