Merhabalar tükenmesin!
Bu kez durmadan koşturanlara, işleri yetişmeyenlere, sabah kahvesini yolda içenlere, yimibeşinci saat için dilekçe verenlere... öte yandan dizileri kaçırmayanlara, magazin ondan sorulanlara, gün boyu herkesi evlendirenlere, vitrin vitrin dolaşmaya bulduğu vakti iki sayfa kitaba bulamayanlara; merhaba!
Bu ay bloğu birlikte hazırladığımız iki arkadaşımızın sınavları vardı; ev işi yemek bulaşık çoluk çocuk okul ödev konu komşu akşam oldu sabah oldu derken, sınav günü geldi çattı! O bir sürü hafta uçup gitti, onca dersi kim bilir kim çalıştı! Çok zaman vardı daha, hiç kalmadı...
Bu ay arkadaşlarımızdan biri en sevdiği yazara alzheimer teşhisi konduğunu öğrendi; oysa son kitabını iple çekmiş, yeni almış, daha yeni okuyacaktı, son kitabının gerçekten son kitabı olduğunu bilmeden...
Bu ay sevdiğimiz bir teyzemiz hayata gözlerini yumdu. Onun da planları vardı, ailesi sevdikleri torunları vardı, kendi gibi tonton bir arkadaşı vardı hep didiştiği. Doktor “on dakika” dedi, on dakika erken gitseydi hastaneye, müdahale edilebilecekti, on dakika geç gitseydi beyin ölümü gerçekleşmiş olacaktı. Iki on dakikanın ortasında yirmibeş gün kaldı.
Bu ay bir yıl daha bitti, daha tarih atarken 2011 yazmaya yeni alışmıştık oysa. 2000 yılına girerken bir sürü patırtı kopuyordu milenyum kıyameti diye, şimdiyse 2012 patırtısı kopuyor. Düşünmeden edemiyor insan: “ya 2012'de gerçekten bir hikmet varsa?” Ne yapardık bu yıl, girdiğimiz son yıl olsaydı?
Bir son tayin etmek zor geliyor zamanımıza, hele de genç, sağlıklı, umut doluyken. Yapacak o kadar çok işimiz var ki, o kadar çok ki! Görmek istediğimiz yerler, bilmek istediğimiz şeyler, tanımak istediğimiz insanlar, anlatmak istediğimiz hikayeler, almak istediğimiz ayakkabılar, büyütmek istediğimiz çocuklar... Nasıl olsa çok yarın var bunları yapacak yetiştirecek. Azıcık daha internette takılalım da, kalkar bir ucundan tutarız nasıl olsa! Oysa ki aklı başında olan hiç kimse bir sonraki saniyeye itibar etmemesi gerektiğini bilir, hele ki inançlı bir kimse harf harf kayıt defterimize düşen her anın bir gün hesabının sorulacağından haberdar olduğundan, zamanını kullanmak konusunda çok daha hassas davranır. En azından teorik olarak! Imam Razi şöyle hikaye ediyor: “Buz satan birisi pazarda şöyle bağırıyordu: Sermayesi eriyen bu şahsa merhamet edin! Onun bu sözünü duyunca, bu söz Asr suresinin anlamıdır dedim. Insana verilen ömür, bir buz gibi erimektedir. Eğer bunu ziyan eder veya yanlış yere harcarsa, insanın hüsranına neden olur.” (Mevdudi, Tefhim-ül Kur'an, İnsan Yayınları, c.7 s.103)
Asr suresinde düşünen akıllara durgunluk verici bir kesinlikle ifade edilen “zaman” mefhumunun önemine vurgu, ve ifade tarzı, azıcık olsun akledenleri bu konuda çok ciddi düşünmeye sevkediyor. Farkında olmadan, umursamadan, üzerinde durup düşünmeyi bile düşünmeden hunharca katlettiğimiz, saçıp savurduğumuz, bitmez tükenmez sandığımız en değerli hazinemiz bir tanecik ömrümüz; yani biz, kendimiz. Nasıl tarif edilir bir kişi? “Ayinesi iştir kişinin...” Nedir iş? “Yaptığımız şey işte!” İşte o yaptığımız şeyi; bize tahsis edilen, miktarı bizce meçhul ömrümüz müddetince yapıyoruz. Yani ömrümüz neyle doluysa, biz oyuz; saniyelerimizi doldurduğumuz işlerle kendimizi inşa ediyoruz. Demek ki zamanımızı gafilce tüketirken aslında kendimizi tüketiyoruz; adeta her gün vücudumuzdan bir parça kesip atar gibi, bitirene kadar ömür defterinin sayfalarını koparıp koparıp atıyoruz. Eski bir Arap atasözü der ki: “zaman, kendisini kullanmayı bilmeyeni kesen bir kılıçtır.” Vaktimiz var mı sizce bu kadar hoyrat olmaya?
Bir günde yirmidört saatimiz var, o kadarcık. Gece, uyumakla geçiyor. Kuvvetle muhtemel ki en kıymetli en bereketli vakit olan seher vakti de öyle; ki daha hazin bir zaman katli söz konusu değildir. Gün içinde herkes en az sekiz saat işinde gücünde, iki üç saat yemek hazırlamak, yemek ve toparlamakla gitti, geri kalan da televizyon ve internet zamanı zaten. Sanki bu ikisi bedelini ödeyip vaktimizi satın almış; öyle borç öder bir edayla vazife ifa ediyoruz karşılarında! “Oturma odamın baş köşesinden alıp, mutfağın kenarına atınca televizyonu; akşam muhabbetleri, çocuklarla oyunlar, kitap okuma saatleri kendiliğinden arttı bizim evde” diyor bir arkadaşımız. “Ailece birbirimizin yüzüne, gözünün içine bakmayı öğrendik.Ve hesabıma göre dört senede 2800 saat bana ve aileme kaldı” diyen arkadaşımızın bir sloganı var: Lütfen televizyonu tahtından indirelim!
Kayda değer, iyi bir iş hangi arada yapılacak? O, haince “kargaların kahvaltı vakti” olarak lakaplanmış paha biçilmez seher vakti var ya, ziyan ettiğimiz, uyuyan gözlerimize bakıp “ah” çeken seher vakitlerimiz, bari o vakitte uyanık olsak da iki üç satır bir şey okusak yazsak çizsek! Nasıl olacak, dizi vardı çok geç yattık! Ah bu israf ettiğimiz zamanlar karşımıza çıkıp bizden hesap sorduğunda nasıl cevap vereceğiz acaba? Vakti değerlendirmek ister misiniz? Hasta komşunuza tarhana çorbasıyla gidin, arkadaşınıza bebeğini birlikte yıkamayı teklif edin, bir yaşlının alışverişini yapın, Eyüp Körler Kütüphanesine üye olup kitap seslendirin.
Eski zamanların büyükleri zaman programlama konusunda çok hassas oldukları için öyle büyük oldular. Şimdiki zamanın büyük adamları da aynı, başarılı bir iş adamı da aynı, başarılı bir anne, bir öğretmen, bir öğrenci... başarılı olan herkes zamanını iyi kullanmayı bilmesiyle başarılı! Mimar Sinan'a bakalım mesela; ömrü boyunca 84 cami, 52 mescid, 57 medrese, 70 darülkurra, 12 türbe, 94 imaret, 122 darüşşifa, 222 suyolu kemeri, 9 köprü, 59 kervansaray, 433 ev, 48 hamam inşa etmiş, Kabe'nin kubbelerini tamir etmiş, Ayasofya'yı onarmış ve iki minare yapmış. Bu çılgın rakamlar bir ömre sığabilecek gibi değil, akla ziyan bir tablo! Modern insanın aklına tuhaf tuhaf şeyler geliyor; “kesin bir sürü klonu vardır, hep beraber çalışmışlardır” ya da “ışınlanmayı keşfetmiştir” diyorsun, başka nasıl olacak! Vakti israf etmeyerek olacak tabi ki. Tek başına bile Mimar Sinan zamanı doğru kullanmanın ve disiplinli olmanın neticesini gösteren bir muvaffakiyet abidesi, kaldı ki tek örnek de o değil. En büyük alimlerden İmam-ı Azam hazretleri, tam kırk sene yatsı abdesti ile sabah namazını kılmış, ömrü boyunca ruhunu teslim etmiş olduğu odasında yedi bin defa Kur’an hatmetmiş, beş yüz bin meseleye mezheplerin kaynağı olacak şekilde fetva vermiş. Elli beş defa hacca gitmiş. Geceleri ise beş yüz veya bin rekât nafile namaz kılarmış. Ara ara da iki rekât namazda Kur’an-ı Kerim'i hatmedermiş. Steve Jobs meşhur Stanford konuşmasında onyedi yaşındayken okuduğu “her gününü son günün gibi yaşa” sözünün hayatını nasıl etkilediğini , zamanını en verimli şekilde geçirme kaygısını hep taşıdığını anlatır ve her fırsatta bunun vurgusunu yapardı. Inanılmaz bulduğumuz, harika işler yapan, muhteşem eserler bırakan bütün o insanlar neticede normal birer insandı, günümüz insanından, bizlerden farklı olarak hayat sermayesini doğru kullandılar, akıllı davrandılar.
Peki bakalım bu büyük ve akıllı insanlar zamanla ilgili ne dediler: 1800'lerin son, 1900'lerin ilk yıllarında yaşamış olan büyük şair Tagore, bir Müslüman'ın boş vakit anlayışına tastamam uyması gereken bir şekilde kısacık ve son derece özlü; “boş vakit yoktur, boşa geçen vakit vardır” diyor. Antik filozoflardan Seneca yukarıda bahsettiğimiz bir ömre sığmayan başarıların sırrını “mutluluk başarıya, başarı ise zamanı değerlendirmeye bağlıdır” diyerek açıklamış. Zamanı doğru değerlendirmenin sadece bir disiplin ve prensip, ya da bir çalışkanlık ifadesi olmadığını, en temel istek olan mutlu olma arzusunu zamanı kullanım şekline bağlamış. Yani mutlu olmak tembel tembel “tatil” yapmakla değil, o tatili hak etmekle alakalı daha çok. Alın terinizle kazandığınız ve vicdanınız rahat olarak verdiğiniz bir kahve molası ne kadar tatlı gelir değil mi? Bakın, tüm zamanların en iyi yazarlarından kabul edilen Shakespeare “ben zamanı harcadım, şimdi de o beni harcıyor” diyor. En derin ruhlardan biri olan Goethe zamanın değerini her türlü maddi zenginlikten yüksek tutuyormuş; “akılsızlar hırsızların en zararlısıdır, zamanınızı ve neşenizi çalarlar” diyerek hem zamanın değerine, hem de az evvel bahsettiğimiz gibi doğru kullanılan zamanın verdiği lezzete, neşeye vurgu yapmış. “Dün geçti, yarın meçhul, o halde dünya bir gündür, o da bugündür” denmez mi hep? Yani şu dakika, şimdi, hemen, ne yapman gerekiyorsa yapmalısın! Bir an sonrasından emin değilsin; bir an sonran var ise bile, o anı istediğin şekilde kullanabileceğinden emin değilsin. Öyle değil mi? Yunus Emremiz uçup giden zamanı her zamanki mana mana içinde üslubuyla ne kadar şahane anlatıyor! Son söz onun: Hele bana şöyle gelir
Şol göz yumup açmış gibi
İş bu söze Hak tanıktır,
Bu gövdeye can konuktur
Bir gün ola çıka gide
Kafesten kuş uçmuş gibi”
Vaktiniz bereketli olsun, selametle kalın...
Hatice Abla Köşesi
Hatice Abla yine şaşırttı, kalmış spagetti ve artan karnıyarık harcıyla şahane bir yemek yapmış. Buyurun:
“Büyük bir fırın kabını birazcık yağla kızım, spagettiyi hafif ısıt ve bir miktar rendelenmiş kaşarla harmanla, çatala irice irice sar, çatalı bırakmadan spatulayla altından tutarak fırın kabına ortası boşluklu kuş yuvaları gibi yanyana diz. Ortasındaki boşluğa da kalan harcı hafif ısıtıp yerleştir, istersen başka baharat ya da otlar da ekle. Yetmezse biraz peynir rendele boş kalanlar için, o da kıymalı sos sevmeyenler için olsun. Üstüne birazcık yağ gezdir, fırına ver. Oldu sana mis gibi yemek! Çocuklar bayıldı!”
Afiyet olsun!

